ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgisi Din Ve Maneviyat > Allah (C.C)


Allah Görülür Mü?


Allah Görülür Mü?

ForumSevgisi Din Ve Maneviyat Kategorisinde ve Allah (C.C) Forumunda Bulunan Allah Görülür Mü? Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Allah Görülür Mü? Görme olayı, göz ve beyin bağlantısını sağlayan muhteşem bir sinir ağı ve beyinde bulunan son derece kompleks ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 19 Ağustos 2015, 22:48   #1
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Allah Görülür Mü?

Allah Görülür Mü?

Görme olayı, göz ve beyin bağlantısını sağlayan muhteşem bir sinir ağı ve beyinde bulunan son derece kompleks görme alanı sayesinde gerçekleşir. Bu anlamda, görmek için çok sayıda düzeneğin iş birliğine ihtiyaç vardır, denilebilir. Örneğin insan gözü, 40 kadar küçük dokunun uyum içinde çalışması sayesinde işlev yapar. Gözü dış etkilerden koruyan göz kapakları, gözü nemlendiren ve yağlayan özel salgı bezleri, ışığın kırılarak içeri alınmasını sağlayan mercek, bu merceği odaklayan küçük kaslar, göze girecek ışık miktarını ayarlayan iris, anti bakteriyel göz sıvısı ya da ışığı "yorumlayan" retina tabakası, bu 40 ayrı parçanın bazılarıdır. Göz öyle bir organ ki, farklı mesafelerdeki cisimleri benzersiz bir mükemmellikte odaklar, farklı oranlardaki ışığa göre kendisini uyarlar. Bu mekanizma hiçbir insan yapımı teknoloji ile karşılaştırılmayacak kadar kusursuzdur. Örneğin bu satıra bakarken gözünüzde yaklaşık yüz milyar işlem gerçekleşti siz farkında olmaksızın.

Görme işlemi gerçekleşirken, herhangi bir cisimden gelen ışınlar gözde retinaya ters olarak düşerler. Bu ışınlar, buradaki hücreler tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülür ve beynin arka kısmındaki görme merkezi denilen küçücük bir noktaya ulaşırlar. Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır.

Tüm bu anlatımlarda gözümüz kelimesini kullanmamıza rağmen, aslında gözlerimiz demeliydik. Çünkü tek gözle görüyor olsaydık, bugün algıladığımız pek çok şeyi göremezdik. Kör nokta deneylerini hatırlayın. Bir gözünüzü kapattığınızda tek gözünüzle bazı şeyleri belli bazı konumlarda göremeyebilirdiniz. Demek ki iki gözün kombine olarak çalışması ve birbirlerinin eksikliğini tamamlaması da gerekiyor.

Tüm bu anlatımlarda fark ediyoruz ki, görme duyusu tek kelimeyle muhteşem bir algılama şeklidir. Fakat buna rağmen yine de sınırlıdır. Örneğin; Güneş'in saldığı ışık fotonları olmasa hiç bir şeyi göremezdik. Işık fotonu yayan başka bir kaynağa ihtiyaç olurdu. Yani beynin görme merkezi bir şekilde uyarılmalıdır. (Sanrılar görme durumunda dahi görme merkezi bir şekilde uyarılmıştır) Bırakın gündüzü, gece dahi bu ışık fotonları sayesinde görüyoruz. Gündüz daha sıktır, gece seyrelir. Ama ışık kaynağı şarttır. Bundan başka, her zaman sınırlı bir görüş alanıyla, belli bir açıdan dünyaya bakarız. Ayna kullanmadan ardımızı, burnumuzun ucu dışında yüzümüzü göremeyiz. Çünkü, gözler 360 derece açıyla görebilen bir mekanizmaya sahip değildir. Bunu yapabilmek için bedenin kendilerini çevirmesine gerek duyarlar. Bedendeki herhangi bir aksaklık durumunda bunu gerçekleştirmesi olanaksızdır. Hiç bir zaman arkasındaki dünyayı göremez. Ayrıca, bundan çok daha önemli bir konu da şu: Karşımızdaki nesnelerden gözümüze yansıyan ışınların dalga boyu santimetrenin on binde dört ile yedisi arasında ise, o nesneyi görebiliyoruz. Ya bunun dışındaki dalga boyları?

* "Yer ve gök Allah'ın nurudur." (24/35)

* "Doğu da batı da Allah'ındır. Başını ne yana çevirirsen, Allah Vechi’ni görürsün!" (2/115)

Yukarıdaki ayetlerin en basitçe açıklaması; "Yer gök (tüm boyutları ile) Allah mânâlarından başka bir şey değildir. Nereye dönsen Allah mânâları oradadır" şeklinde yapılabilir. Diyelim ki gözlerimizin dalga boyu sınırı yok ve tüm dalga boylarını görebiliyor. Bu dahi Allah'ı Zat'ı ile görmek anlamına gelmez. Allah ancak mânâları ile görülüp değerlendirilebilir. Çünkü dalgalar alemi (ışığın titreşmesi ile var olan alem) mânâların zuhur ettiği rububiyet boyutudur. Yani başka bir ifade ile yaratılan varlık alemi, efal yani fiiller alemi'dir. Görme dediğimiz fiilin aslı, Uluhiyeti'nden, yani Zati sıfatları itibarıyla Basir sıfatından gelir. Bu sıfatın rububiyet boyutunda açığa çıkışı Basir esmâsıyladır. Bu sıfat herhangi bir boyutla veya yaratış yasasıyla sınırlı değildir. Bu alem Allah'ın bir AN'lık tasarımıdır. Bu tasarımda yaratılan insanın görmesi için dalga boyundan veya titreşim frekansından söz ediyoruz. Bu dahi bir sınırlamadır ve bize göre bir anlayıştır. Diyelim ki bundan başka tasarımı yoktur ve başka evren yaratmamıştır(!?). O zati sıfatı Basir ile evrendeki tüm dalga boylarını aynı anda algılayabilir. Oysa insan gözünün belli dalga boyu aralığını algılaması bir sınırdır. Bu sınır O'nun görme sıfatı için geçerli değildir. Velev ki tüm dalga boylarını algılayan bir göze sahip olsak dahi, tüm evreni aynı anda (tek anda) algılayıp değerlendirme kabiliyetimiz yoktur. Tüm sınırlar kalksa dahi bu bir sınır olur. Bu sebeple hiç bir yaratılmış Allah'ın mânâlarını Allah gibi algılayamaz. Bunun gibi tüm Zati sıfatlar (Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi, Basir, Kelam) da sınırlanamaz. Hattâ rububiyet boyutunda (efal aleminde) bu sıfatları temsil eden mânâlar da bize göre sınırsız bir özellik ortaya koyar, ki bu dahi O'na göre kısmen sınırlıdır. Aşikâr olan mânâ dahi zati sıfatı yeteri kadar ifade etmez. Çünkü bu evren bir AN'lık bir tasarımdır. Kaldı ki, O'nun sıfatları yönüyle sınırsızlığından söz ederken bize göre bir tanımlama yapıyoruz. Evrene göre de bu tanım geçerlidir bana göre.. Ayrıca, tüm mânâlar gerçekte zati sıfatlara dayandığı için, varlık aleminde sonsuzluk şeklinde zuhur eder, yani sonsuz mânâlar icad edebilir bu sıfatlarıyla.. O'nun sonsuzluğu derken de bu kastedilir. Şimdi, yeryüzündeki beşeri düşünün. Ne O'nun sınırsız sıfatlarına sahiptir, ki öyle olsa idi, tüm boyutları ve evren içre evrenleri aynı anda algılayabilirdi. (Kaldı ki, her an başka bir evren yaratabilecek güce sahip Allah'ın sıfatlarına sahip bir varlık yaratılmamıştır.) Ne de O'nun sonsuz mânâlarını bir anda algılayabilir. (Ayna başlıklı yazıdan bu konuda detaya bakabilirsiniz) Zaten sonsuzluğu kavram olarak düşünecek olursak, sonsuzluk nasıl algılanabilir? Sonu olmayanı sonuna kadar nasıl algılarsın? Kaldı ki, işin içine sınırsızlığı da katarsanız bu hiç mümkün değildir. O halde "Başını ne yana çevirirsen, Allah Vechi’ni görürsün!" denmesine rağmen, bu mümkün değildir. Bu bir tariftir, ama beşer açısından gerçekleşebilir bir olay değildir. O kendini bu şekilde tanımlıyor, ancak biz O'nu bu tanımıyla müşahede edemeyiz. Sadece iman edebiliriz, tümüyle şahit olabileceğimiz bir gerçek değildir. Hele de gözlerimiz veya beş duyumuz dediğimiz kısıtlı algılama araçlarıyla bu hiç mümkün değildir. Hattâ kısıtlı olmasa bile mümkün değildir, çünkü yaşadığımız evren kısıtlıdır bir bakıma.. Çünkü sadece bir AN'lık bir tasarımdır. Bundan başka sayısız sonsuz evrenler yaratabilecek güçte bir varlığın sıfatlarına tam ayna olabilecek yaratılmış kim? Ancak, bu ayetteki gerçeğin olabileceğine aklımızla karar verip iman ederiz, ki buna "kalp gözüyle görmek" denir. Yani akıl gözüyle görmek anlamına gelir. Çünkü baş gözü veya sınırsız dahi olsa hiç bir algılama şekli O'nu görmeye güç yetiremez. Kaldı ki, bu ayet yaşadığımız dünya ve evreni izah içindir ve insana göre bir anlatımdır.

* "Muhakkak size Rabbinizden basiretler (kalb gözleri) geldi. Artık kim hakkı (hakikati) görürse faydası kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir..." (6/104)

Hakkı görmek ise, "Başını ne yana çevirirsen, Allah Vechi’ni görürsün!" ayetiyle anlatılmak istenen hakikati (Hak'kı, yani Allah mânâlarını) akıl gözüyle görmektir. Hz. Ali'nin "Görmediğim bir Allah'a ibadet etmem" ve "Her nereye baksam Allah'ı görürüm" sözleri de baş gözüyle bir görüş değil, akıl gözüyle görüştür. Asla şahadet anlamına da gelmez. Çünkü;
"Elhamdülillâhi Rabbil-âlemîn!"(1/2)

Allah'ı ancak Allah hakkıyla bilir, algılar, seyreder, değerlendirir ve yaşar. Hamd'ın sadece O'na mahsus olması bu anlama gelir. Halife dahi olsa insan, sadece bulunduğu boyut itibarıyla O'na aynadır. Hz. Ali'nin sözündeki mânâ da sadece iman ve akıl gözüyle idrak ve kabuldür. Bundan başka bir şeyi kast etmiş değildir. Bunu da daha açarak izah edelim.

Diyelim ki, beyin tüm kapasitesi ile çalışıyor. Gözlere muhtaç olmaktan çıktı ve her bir nöron hücresi göz şeklinde algılama yapabiliyor, yani hassasiyeti bu kadar arttı. Dalga boylarının tümünü de algılıyor diyelim. Beyin gerçekte kozmik bilincin madde planındaki en mükemmel temsilcisi demiştik. Diyelim ki, bu özelliklerini ortaya koyacak şekilde tüm nöron hücreleri aktif oldu ve tüm fonksiyonları devreye girdi. Yine de sonsuzu algılayamaz veya aynı anda tüm evreni dahi algılayamaz. Ama Allah, her an evreni sayısız sonsuz ve sınırsız şekilde tümüyle aynı anda seyirdedir. Böylesi bir seyir hiç bir mahluk için hiç bir şekilde mümkün değildir. En tekâmül edeni dahi ancak yöneldiğini algılar. Kaldı ki, algıladığımız evren ve aşikâr olan mânâlar O'nun bir AN'lık (Dehr) tasarımıdır, demiştik. Bunun gibi sayısız sonsuz tasarım yapmaya muktedir "olandan" söz ediyoruz. O'nun sıfat ve mânâlarına ayna olan ve bu sebeple en mükemmel algılayan, değerlendiren evrensel akıl, yani akl-ı küll dahi hiç bir zaman sonsuzu ifade etmez ve sonsuzu değerlendiremez. Potansiyelinde bu güç olsa dahi, hiç bir yaratılmış O'nu değerlendiremez. Ancak O kendi kendini hakkıyla değerlendirebilir, sayısız sonsuz ve sınırsız bir şekilde... Bu sebeple akl-ı küll'ün de üstünü olarak akl-ı evvel gibi bir tanım kullanılmıştır. Yani potansiyelde bu güç var, ama hiç bir şekilde hiç bir yaratılan bunu bir anda veya aynı anda ortaya koymaya (ifade etmeye) algılamaya, seyre ve değerlendirmeye güç yetiremez. O Zat, yani Allah ise; evrenimizle ve yaratışında sınır olmaksızın, ilminde bu değerlendirmeyi yapabilir.

* "Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür.." (6/103)

Allah'ı görmek diye bir şeyin mümkün olmadığını aşağıdaki ayetten de anlıyoruz.

* Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. "Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana". dedi. Rabbi ona buyurdu ki; "Beni katiyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin". Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, "Sen sübhansın", "tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim," dedi. (7/143)

Demekki O'nu baş gözüyle veya başka bir algılama aracıyla görmek mümkün değil.. Zaten Sübhan oluşu da buna izin vermez. Mahlukat (yaratılmışlar) ise acziyet halindedir. Alemde ne görüyorsan, O onlardan Gani'dir. Bu açıdan da O görülemez. Görülenler O'nun mânâsıdır, ama O değildir.

Hadi görme konusunu bir yana koyduk. Adem'in yaratılma sebebi alem olmak değil, alem'i seyirdir. İnsan küçük bir alemdir denir. Çünkü alemi seyredecek ve değerlendirecek özellikler insanda mevcuttur. Fakat bir insan düşünün ki evreni tüm boyutlarıyla ve mânâlarıyla aynı anda algılasın? Bu kesinlikle mümkün değildir. Bu potansiyelle yaratılmış olsa bile mümkün değildir. Zaten insanın bu konudaki acziyeti sebebiyle ZAMAN kavramı vardır. Tecelliyi seyrin aşamalarıdır zaman. Eğer insan bir anda O'nu seyre muktedir olsa idi, zaman olmazdı. Bunun üzerinde düşünmenizi tavsiye ederim.

Peki herhangi bir yaratılmışta zuhur eden, zati sıfatlardan biri dahi eksik ve sınırlıysa, meselâ görmek gibi, o varlık Allah ile boy ölçüşebilir mi? Halife kavramı, O'nu en güzel şekilde değerlendiren anlamındadır. Bu sebeple O'nun mânâ ve sıfatlarına aynadır denir. Fakat bu dahi sınırlılıktır, çünkü her halife sadece meydana getirildiği boyut itibarıyla O'nun mânâ ve sıfatlarına aynadır. Yani değerlendirmeleri sadece yaratıldığı boyut itibarıyla kamildir. Bir anda sonsuz sınırsız Allah'a ayna olabilecek hiç bir mahluk yaratılmamıştır. Hatta Ruh adlı melek diye bildiğimiz evrensel öz dahi potansiyelinde olsa dahi bu sonsuzluğu ortaya koyamaz. Evrenin genişleme sebebi, evren içre evrenler, paralel evrenler oluşmaya devam etmesi de bu gerçeği anlamamız içindir. Tüm bu saydığım sebeplerle her dünyada (alemde) yaratılan halifeler dahi kısıtlıdır, acizdir. Hz. Rasulullah (s.a.v) akıl gözüyle potansiyelindeki özellikleri görüyor ve hissediyor, fakat bulunduğu boyut itibarıyla bunları ortaya koyamamaktan ötürü kısıtlanmış olduğunu da müşahede ediyordu. Bu sebeple nefsinin hakikatine yeterince sadık kalamadığını, O'na hakkıyla ayna olamadığını ve dolayısıyla kulluğunun hakkını veremediğini biliyordu, ki bu O'nu gerçek anlamda tanıyanın acziyetini fark etmesidir. Abd-ı Aciz makamı bu idraktir. Bu acziyeti görüp, "Ey insanlar! Rabbinize tevbe edin. AIIah kasem olsun ben Rabbim Tebârek ve Teâlâ hazretlerine günde yüz kere tevbe ederim." dedi. Geçmiş ve gelecek günahlarının affolduğu bildirilen bir zat, niye tevbe etsin ki? Demek ki sanıldığı gibi günahla alakası olmayan başka bir anlamı var bu tevbenin, ki düşünceme göre de yukarıda yazdığım gibidir.

Allah'ı görmek konusundaki düşüncelerim böyle..

Bu arada, bir konuya daha değinmek istiyorum. Ortalıkta Kabalizm (sözüm ona din değilmiş, yoga için de öyle diyorlar ama biri Musevilik kökeninden, diğeri de Budizm kökeninden gelen öğretidir), Budizm dahil olmak üzere her türlü Uzakdoğu öğretileri ve bu öğretilerin içine sokuşturulmuş reenkarnasyon gibi sapkın inanışlar, misyonerlik faaliyetleriyle yayılmaya çalışılan Tanrının Oğlu Rab inanışı, uzaylılar tarikatından tutun da neredeyse bin türlü mantar gibi biten ve deccaliyeti kışkırtan çeşitli sapık inanışlar, materyalist koku sürünmüş sözde soyut felsefeler, şirke bulanarak Hak'tan sapmış tarikatlar ve İslâm'ın orijinalinden çok uzak hurafe, şirk, şekilcilik ve çelişkiler içeren anlayışlar(?) kol gezerken, iman ve akıl sahiplerinin bunları bırakıp da birbirleriyle mücadele etmesi de anlaşılır gibi değildir. Fakat ne yazık ki bunlar oluyor. Tv'ye bakıyorsunuz isminin başında önemli titr'ler olan koca koca alimler arasında bu çekişme, basına bakıyorsunuz aynı çekişme ve başka ortamlarda hep benzer olaylar süregitmekte.. Aynı amaca hizmet ediliyor olunduğu gerçeği görmezden gelinerek, Allah'a rağmen ısrarla kişiler ve isimler üzerinde durulmakta... (ne önemi varsa?) Egolar sivrilip öne çıkmış olduğu halde, üstünlük iddiaları, alınganlıklar ve tuhaf paranoyalar içinde kıvranan ve sürekli tartışan bir topluma dönüştük. Herkesin eli bir başkasının boğazında, her adım başında çelme takmaya çalışan bir ayak ve dudaklarda sinsi bir gülümseme... Ve aslen kardeş olduğumuzu, insan olduğumuzu ve Müslüman olduğumuzu unutmak üzereyiz.. Karındaşlar bile birbirine düşman olmuş neredeyse... Her türlü paylaşım, maddi yada manevi bir çıkar beklentisi taşımakta ve dini konular neredeyse topyekun ticari meta haline dönüşmekte.. Hilm, tevazu, takva ve erdem sahibi olmanın hiç bir değerinin kalmadığı, haram ve helalin önemini yitirdiği, büyüklerin sayılmayıp küçüklerin kollanmadığı bir insanlık(!) anlayışı zihinleri tutsak etmede... Tüm mahlukata duyulan evrensel sevginin ise, sadece adı var artık, kendi yok olup gitti.. Uzun lafın özü, cümleten enteresan bir gaflet uykusundayız sanki.. Mutlaka bunların bir hikmeti var, ancak Allah'ı ve ilâhi takdiri anlamak zor. Bize de ancak sabretmek ve işin sonunu beklemek düşer. Ancak itiraf edeyim ki, bu sahneleri gördükçe bazen kendimi tutamayıp gözyaşlarına boğuluyorum ve ruhuma hiç uygun olmayan bu tuhaf dünyada ne işim olduğunu sorguluyorum doğrusu...

* Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz. (49/10)

"Birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız."

"Ey İnsanlar! Muhakkak ki Rabbiniz bir ve atanız da birdir. Hepiniz Adem'den Adem de topraktandır. Allah yanında en üstün olanınız O’ndan en fazla korkanınızdır. Arap’ın Acem’e, Acemin de Arap’a; beyazın siyaha siyahın da beyaza bir üstünlüğü yoktur, takva hariç" .. ve sonra dedi ki, "Allahım Şahit ol!"

“Müslümanların kendi aralarındaki merhametleri saygı ve dayanışmaları tıpkı bir ceset gibidir. Cesette bir uzuv rahatsızlandığında diğer uzuvlar onunla birlikte aynı acıyı çekerler ve uyumazlar.”

“Bütün mü’minler kardeştir.”
Hz. Muhammed (s.a.v)

Neyse, yine mahzunlaşıp ellerimiz klavye üzerinde donmadan, kaldığımız yerden asıl konumuza dönelim..

Son zamanlarda şirk konusuna veya benzer konulara sık sık değinme sebebim ise, belli bir amaç taşıyor. "Hayat Ağacı", "Sonun Başlangıcı", "Hedef ne?" vb. başlıklı yazılarla belli bir sıra takip etmeye çalışıyordum. Arada bu konulara destek olacak başka konulardaki düşüncelerimi de yazıya döktüm. Tüm bu yazılarda kendimce çok önemli bulduğum bir konuyu aşama aşama anlatmaya çalıştım, ki bu da şirk, deccaliyet, küfr ve Deccal konusudur. Çünkü;

Hadislerden de bilindiği üzere ahir zamanın en büyük belâsı insanlığın kıyameti ve ölüm değildir. Ölüm sadece boyut değiştirmektir, oysa yaşam sonsuzdur. Ancak ölüm anında nasıl öldüğünüz, sonsuz yaşamınız açısından çok önemlidir. İman halinde mi, küfr halinde mi? Çünkü Allah'a iman üzere ölen kurtuluşa erer, küfr halinde ölen ise sonsuz azaba girer. İsterse tüm yaşamı ibadet, mücahede, ilim ve tefekkürle geçsin. Son anda içinde bulunduğu şuur çok çok önemlidir. Tüm çabalar o son andaki şuuru yakalamak içindir aslında... Yakalanamadıysa boşa emektir cümlesi de.. Ahir zamanın en büyük belâsı da evvelinde ortaya çıkacak deccaliyet mânâsı ve Deccal isimli kişidir. Peki, neden en büyük belâdır ve kimdir Deccal?

İbnu Ömer radıyu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm Veda haccı sırasında (bir ara): "Halk susup dinlesin!" buyurdular. Sonra Allah'a hamd ve senâda bulunup, arkadan Mesih (İsâ) ve Deccal'den uzunu uzun söz ettiler ve buyurdular ki:

"Allah'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla inzar etti. Nuh aleyhisselam ümmetini onunla inzar etti, ondan sonra gelen peygamberler de. O, sizin aranızda çıkacak. Onun hali sizden gizli kalmayacak. Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü, sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm dânesi gibidir. (İki gözünün arasında ke-fe-re yani kâfir yazılmış olacaktır. Bunu her müslüman okuyacaktır)."

Buhari, Fiten 27; Müslim, Fiten 100-103, (169)-(2933).

Deccal, ahir zamanda ortaya çıkar ve hadislerle günümüze aktarılan bilgiye göre, tek gözlü (sağ gözü kör) olarak tasvir edilir. İkna kabiliyeti çok yüksektir. Bu sebeple onun önünde kimse duramaz, her engeli çiğneyip geçer. Yalnızca ihlaslı (Allah'ı tanıyıp, iman eden) müminlerin evine giremez. İmanı zayıf kitleleri arkasından sürükler. "Ben sizin Rabbinizim (terbiyecinizim)!" der herkese. Bu iddiasını ispat için olmayacak kerametler sergiler. "Hedef ne?" başlıklı yazımda, bazı kerametleri doğuştan bazı özelliklere sahip kişilerin de gösterebileceğini yazmıştım ve Deccal'i de bunlar arasında sıralamıştım. Onun kerametleri nebi, rasul ve velilerin ki gibi, Allah'ı hakkıyla tanıyıp değerlendirmeye bağlı olarak, hilafetleri sebebiyle özdeki meleki güçlerin sonradan belli bir görevle açığa çıkmasına dayanmaz. Doğuştan kendini oluşturan mânâ demetinde, Kudret sıfatının zuhuru olan Kadir esması (mânâsı) oldukça fazladır, ağırlıktadır. Bu sebeple, Allah'ı hakkıyla değerlendiren biri olmadığı halde (sağ gözü kör, yani basireti akıl gözü kör), ki "Ben sizin rabbınızım!" iddiası bunu gösterir; yapısındaki ağırlıklı Kadir esması sebebiyle olağanüstü haller ortaya koyabilecektir. Aklın havsalanın almadığı olaylar gerçekleştirebilir. Bu sebeple Allah'ı hakkıyla tanıyıp, bilemeyen insanları ikna edip kandırabilir. Bu şekilde ölen kişiler küfür üzere ölür ve sonsuz hayatı helâk olur. Kendine inananlara Dünya'yı cennete çevirebilir. Bu aldatıcı zevkler insanlara cazip gelebilir ve ahireti önemsemez hale gelebilirler. Tamamen Dünya'ya dönük, maddeci ve materyalist bir bakış açısıyla yaşamaya başlayabilirler. Bakınız bir hadis-i şerifte bu nasıl tasvir ediliyor:

Hz. Huzeyfe radıyu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düşmeyi kabul etsin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur."

Buhari, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105, (2935); Ebu Davud, Melâhim 14, (4315

İşin kötüsü Deccal'in ortaya çıkma vakti yaklaştığında mânâsı da yeryüzüne hakim olacak ve insanlar tamamen Dünya ve madde yaşamına dönük yaşamaya başlayacaklar. Bu tamamen nefsi bir yaşamdır. Nefsle baş etmek ateşle mücadeledir ve yakar. Hadisteki tasvirin sebebi bu olsa gerek..

Neden takıntılı bir şekilde bu uyarıları sık sık tekrar ettiğime gelince: Tehlike tahmin edilenden de büyük görebildiğim kadarıyla.. Çünkü hadislerden bilindiği üzere Deccal'den önce Mehdi ve O'nun Hz. Rasulullah'ın ilmini detaylı şekilde açıklayan ilmi Dünya üzerine yaygınlaşacaktır. Hakikat ilmi, eğer yanlış anlaşılırsa son derece tehlikelidir. Bu anlamda Mehdi'nin Dünya üzerindeki evrensel hakikatler yönündeki şuursal tasarrufu belki de Deccal'e bir zemin hazırlayacaktır. Neden? Çünkü bu derece açılan bir ilmi her akıl aynı seviyede değerlendiremeyebilir. İşte bizler de burada sürekli hakikat ilminde yanlış anlaşılabilecek veya anlaşılan yerleri vurguluyoruz. Çünkü düşünceme göre, Dünya üzerinde ilâhi evrensel hakikatler bu kadar yaygınlaşmışken, Deccal'in iddiasıyla insanları ikna edebilmek konusunda bu derece başarılı olmasının bir tek sebebi olabilir. O da bu iddianın hakikat ilminin istismar edilebileceği noktalara dayandırılmasıdır. Nedir o noktalar? İşte bir önceki yazımda sözünü ettiğim, Allah'ın İhlâs Sûresi'ndeki tanımı, yani Ahad (parçalanmaz, bölünmez ve kendinden gayrı bir ilâha ve hattâ varlığa yer bırakmaksızın sırf oluşu) ve Samed (doğmamış, doğurmamış, kendinden ötede bir varlık meydana getirmemiş, eşi, benzeri, misli dengi olmayan, muhtaçlıktan beri ve muhtaç olunan) özelliklere sahip olduğu gerçeğinin yeterince anlaşılmaması dolayısıyla ve yukarıda anlattığım gibi; "Allah'ı görmek" kavramının akıl gözü değil baş gözüyle olabileceği yanlış anlayışı, halife dahi olsa yeryüzündeki beşerin alemlerin Rabbı Allah'a nispetle aciz olduğu noktalarının görülemeyişi, kerametlerin gerçekte bir yücelik yada olgunluk sayılamayacağının kavranamayışı ve özellikle Vahdet (Tek'lik) konusunu doğru dürüst değerlendiremeyerek cüzlere bölünmesi ve birim nefsle Vahdet yaşanabileceği gibi saçmalıklara inanılması Deccal'in gözünden kaçmayacak ve mutlaka kendi çıkarına dönük olarak değerlendireceği noktalardır düşünceme göre.. İnsanların hatalı inanışlarındaki bu açıkları yakalayarak onları ikna edecektir. Yoksa Mehdi'ye ve açıkladığı orijinal İslâmi gerçeklere rağmen nasıl ikna edebilirdi insanları? Demek ki Mehdi'nin açtığı ilmi iddiası doğrultusunda çarpıtacaktır. Sonun Başlangıcı (Kıyamet İçin Geri sayım) isimli yazımda şöyle bir tanım vardı: "Olan şeyler önceden olmuş olan olayların neticesi ve daha sonra olacakların da sebebi olarak meydana geliyor." Yani bir önceki olay, bir sonraki olayın zeminini oluşturur. Deccal durup dururken ortaya çıkmaz. Mehdi'nin yaydığı hakikat ilminden sonra ortaya çıkar ve bana göre bu ilimden sonra insanların çoğunu kolaylıkla ikna edecek olmasının tek sebebi, bu ilmin anlaşılamadığı yerleri kullanarak insanları kandıracak olmasıdır. Kaldı ki, bazı rivayetlere göre Mehdi'yi tanıyan yakın çevresinden kimileri de Deccal'e uyacaktır. Bunun sebebi de Mehdi'nin açıkladığı ilmin yeterince anlaşılamaması ve değerlendirilememesidir. Demek ki Deccal, bırakın avam halkı (hakikati bilmeyenleri), hakikat ilmini almışları daha kolay kandırabilir belki de... En büyük tehlike onlaradır. En kolay iknâ edecekleri hatalı görüşler onlarda ortaya çıkabilir görüşümce... Sıradan halk belki hayalindeki tanrıya benzetemediği için ona inanmayabilir de, ama hakikat ilmi alanlar, yukarıda belirttiğim noktaları görememişlerse ve özellikle Vahdet (tek'lik) konusunu yeterince anlamamışsa, bu tuzağa kolayca düşebilir ve ona kolayca inanabilirler. Açıkça "Ben Deccal'im veya ben sizin rabbınızım" diye ilân etmesi bile gerekmez, ki aptal değil ya, "Ben Deccal'im" desin? Kendisini kutsal bir imajda pazarlayacağı aşikârdır. Eğer Yahudi yada Hristiyanların arasından çıkarsa "Ben Mesih'im" diyecektir, ki rivayet de böyledir. Zayıf bir ihtimal olsa da, eğer Müslümanların arasından çıkarsa da "Mehdi'yim" diyebilir, ki bir çok sahte Mehdi çıkacağını biliyoruz. (Ama bu zayıf ihtimaldir, zira hadislerde müslümanlara bu tür açık bir uyarı yapılmamıştır.) Dediğim gibi açıkça "Ben sizin rabbınızım!" da demeyebilir, imâ etse yeter. Bunu yaparken Vahdet (tek'lik) ilminin açıklarını kullanacağı da ortadadır. (Bir önceki yazımda Vahdet-Tek'lik konusunun nasıl yanlış değerlendirildiğini izah etmiştim) Zaten biz insanoğlu zanlarımızla hareket etmeye pek yatkınız. Aynı şeyi İsa aleyhisselam hakikat ilmini açıkladığında da yaptı insanoğlu, O "Ben sizin rabbınızım" demediği halde, ki "Benim ve sizin Rabbınız Allah" demiştir, hakikati değerlendiremedikleri için tutup O'na Rab dediler. Bugün de başka açıdan bu küfr vücut bulacaktır. İşte o vakit İsa daha önceki ve sonraki tüm yanlış anlamaları düzetmek için Mehdi'ye yardıma gelecektir. Gerçekten şunu düşünüyorum ve söylüyorum ki, tehlike sandığımızdan çok daha büyüktür!

Ebu Sa'idi'l-Hudri radıyu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize Deccal üzerine uzun bir hadis rivayet etti. Bize anlattıkları beyanında şöyle de demişti:

"Deccal, Medine geçitlerine girmesi kendisine haram kılınmış olarak çıkacak. Derken (Medine civarındaki) bazı ekimsiz yerlere kadar gelir. O gün insanların en hayırlısı olan -veya en hayırlılarından- bir kimse onun karşısına çıkar ve:

"Sen Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bize haber verdiği Deccâl'sin!" der. Deccâl de (kendi adamlarına):

"Ben şunu öldürüp sonra da diriltsem ne dersiniz? Bu işte bir şüpheye düşer misiniz?" der. Oradakiler:

"Hayır!" derler. Deccal onu öldürür ve sonra diriltir. Diriltildiği zaman adam:

"Allah'a yemin olsun. Senin hakkında hiçbir vakit bugünkünden daha basiretli olmamıştım!" der. Deccal onu tekrar öldüreyim mi diyerek öldürmek isteyecek, fakat musallat edilmeyecek."

Buhari, Fiten 27, Fedailu'l-Medine9; Müslim, Fiten 112, (2938).

Bu hadisteki işaretlere bakarak, belki yanılma payımızı asgariye indirebiliriz. "Deccal, Medine geçitlerine girmesi kendisine haram kılınmış olarak çıkacak. Derken (Medine civarındaki) bazı ekimsiz yerlere kadar gelir." Demek ki Deccal Medine'ye giremiyor! Bakın güzel bir delil var elimizde.. Aklımız yetmese bile, bunu değerlendirebiliriz. Onun Medine'ye giremeyişi bir delil olabilir. Bu hadiste mecazi anlatımlar da olabileceğini aklımızdan çıkarmadan üzerinde düşünülmelidir.

Hadis-i şerîfler'den ve evliyaullah'ın rivayetlerinden anladığımıza göre Deccal'i sadece İsa aleyhisselam öldürebilecek. Deccal'in kudreti tamamen yapısından geldiği için, arınma gerçekleşmeden, Vahdet ilmi hakikatini idrak edip bu güçlerle yaşamadan sahip olduğu bu güç, Vahdet hakikatini idrak ve yaşamıyla bu güce mazhar kılınandaki kadar olmaz. Yani bir bakıma gücü yüzeysel ve sınırlıdır yine de.. Bu sebeple İsa onu kolaylıkla alt edebilecektir. Çünkü İsa'da açığa çıkan kudret çok boyutludur ve Vahdet yaşamına yani sıfat boyutu gücüne dayanır. Bu sebeple, bilinçli şekilde özden gelen bir biçimde kullanılabilir bu gücü.. Kudret sıfatının Vahdet ilmi ve yaşamına dayalı şekilde kullanımı ile, tamamen yapısal yani birimsel (nefsi) şekilde yüzeysel kullanımı arasında büyük bir güç farkı vardır. İşte bu fark da Deccal'in ölümüne sebebiyet verecektir. Bu konuda çok şey yazılabilir, ama yazı uzar. Şimdilik bu kadarı yeterli.. İsâ ve Deccal'i öldürmesiyle ilgili hadisleri araştırmayı da size bırakıyorum. Ancak önemli bir noktaya daha değineceğim. O da hakikat ilmi alındıktan sonra düşülecek bu hatalar kişinin kendi iç dünyasında da bir takım küfr hallerine sebep olabilir. Buna da kişideki deccaliyet deniyor. (Bu konuya "Hedef ne?" yazımda değindim. İsterseniz tekrar okursunuz, burada tekrar etmeyelim.) Bu hal, ahir zamanda Deccal'in kollektif bilinç üzerindeki şuursal etkisi ile üçe beşe katlanarak insanlarda baskın bir hale dönüşecek ne yazık ki.. Şu anda kolektif bilinç üzerinde Deccaliyet etkisi yükselmeye başladı görebildiğim kadarıyla.. Ki bu da Deccal'in ya doğduğunu yada doğumunun yakın olduğunu gösterir.

Deccal, şirk ve küfr konusundan anladıklarımı paylaşmaya yetecek düzeyde ek lisanım olsaydı onu da kullanırdım muhakkak, ama ne yazık ki gücüm buna yetiyor, şimdilik! Ama sizler de öğrendiklerinizi çevrenizle paylaşabilirsiniz. Her birimiz Allah'ın bir lütfu ve ikramı olarak öğrendiklerimizden mesulüz ve bu mesuliyeti yerine getirirken dolaylı yoldan da olsa, Hz. Rasulullah'ın açıkladığı gerçeklere hizmet etmiş oluruz inşa!

Dostlarım, Allah'ın takdiri olan ve kaçınılmaz olan o talihsiz güne erişirsek, o günde kendi imanıma bile güvenemem. Çünkü kalpler Allah'ın iki parmağı arasındandır, dilediği yöne çevirir. Ancak bugünkü imanım üzere ve rabbimin izin verdiği ölçüde bildiğimi paylaşıyorum sizlerle... Bu sebeple, tüm zamanların en karanlık o günlerinde Allah hepimizin imanını korusun! Son nefesimizde canımızı Müslüman olarak alsın dilerim.

"Rabbenâ teveffenâ müslimin."
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
allah, gorulur

Seçenekler
Stil


Saat: 22:46

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,