ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgimiz Hanımefendiler > Anne - Çocuk > Çocuklarımıza Masallar


Bahar ve Kelebekler Hikayesi


Bahar ve Kelebekler Hikayesi

Anne - Çocuk Kategorisinde ve Çocuklarımıza Masallar Forumunda Bulunan Bahar ve Kelebekler Hikayesi Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Bahar ve Kelebekler Hikayesi Bahar ve Kelebekler (Ömer Seyfettin) Küçük salonun fes renginde kalın ağır perdeli penceresinden dışarı muhteşem parlak ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 31 Temmuz 2015, 19:44   #1
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Bahar ve Kelebekler Hikayesi

Bahar ve Kelebekler Hikayesi

Bahar ve Kelebekler
(Ömer Seyfettin)

Küçük salonun fes renginde kalın ağır perdeli penceresinden dışarı muhteşem parlak bir suluboya levhası gibi görünüyordu. Saf mavi bir sema… Çiçekli ağaçlar… Uyur gibi sessiz duran deniz… Karşı sahilde mor fark olunmaz sisler altında dağlar korular beyaz yalılar… Bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havai hakikati gibi uçan martı sürüleri! Pencerenin önündeki şişman koltuğa gayet zayıf gayet sarı gayet ihtiyar bir kadın oturmuştu. Baharahayata dargın gibi arkasını dışarıya çevirmişti. Sönmüş gözleri köselerdeki gölgelere karışıyordu. Karşısında bir şezlonga uzanmış esmer güzel bir kızsiyah maroken kaplı bir kitap okuyor; pencereden çiçek kir kokuları; deniz dalga fısıltıları getiren tatlı bir nisan rüzgarı giriyordu. Bir saatten beri ikisi de susuyor öyle duruyorlardı. Bu ihtiyar büyük nine tam doksan yedi yaşında idi. Köselerin hafif karanlıklarından bazen uyanır gibi ayrılan gözlerini ara sırakarsısında kitap okuyan genç kıza bu torununun torununa atfediyordu… Birden üç dişi kalan buruşuk ağzını açtı. Esnedi. Bir mumya uzvu kadar sararmışkatılaşmış elini basına götürdü. Kahve rengindeki yemenisinin altında daha beyaz görünen saçlarına dokundu. Bir an düşündü. Yine esnedi. Galiba uyanacaktı. Arkasındaki açık pencereden giren muharrik rüzgar onu tehyiç ediyor kuşların güneşli cıvıltıları çiçek ve çimen kokuları hayalinde uzak ezeli bir fecir nihayetsiz mülevven bir sabah uyandırıyordu. Yavaş yavaş kamburunu arkasına dayadı. Ellerini dizlerine koydu başını kaldırdı. Biraz doğruldu. Torununun torununa “Yavrum niçin susuyorsun?” dedi. “Biraz konusalım.”

Genç esmer kız yeni neslin son Türk kadınlarının o asla tatmin edilemeyecek olan ebedi kederiyle bulutlanan siyah gözlerini kitabından ayırmayarak
“Okuyorum büyükanneciğim” dedi.

Ancak on sekiz yasında vardı. Şezlongdaki mühmel uzanışı ona müstesna bir letafet veriyor ince jüpünün altında bedii bir vuzuh ile irtisam eden kalçaları daha dolgun daha geniş dizleri daha narin daha mütenasip eteklerinin pembe beyaz gölgeleri içinde pek şuh pek uyanık duran bacakları daha tombuldaha nefis ayakları daha küçük görünüyordu. Tuttuğu siyah maroken cildin üzerinde beyaz parlak zarif ince elleri asi bir istical ile göğsünden fırlamak ister gibi kabaran memelerine dayanıyor sanki onları zapt ediyordu. Gür siyah saçları mağmum hüzünlü çehresi etrafında mesut edici düşündürücü bir zevk veriyor gibiydi. Büyük nine sordu:

- Okuduğun ne kızım?

- Bir roman.

- Neden bahsediyor?

- Hiç.

Büyük nine tekrar daldı. Karşısındaki senelerce evvel ihtiyarlayıp ölen torununun bu güzel bu taze torununa bakıyordu. Bu vücut iste hayatinin baharı idi. Arkasındaki görmek istediği su pencerenin dışarısındaki gürültülü kokulu bahara niçin bu kadar yabancı duruyordu. Kendisini tehyiç eden mukavemet olunmaz bir gençlik arzusu veren on yedi yasında bir asığın busesi kadar leziz muharrik olan bu nisan rüzgarı niçin onun meçhul matemlerini örtmüyoronun dudaklarında biraz tebessüm gözlerinde biraz şule uyandırmıyordu. Tekrar sordu:

“Söyle yavrum o roman ne diyor?”

Genç kız büyük gözlerini kaldırdı. Kitabi dizlerine indirdi. Nazik bir şive ile “Büyükanneciğim Fransızca bir roman iste…” dedi. Lakin büyük nine merak ediyordu mutlaka anlamak istiyordu:

- Adi ne?

- Desenchanté…

- Ne demek?

- Sevinçten saadetten mahrum kadınlar demek.

- Onlar kimmiş?

- Biz… Türk kadınları…

Büyük nine düşündü. Sol eliyle siyah parlak saçlarını düzelten torununun torununa simdi pek elemli bakıyordu: Bu kız tıpkı büyük matemleri geçirmişfelaketler görmüş bir zavallı gibiydi. Hiç gülmüyor hep mahzun duruyordu. Ah iste hep bu kitaplar onları zehirliyor onları solduruyordu. onları baharasaadete yabancı bırakıyordu. Ansızın kalbinde bir acı duydu. Bu genç bu güzel kıza acıyordu. Titreyen kadit ellerini koltuğunun yanlarına dayadı. Hiddetlenmiş gibi biraz yükseldi.

“Sevinçten saadetten mahrum kadınlar Türk kadınları mi?” dedi. “Hayır hayır! Türk kadınları asla sevinçten sadetten mahrum değildiler. Sevinçtensaadetten mahrum olan sizsiniz. Şimdiki kadınlar… Siz yoruldunuz. Siz büyükannelerinize benzemediniz. Ah biz!… Gençken ne kadar mesuttuk. Bahar su arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Simdi siz bunları görmüyorsunuz siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşüyor kararıyor soluyor soluyor hırçınberbat tahammül olunmaz bir mahluk oluyorsunuz.”

Genç kız gülümsedi. Büyükannesinin böyle hiddetli serzenişlerini her vakit dinler bazen onunla münakasa ederdi.

“Hiç siz okumaz miydiniz büyükanneciğim?” diye sordu.

“Okurduk. Kibar büyük efendiler kızlarına Farisi öğretir Cami dersleri gösterirlerdi. ‘Tuhfe-i Vehbi’yi okuturlardı. Fuzuli’nin Baki’nin gazellerini ezberlerdik Mesnevi’yi anlardık. Mükemmel seci’ler kafiyeler yapar kocalarımızla münakasa eder hafızamıza zekamıza nüktelerimize onları hayran ederdik. O vakit bir kadın için en büyük medih: ‘Fazila edibe saire akile….’ idi. Simdi siz Frenk mürebbiyeler elinde büyüyor kendi lisaninizin güzelliklerini tanımıyor başka memleketlerin baksa şeylerini öğreniyorsunuz. Onlara benzemek istedikçe kendi benliğinizden uzaklaşıyor etrafınızdan nefret ediyor hakikaten sevinçten saadetten mahrum kalıyorsunuz. Ah… At elinden o kitabi!”

Esmer güzeli kız yeniden gülümsedi “Peki büyükanneciğim” dedi “bu kitabi atayım… Okumayayım. Sonra bize müebbet ve yıkılmaz bir hapishane olan bu sıkıcı evin içinde bu mevkufiyetin yalnızlığı içinde çıldırayım mı? Okuyor eğleniyor biraz teselli buluyorum.”
“Hayır kızım okuyor fakat eğlenmiyorsun. Gözlerini görsen… Bir bulut bir sis içinde gibi! Bütün bütün fenalaşıyorsun. Bu kitaplar hep zehir hep keder…”
“Peki söyleyiniz okumayayım da ne yapayım?”

Büyük nine düşünmeye başladı; evet ne yapsın? Simdi hakikaten her taraf hapishaneye dönmüştü. Seksen sene evvelki hayati birden hatırladı; o vakit erkeklerden ayrı bir kadınlar alemi vardı ki simdi tamamıyla dağılmıştı. Bu alem pek genişti. Binlerce kadın birbiriyle konuşur görüşür eğlenirdi. Kendilerine mahsus eğlenceleri zevkleri vardı. Moda yoktu. Annelerinin esvaplarını kızlar giyer büyükannelerinin mücevherlerini torunlar takardı. Sırmalı çedik pabuçlar kırmızı feraceler… ah hele kırmızı feraceler… baharın yeşil çimenleri üzerinde seyir yerlerinde kadınlar tıpkı birer gelincik çiçeği gibi parlarlardı. Hiç aralarında çirkin yani zayıf hastalıklı yoktu. Erkekler yalnız kadınlarını tanırlar islerinden sonra erkence evlerine gelirler zevcelerine doyulmaz ask ve muhabbet sahneleri ibda ederlerdi.

Kıraathaneler gazinolar birahaneler kulüpler tiyatrolar kafesantalar kerhaneler bütün bu Türk erkeklerini eslerinden ayıran zavallı Türk kadınlarını tenha evlerde unutulmuş bir bekçi gibi bırakan felaket mahalleri yoktu. kadınlar erkekleriyle üzülmeden yasıyor sonra o vakitki asi boyalı büyük evlerin büyük sofalarında havuzlu kameriyeli bahçelerinde bostanlarda deniz kenarlarında cesim nadir yalılarda toplanıyorlar eğleniyorlar mesut oluyorlardı. Ne oyunlar ne adetler ne zevkler vardı ki bugün hepsi tamamıyla unutulmuştu. Bugün Frenkçe okumak mütemadiyen esvap değiştirmek moda çılgınlıklarından soğukluklarından bos bir tekebbürden manasız ve münasebetsiz bir tefevvuk iddiasından baksa bir şey yoktu…

Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş dudaklarımızın tebessümünü silmiş feracelerimizi parçalamış pabuçlarımızı atmış parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmıştı. Eşyamızı esvaplarımızı değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmişti; her şey yalanher şey sahte her şey taklit oldu. Saadet uzak bir hayale yetişilmez bir hülyaya inkılap etti. Adetlerimizle beraber sevinçlerimiz de söndü. Simdi şaşkın ve mustarip bir nesil!… Her sedyen nefret eden her şeyi fena gören karanlık gören berbat hasta tedavisi imkan haricinde bir nesil ah şimdiki mariz ve müteverrim muhit..

Büyük ninenin gözleri kapanıyordu. Seksen sene evvelki saadetlerin bugünkü ıstıraplarıyla seri ve ani mukayesesi zihninde şedit bir yorgunluk husule getiriyor onu hala yasadığına müteessif ediyordu. Genç ve esmer kız yüz yasına girmeye birkaç adimi kalmış olan bu annesinin annesinin annesine bu mükerrer büyük ninesine dalgın dalgın bakarak onun zamanındaki kadınların saadetinin ne olabileceğini tahayyül ediyordu. Fakat bunu bulamıyordu:
“Sustunuz büyükanneciğim…” dedi.

İhtiyar kadın buruşuk gözlerini açtı:

- Ah!… Eski günleri eski saadetleri düşünüyorum.

- Eski zamanda sizin zamanınızda bugünden fazla ne vardı nineciğim?

- Çok… birçok şeyler…

Büyükanne tamamıyla doğruldu. Söyleyeceklerini zihninde toplar gibi bir an düşündü. Sonra yine başladı. Genç kız onun dişli ağzının içindeki derin sivri karanlığa bakıyor oradan çıkan kelimeleri sanki ziyade temasa ediyordu.

“Evet yavrum birçok şeyler vardı. Her şey bizim için zevk eğlence idi. Her şey: Çocukluk mektebe başlayış feraceye giriş kocaya varis doğuruş hatta ihtiyarlayış bile… bunların hep ayinleri vardı. Her kadının bu devirleri diğer birçok kadınlar için bir zevk bir eğlence vesilesi olurdu. Bütün hayatimiz eğlence içinde geçerdi. Bir hafta olmazdı ki bir mektebe balsama bir sünnet bir düğün bir loğusa cemiyeti görmeyelim. Bu esvaplarımız kınalarımız bile eğlenceye vesile olurdu. Manilerimiz şarkılarımız vardı. Toplanır aramızda müşavere eder kış geceleri divanlardan tefeül ederdik mevsimler bile bir eğlence idi. Her mevsimin kendine mahsus adeti eğlencesi ananesi vardı. Daha hiç açmamış bir senelik gül ağaçlarının dibine aksamdan beyaz kavanozlar kor içine yüzüklerimizi yüksüklerimizi atar ertesi sabah güneş doğarken mani söyleyerek tekrar çıkarırdık. Biribirine benzemeyen bin mani bilen bütün kıs herkesin lafina bir söylediğini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadınlar vardı.”

Büyük nine ateh getirmiş ihtiyarların yalnız çenelerine mahsus olan o yorulmaz faaliyetle devam ediyor sözünü uzatıyordu. O esnada bir kus kümesi pencerenin yakınındaki bir ağacın dallarına konmuştu. Şiddetle cıvıldaşıyorlar keskin çığlıklarını ihtiyarin hafif ve titrek sedasına karıştırıyorlardı:
“Evet yavrum biz sizin gibi ‘Ne yapalım?’ diye düşünmezdik. Buna lüzum yoktu. Can sıkıntısının ne olduğunu bilmezdik. Hasılı her şey gülmeye eğlenmeye vesile idi. Mesela bahar… Ah siz odalarda kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi biz hepimiz bahçelere dökülürdük. baharın kendine mahsus eğlenceleriananeleri vardı.”

“Ne gibi büyük nineciğim?”

“Ne gibi olacak bahar da her mevsim gibi eğlence vesilesiydi. Biz bir senelik hayatimizi baharda tefeül eder güler eğlenir oynardık. Ah bu tefeül… pek şairane pek latif pek hassastı. Daima doğru çıkardı. Hepimiz itikat ederdik.”

- Nasıl?

“Bahar geldi ağaçlar çiçek açmaya yapraklar yeşillenmeye çimenler bas göstermeye başladı mi bizim gözümüz artik odalarda duramazdı. Bahçeye koşarbaharın ortasında gezinirdik. İlk göreceğimiz kelebek bir senelik talihimizdi. Onu arar onu beklerdik. İlk kelebeğin beyaz pembe olması için maniler söyler dalların üzerine beyaz ve pembe kumaş parçaları atardık. Sari veyahut siyah bir kelebek göreceğiz diye korkar ne kadar heyecanlar geçirirdik.”

- Niçin?

“Çünkü kelebeklerin birer manaları vardı. Ah siz bunları bilmez bunlara itikat etmezsiniz. Beyaz kelebek: Saadete talihe… Pembe kelebek: Sıhhat ve afiyete… Sari kelebek: Kedere hastalığa… Siyah kelebek: Felakete matem ve ölüme delalet ederdi. Beyaz kelebek görünce talihimizin o sene açık olduğuna mesut olacağımıza kail olurduk… Bahar çiçekleri altında beyaz kelebeğin şerefine semailer okurduk…”

Büyük nine devam ediyor ilk defa küme halinde görülen kelebeklerin de umumi manalarını anlatıyor beyaz kelebek kümelerinin zenginliğine pembe kelebek kümelerinin bolluğa sari kelebek kümelerinin kıtlığa; kırmızı kelebeklerden müteşekkil pek nadir görülen meşum kümelerin mutlaka bir muharebeye siyah kelebek kümelerinin fetrete işaret olduğunu söylüyor uzatıyor büyük vakalardan evvel hep bu kümeleri o vakitki kadınların müşahede ederek erkeklerine haber verdiklerini hikâye ediyordu. Genç esmer kız artik dinlemiyor; büyük siyah gözlerini büyükannesinin arkasındaki pencereden görülen nisan semasının mavi beyaz aydınlığına dikmiş tahayyül ediyordu. Hakikaten seksen sene evvel kadınların mesut olmaları lazım geliyordu.

Kendileri yeni nesil okudukça anladıkça erkeklere yaklaştıkça iptidai kadınlıklarından dişilikten uzaklaşıyorlar ruhlarda bir isyan bir ihtilal tutuşuyoreski kadınlığın zevke saadete vesile addettiği dişilik kayıtları kendilerine ateşten demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet kadar sessizmeçhul duran evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar siyah çarşaflı kalın peçeleri ezici soldurucu vahşi merhametsiz esaret örtüleri telakki ediyorlardı. Fakat haksız mıydılar? Mademki “terakki”den içtinap kabil değildi; terakki ise mutlaka değiştirmek mutlaka eskiye benzememek idi o halde asırlarca evvelki Türk kadınlığı da iptidai mebnai halinde kalamazdı. Kuklalıktan bebeklikten masumiyetten hasılı dişilikten çıkacak hakiki kadın haline gelecekerkeklere tefevvuk etmese bile müsavi bulunacak bütün manasıyla insan insan olacaktı… Büyük ninesinin “tarih-i mukaddes” hikâyeleri gibi garip vehimler içinde uzayan sözlerini artik işitmiyordu. Hayalinden bir sene evvelki gürültüleri sevinçleri nutukları tiyatroları konferanslarıyla Meşrutiyetin ilanı geçiyor hala tükenmez el şakırtıları alkış kabusları işitiyor gibi oluyordu. O günler kendileri için ne mesuttu. Bir an bu siyah siki esaretten azat edileceklerini insanlık hakkına nail olacaklarını ümit etmişlerdi. Ah bu ümit nasıl çabucak sönmüş söndürülmüş; bu hayal ne feci bir surette kırılmıştı…

Düşünüyor ağlamak istiyor titriyordu. Lakin… Lakin istikbalden bir şey ümit edemezler miydi? Türk kadınlığı bir gün yüksek idrakiyle altı asırlık tesadüfitabii bir istifa sayesinde harika haline gelen hüsnüyle zekasıyla bir Avrupalı kadın gibi insanlık sahnesine çıkarak ihtiramlar perestişler önünde yükselemeyecek miydi?… Bugünkü tevekkül daha ne kadar devam edebilirdi? Büyük nine nihayetsiz hikâyesine devam ediyor; genç esmer kız tahayyül ediyor zihninde müphem hayallere karışan abus suallere cevap veremiyordu. Birden gülümsedi. Kelebeklere tefeül etmek… Bu pek hoş olacaktı. Eski Türk kadınlığının itikatları yeni Türk kadınlığının talihine nasıl bir hüküm verecekti? Merak ediyordu. Uzandığı şezlongdan doğruldu. Ayağa kalktı. Büyük nine susmuştu. Torununun bu ani kalkışına taaccüple bakıyordu. Sordu:

“Ne var kızım neye kalktın?”

Güzel esmer kız gülerek “Ben bu bahar hiç kelebek görmedim. Kendim için değil benim gibi olanlar için Türk kızları için bütün Türk kızlarının talii için bakacağım” dedi pencereye yaklaştı. Büyük nine titreyerek koltuğundan kalktı. “Gözlerim o kadar görmez ama” diyordu “ben de bakayım sizin için…”

İkisi de pencerenin kenarında idiler. Sağda genç kız muhteşem levent endamıyla yükseliyor solda minimini kambur büyük nine duruyordu. dışarıya bakıyorlardı. Bütün tabiat gözleri kamaştıran tatlı sıcak bir aydınlıkta parlıyordu. Denize güneş aksetmiş onu baksa elemlere akıp giden ebedi nihayetsiz bir gümüş nehrine benzetmişti. Ağaçların ufak koyu yeşil yaprakları hazdan hayattan titriyor yollara beyaz çiçekler düşüyordu. Karşı sahil tirse dağlarımor koruları beyaz yalılarıyla bir serap memleketini bir peri payitahtını andırıyordu. Susuyor bakıyorlardı. Henüz bir kelebek görmemişlerdi. Çiçek tarhları üzerinde küçük sinek kümeleri görünüyor birden kayboluyorlardı. Tek bir martı yakin bir tehlikeden meçhul bir şeametten kaçar gibi hızla geçiyorhaykırıyordu. Nerede oldukları görülmeyen kuşlar mütemadiyen ötüyorlar cıvıltıları canlı ve tannan bir ziya yağmuru gibi semadan yağıyor zannolunuyordu. Genç kız birden elini kalbine götürdü yavaş bir sesle “Ah iste…” dedi.

Pencerenin yakınında ağacın çiçekli dalları altında siyah bir kelebek uçuşuyordu. Gösterdi. Büyük nine korkunç ve iskelet parmağıyla
“Fakat ben senden evvel su beyazı gördüm” diye mermer havuzun üstünde dolasan bir kelebeği gösterdi.

Genç kız son bir cebirle ona da baktı:

“Ah büyük nineciğim iyi göremiyorsunuz” dedi “o beyaz değil sari bir kelebek..”

…Anasının ruhuna meçhul bir elem hücum etti gözleri karardı. Bu parlak taze tabiat simdi ona meyus görünüyor mermer havuz genç esir bir melikenin türbesine bahçenin tarhları müteverrim kızların metruk çiçekli kabirlerine benziyordu. Geri çekildi. Yine şezlonga döndü. Büyük nine de kendisine ölümü ihtar eden bu sari siyah kelebekli bahardan ürkmüş yine arkasını dönmüştü. Koltuğunda yusyuvarlak oturuyor kamburunu iyice çıkarıyordu. Genç kız elinden bırakmadığı siyah maroken kaplı kitabini açtı bu kitap simdi siyah büyük ölü bir kelebek gibi onun yüzünü tamamıyla örtüyordu. Okumuyor irsiintihali bir vehim ile kelebeklerin yalan söylemediğine; zavallı yeni neslin şimdiki Türk kadınlığının talii ancak felaket keder ölüm olduğuna ebediyen siyah kefeni yırtamayacağına tesettürden kurtulamayacağına evlerin bos tenha duvarları arasında meçhul çiçekler gibi açmadan dogmadan öleceğine kanat getirir gibi oluyordu…

Mazi batıl itikatlar o kadar kuvvetli müthiş idi ki bütün idrake bütün ilme bütün fenne bütün hakikate galebe çalıyor tahavvül kanununun o muhayyel mazari kuvvetini esasından kırıyordu. Düşünüyordu; fakat bu batıl itikatlar bu haşin anut katil mazinin ani tahakkümü yalnız Türklere yalnız Türkiye’ye mahsus değildi. Birkaç hafta evvel Paris’te tahsilde bulunan kardeşi oturduğu evin tabldotunda perhiz münasebetiyle et yağ bulunmadığını Paris’te aileler arasındaki Katolik deliliğin dini taassubun bir mislini Sudan’da çöllerde kumlu hudutsuz yamyamlar memleketinde bile bulmak mümkün olmayacağını yazıyordu… Birden kendisi gibi baksa ufuklar baksa saadetler baksa hayatlar tahayyül eden mahrum kadınların romancısı büyük bir garp muharririnin şakirdine her şeyin bir hududu olduğundan bahsettikten sonra: “…Lakin insanların behimiyetine nihayet yoktur!” dediğini hatırladı.

Pencereden sevdiğine kavuşmadan ölen genç ve müteverrim bir aşkın son veda busesi kadar ince nazik bir rüzgar giriyor taze mezarlar üzerin bırakılmış taze çelenk kokuları getiriyor odanın gölgelerinde görünmez matemli hayaller dalgalanıyordu…

Büyük ninenin gözleri kapanıyordu. Bu meşum tefeülün ihtiyar dimağında husule getirdiği yorgunluk on bir uyku ilacı gibi tesir etmişti. Genç kız… Gençesmer kız gözlerini kitaba dikmiş okumuyor kitabi tutan zambak ellerini asi anarşist göğsüne bastırarak içinden dudaklarına yükselen kalbi ihtilali bu şedit sebepsiz hırçınlığı tutmaya çalışıyordu. odanın uyutucu gölgeli sükununda sanki bu iki vücut eski yeni Türk kadınlığının meyus teselli kabul etmez iki timsali idi. Biri bir asır evvelki neslin son numunesini hayattan ziyade ölüme nisyana ait bir hatırası… diğeri bugünün bir asırlık mecburi tagayyürün narin tatmin olunmaz bir çiçeği idi. Netice itibariyle ikisinin de talihi bu kapalı tenha oda bu muhteşem süslü mezar idi.

Pencerenin yakınlarına gelen kus kümesi bazen şedit bir cıvıltı aydınlık bir gürültü koparıyor sonra susuyordu. Büyük nine uyudu. Artik hafif kuvvetsiz bir ihtizar hırıltısı ile horluyordu. Torununun torunu genç kız güzel kız esmer kız hala hıçkırığını zapt ediyor donmuş gibi şezlonguna uzanmış duruyordu. geniş pencereden intizamsız fasılalarla giren kokulu çiçekli bahar rüzgarının cereyanı ansızın deminden gördükleri siyah kelebeği getirdi! Bu siyah kelebek parlak muhteşem tabiatın çiçekli müşfik baharın cennetinde cehennemin zulmet cehalet müvekkilinin siyah ruhunu andırıyordu. Simdi bu siyah ruh çimen çiçek kokularıyla gelmiş su geniş pencerenin önünde çırpınıyordu. İçerdeki müstebit muhitin hain mazinin zalim itikatların dogmadan katlettiği bu canlı ölüleri onların müebbet sükununu seyrederek mahzuz mütelezziz oluyor nerede oldukları belli olmayan kuşlar insafsız ve yakıcı bir hücuma uğramışlar gibi ansızın bütün kuvvetleriyle cıvıldamaya başlıyor bütün tabiatı istila eden şedit feci cıvıltılarla acı acı feryat ediyorlardı.
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
bahar, hikayesi, kelebekler

Seçenekler
Stil


Saat: 17:24

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,