ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgisi Din Ve Maneviyat > Dini Hikayeler

Dini Hikayeler Dini Hikayelerimiz


Kİbİr Ve Tevazu

Dini Hikayelerimiz


Kİbİr Ve Tevazu

ForumSevgisi Din Ve Maneviyat Kategorisinde ve Dini Hikayeler Forumunda Bulunan Kİbİr Ve Tevazu Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Kİbİr Ve Tevazu E. EFENDİMİZ (sav)’İN TEVAZUU Allah Resûlü, fevkalade bir tevâzû insanıydı. Zaten büyüklerde, büyüklüğün alameti tevâzû; küçüklerde küçüklüğün ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 14 Ağustos 2015, 22:54   #1
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Kİbİr Ve Tevazu

Kİbİr Ve Tevazu

E. EFENDİMİZ (sav)’İN TEVAZUU
Allah Resûlü, fevkalade bir tevâzû insanıydı. Zaten büyüklerde, büyüklüğün alameti tevâzû; küçüklerde küçüklüğün âlameti ise, gurur ve tekebbürdür.454 O, tevâzûu nisbetinde büyüyordu. Evet O büyüktü, onun için de mütevâzi idi. “Kim tevâzû ederse, Allah (cc), onu yüceltir; kim de büyüklenirse, Allah (cc) onu zelil eder, alçaltır”455 diyor ve bunu hayatında da gösteriyordu. Herkes O’ndaki engin tevâzûya bakıyor ve büyüklüğün ne demek olduğunu anlıyordu.
Kibirlenenleri, çalım satanları Allah (cc) hep yerin dibine batırmıştır. İşte Karun, işte Sa’lebe, işte Fir’avn, işte Nemrud ve işte bütün şeddatlar!.
Tevâzû edeni, yüzünü yere koyanı da O yüceltmiştir. İşte Mûsâ (as), işte Îsa (as), işte İbrahim (as) ve işte Hz. Muhammed Mustafâ (sav)...
O’nda mahviyet, bir baş döndürücü derinlikdeydi. O, Allah’ın kulu ve resulüydü. Gece, gündüz Rabbine kullukta bulunur, kullukta bulunurken de itidâli korur ve şöyle buyururdu: “İstikametten ayrılmayın, itidali koruyun ve devamlı istikamete yaklaşmaya çalışın.”456
İbadet de olsa, ifrat ve tefrit, Allah Resûlü’nün yolu değildi. O, tam bir itidal ve istikamet insanıydı. Zaten, istikamet, mü’minin beş vakit namazında, Cenâbı Hakk’tan talep ettiği yol değil mi? O yol ki, nebîlerin sıddîklerin ve şehidlerin yoludur. Âhirette onlarla beraber olmak isteyenler, dünyada onların gittiği yoldan gitmelidirler.
Dinin ruhu, kolaylıktır. Onu ağırlaştıran, neticede kendisi mağlup olur ve dini yaşanmaz bir mükellefiyetler yığını hâline getirir. Halbuki, istikamet dairesinde yaşanan din, kolaylığın tâ kendisidir. Bu husus başka bir hadîs-i şerifte de şöyle buyrulur:“Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Kim bu dîni zorlaştırırsa din ona gâlib gelir.”457
Allah Resûlü, dini nasıl yaşadı ve nasıl yaşanmasını istedi ise, insanın güç yetirebileceği dînî hayat, işte odur! "hiçbiriniz ameliyle kurtulamaz.”
Bir insan, gece gündüz ibadet etse, Esved b. Yezid en-Nehaî, Mesrûk veya Tâvûs gibi kullukta bulunsa, bu ameller, onun kurtuluşu için yetmeyebilir.
Sahâbe, Allah Resulü’nden, yukardaki hadîsi duyunca, hemen akıllarına Efendimiz gelir. Çünkü onlar için, Allah Resûlü’nün durumu hem bir kıstas hem de emniyet ağırlıklıdır. Bu itibarla da, hemen O’nun akibetini sorarlar: “Sen de mi (amelinle kurtulamazsın) Yâ Resulallah?”
İşte mahviyet, işte Allah (cc) karşısında kulun takınması gereken tavır ve kendi büyüklüğü ölçüsünde müthiş bir cevap: “Evet, ben de. Eğer Rabbim beni katından bir rahmet ve lütufla kucaklamazsa...”458
Mahviyet, demiştik; işte O’nda mahviyet, bu kadar derin ve bu kadar köklüydü.
O’nun bir mahviyet örneği olduğunu bir kere daha hatırlatıp, ibadetteki derinliğine intikal etmek istiyorum:
O, bir hadîslerinde: “Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir”459 buyururlar.
Allah (cc), O’nun şefaat hakkını ötelerde böyle değerlendirecektir. Zaten bizim bütün ümidimiz de bu değil mi? Sonsuz günah işledik, ama, yine de boyunlarımızda tasma, O'nun, azât kabul etmez köleleri olduğumuzu itiraf ediyor, bizi de şefaatı içine almasını istiyoruz.
Günahkârız, ancak başka kimseye kulluk yapmadık. Olduksa onun kapı kulları olduk ve bu hissimizi Mevlânâ’nın sözleriyle dile getiriyoruz:
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum!
Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.
Kullar âzad olunca şâd olur;
Ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”
Ve, inanıyoruz ki, bizim bu yalvarış ve yakarışlarımız, Cenâb-ı Hakk tarafından duyulup is’af buyurulduğu gibi şefaat arzumuz da mevsimi gelince, Allah Resûlü tarafından lütfedilecektir. Bu mülâhaza ile kapısının tokmağına bir kere daha dokunuyor ve “Şefaat Ya Resûlallah!” diyoruz.
Allah Resûlü, büyük günah işleyenlere şefaat edecektir. Biz de, daha buradayken O’na adres bırakıyor, bize de şefaat etmesini istiyoruz. İçinizde, böyle bir talebi olmayacak birinin varlığını düşünemiyorum. Öyleyse herkes, O’na şimdiden dehalet edip, adres bırakmalıdır. Bu müracaatı O’nun duyacağından da kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın. Görmüyor musunuz ki, namazda “Tahiyyat” okurken, Ëӆ—ÓÕÚÂӅԆ«‰‰ÒÓÁ?†Ëӆ»Ó—Ó„Ó« ÔÁԆ diyor ve doğrudan O’na hitap ediyoruz. O duymasa, O’na hitap edilir mi? Demek ki, duyuyor ve Cenâb-ı Hakk da bizim, namazda O’na doğrudan selâm vermemizi istiyor!
İşte, şefaat dairesini bu kadar geniş tutan Allah Resûlü, bakın başka bir hadîsinde -ki zaten bizim üzerinde durmak istediğimiz hadîs de budur- önce en uzak daireden başlayıp, en yakın daireye kadar, kavim ve kabilesine seslenerek şöyle buyuruyor:“Ey Kâ’b b. Mürreoğulları! Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ben, âhirette sizin adınıza birşey yapamam!
Ey Abdimenâfoğulları! Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ben, âhirette sizin adınıza birşey yapamam!
Ey Abdülmuttalipoğulları! Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ben, âhirette sizin adınıza birşey yapamam!”460
O gün, değişik kabile ve kavimler, içlerinden çıkan şair ve muhariplerle övündüğü ve bunları birer gurur vesilesi yaptıkları bir dönemde, Allah Resûlü’nün bu sözleri, mahviyet ve tevazu adına çok mühimdir. O ki, bir şair, bir muharip değildir. O, Kainatın Efendisi ve son peygamberdir. Buna rağmen, kavim ve kabilesine, Allah (cc) huzurunda birşey yapamayacağını söyleyerek, onların, “Nebî bizden çıktı”, deyip kendilerini başkalarından üstün görme ihtimalini, daha işin başında söküp atıyor ve onlara sorumluluklarını hatırlatıyordu.
Kendisine en uzak kabile ve oymaktan başlayıp tedelli yoluyla en yakınlarına geldi ve: “Ey Allah Resûlü’nün halası, sen de nefsini Allah (cc)’tan satın almaya bak), zira âhirette senin adına da birşey yapamam!”461 buyurdu.
O Safiyye (r.anha) ki, Hz. Hamza (ra)’nın kız kardeşiydi. Uhud’da Hamza (ra) şehid olunca, kardeşini görmek istemiş, Allah Resûlü de, dayanamaz diye mâni olmaya çalışmış; fakat bu yiğit kadın, Allah’a ulaşmış bir ruhu görmek için mi, hınçla bilenmek için mi.. gitmiş o paramparça olmuş cesedi doya doya seyretmişti.. evet güçlü ve iradeli bir kadındı. Ancak bir erkek O’nun kadar metin olabilirdi. Safiyye (r.anha) ki, Allah Resûlü’nün “Havarim” dediği Zübeyr (ra)’in de anasıydı462. Safiyye (r.anha) ki, zâlim Haccac’a karşı Ka’be’yi müdafaa ederken, asılmak suretiyle şehid olan Abdullah b. Zübeyr’in babaannesiydi463. Ve bütün bunlardan öte, o Safiyye (r.anha) ki, Allah (cc) Resûlü’nün öz halasıydı. Buna rağmen İki Cihan Serveri, ona da böyle diyordu...
Evet, Allah Resûlü bir temkîn, tedbir ve denge insanıydı; bazı kendini bilmezlerin yaptığı gibi, âhirette herkese el uzatabileceğini söylemiyordu. Hatta el uzatacağını söyleyemedikleri arasında, kendi kızı, ciğerpâresi, peygamberlik günlerinin tek gönül meyvesi, Hz. Fatıma (r.anha) da vardı ve işte şimdi de ona da aynı şeyleri söylüyordu: “Ey Muhammed (sav)’in kızı Fatıma! (Sen de nefsini Allah (cc)’tan satın al); zira âhirette senin adına da birşey yapamam.”464
O Fatıma (r.anha) ki, gözüne ve hayaline hiçbir günah girmeden, Hz. Ali (ra) ile evlenmişti. Zâten yaşı 25 olmadan da vefat edip gitmişti. Arkadan gelen bütün evliya, asfiya onun nurlu neslinin semeresiydi... O ki, sağnak sağnak vahiy yağan Nebî evinde yetişmişti. O ki, Allah Resûlü, onun hakkında “Fatıma benden bir parçadır”465 buyurmuştu... Ve yine o ki, cennet kadınlarının efendisi olduğu bildiriliyordu466. Ama ona da Allah Resûlü, evet bu Fatıma (r.anha)’ya da “Kendini Allah’tan satın almaya bak! Nefsinin ipoteğini çözdürmeye çalış!” diyordu.
Hayatını bu ölçüler içinde geçiren, Allah (cc)’a karşı edep ve saygıda zerre kadar kusur etmeyen ve kendisini, büyüklüğünün alameti olarak, bir “hiç” gören ve amellerine bel bağlamayan bu Zahidler Zahidi, bu insanların Allah’tan en çok korkanı ve bu, âhiretin ne demek olduğunu herkesten iyi bilen zat, hiç imkân ve ihtimal var mı ki, günah işlesin, inhiraf etsin, çizgisini kaybetsin! Sonsuz defa hâşâ!


Kibir ve Gurur
Gurur ve kibirin nasıl kötü bir illet olduğu ve nasıl kötü neticeler doğurduğu birçok âyet ve hadîste ayrı ayrı ele alınıp işlenmiştir. Meselâ, bir hadîslerinde Efendimiz: “Kalbinde zerre miktar kibir bulunan insan cennete giremez”305 buyurmuşlardır.
Çünkü, kalbinde zerre kadar kibir ve gurur bulunana Allah (cc), hidayet yollarını tıkamıştır. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân’ında şöyle buyurmaktadır:
“Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri, âyetlerimden uzaklaştıracağım. (Onları anlamayacaklar). Onlar, bütün mucizeleri görseler yine de iman etmezler. Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen onu yol edinirler. Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir” (A’raf, 7/146).
Kibir, basireti kör eden bir perdedir. Kibirle meşbu bulunan bir vicdan, kainatta sayfa sayfa yazılmış mucizeleri göremez, idrak edip anlayamaz. Zira, basiret körleşince idrak adına basar da, hiçbir işe yaramaz.
Büyüklük ancak Allah’a mahsustur. Günde beş defa minarelerden ilan edilen bu hakikatın bir başkasına izafesi nasıl hoş görülebilir ki?
Bir kudsî hadîste: Cenâb-ı Hakk, şöyle buyurur: “Kibriya, benim ridâm, azamet ise benim izârımdır. Kim benimle bu mevzuda münakaşaya kalkışırsa onu (başaşağı getirir) cehenneme atarım.” 306
“Kibriya”: büyüklük, ululuk, Cenâb-ı Hakk’ın bir sıfatıdır. İnsan için, iç ve dış elbiseler ne ifade ediyorsa keyfiyeti bizce meçhul, Cenâb-ı Hakk için de kibriya ve azamet, aynı şeyi ifade eder. Bu iki sıfatı Cenâb-ı Hakk’la paylaşmaya kalkanı Allah, hakkıyla paylar ve cehennemine atar.
Kibirli kalbe iman taht kuramaz. Başka bir ifadeyle, Allah’tan başkasının taht kurduğu bir kalbe, Allah’a iman gelip oturmaz. Hareket ve davranışlarıyla, kibri, gururu temsil eden adamın da durumu budur. Hadîste böyle bir insan, “eteklerini sürüye sürüye yürüyen” olarak ele alınmaktadır.




16 316 5890. Hadis, Allahın tevazuu emretmesi. Kalbin Z. T.nden Tevazu yazısı.

TEVÂZU
Tevâzu; yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük ma’nâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır. Onu; insanın Hakk karşısında gerçek yerinin şuurunda olup, ona göre davranması ve halk arasındaki durumunu da bu anlayış zâviyesinden değerlendirip, kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul etmesi şeklinde de yorumlayabiliriz. İster öyle-ister böyle, insan tevâzu ruh ve düşüncesiyle kendini kapının alt eşiği, meskenin sergisi, yolların kaldırım taşı, ırmakların çakılı, başakların samanı kabul etmiş.. ve Alvar İmamı edasıyla: “Herkes yahşi men yaman, herkes buğday men saman” diyebilmişse, o baş, göklerde en yüce kametlerin dahi bûsegâhı demektir. Zaten, Hz. Sadık u Masdûk’a isnad edilen bir hoş sözde de: “ -Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır” demiyor mu? Demek ki, büyük görünmekle büyük olma ve küçük görünmekle küçük olma ma’kûsen mütenasip şeyler...
Bazıları tevâzuu, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmeme; bazıları, insanları, insana yakışır saygıyla karşılayıp onlarla muamelesinde mahviyet içinde bulunma; bazıları İlâhî inayetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa, kendini halkın en şerlisi görme; bazıları da benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi ve gayreti şeklinde tarif etmişlerdir ki, herbirinin kendine göre hem bir mahmili, hem de tarz-ı telâkkisi vardır. Ancak, sonuncusu daha çok mukarrabîn ve muhlasîni alâkadar etmektedir.
Halifeler halifesi Hz. Ömer’i (ra) omuzunda kırba, su taşırken gören bir sahabi sorar: “Bu ne hal ey Allah Rasulü’nün halifesi!” Mukarrebliğin mukimi Ömer: “Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti, içimde şöyle böyle birşeyler hissettim -hâşâ ki o, bizim anladığımız ma’nâda bir bulanıklık hissetsin- o hissi kırmak istedim” der. Onun sırtında un taşıması, minberde kendini levmetmesi, levmedenlere ses çıkarmaması hep bu kabil hazm-ı nefisle alâkalı hususlardan olduğu gibi; valiliği döneminde Ebû Hureyre’nin, şuna-buna sırtında odun taşıması; Zeyd b. Sâbit’in kadı olduğu bir dönemde İbn Abbas’ın elini öpmesi; buna mukâbil Tercümânü’l-Kur’ân’ın da onun atının üzengisini tutması; Hz. Hasan’ın, ekmek kırıklarıyla oynayan çocuklarla oturup, onların yediğinden yemesi ve Hz. Ebu Zerr’in başını Bilâl-i Habeşî’nin ayağının altına koyması hep birer mahviyet ve tevâzu örneğidir.
Allah, Kelâm-ı Kadîm’inde, Rasûlullah da sünnet-i mutahharasında tevâzu etrafında o kadar tahşidat yaparlar ki, onları duyup-işitenin, gerçek kulluğun tevâzu ve mahviyet olduğunda şüphesi kalmaz. Kur’ân’ın: “ -Rahmân’ın has kulları, yeryüzünde alçakgönüllü olmanın örneğidirler ve ağırbaşlı, yüzleri yerde hareket ederler.. cahiller kendilerine sataşınca da “selâm” der geçerler” beyanı onlardan sımsıcak bir ses; “ -Onlar mü’minlere karşı şefkatli ve mahviyet içindedirler”(Fetih, 48/29) beyanı da onların gönüllerinden kopup gelen ve davranışlarına akseden yumuşak bir nefestir. Hele: “ -Onlar, birbirlerine karşı şefkat ve merhamet timsalidirler.. her zaman onları rükûda iki büklüm ve secdede kıvrım kıvrım bulursun!” (Fetih, 48/29) fermanı ise onlara tasavvurları aşan bir iltifatın ünvanı olmuştur.
İnsanlığın İftihar Tablosu, bu mevzûyla alâkalı şu incileri saçar gönül gözlerimizin önüne:
1- Allah bana, tevâzu ve mahviyet içinde bulunmanızı.. ve kimsenin kimseye karşı fahirlenmemesini emretti.
2- Size ateşin kendine ilişmeyeceği insanı haber vereyim mi? Ateş; Allah ve insanlara yakın, yumuşak huylu, herkesle geçimli ve rahat insanlara dokunmaz.
3- Allah için yüzü yerde olanı, Allah yükseltir ha yükseltir; aslında o kendini küçük görmektedir ama, halkın gözünde asıl büyük odur.
4- Allahım, beni benim gözümde küçük göster! ve daha niceleri... Zaten O, hayatını hep bu çizgide geçirmemiş miydi:
a- Çocuklara uğrar, onlara selâm verir;
b- Herhangi biri elinden tutup bir yere götürmek isteyince, tereddüt etmeden kalkıp gider;
c- Ev işlerinde hanımlarına yardım eder;
ç- Herkes bir iş görürken, O da iştirak ederek, onlarla beraber olmaya çalışır;
d- Ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir;
e- Sofraya hizmetçisiyle beraber oturur;
f- Meclisini her zaman fakirlere açık tutar;
g- Dul ve yetimleri görür-gözetir;
h- Hastaları ziyaret eder, cenazelerde hazır bulunur ve kölelerin davetine icabet ederdi..
Allah Rasûlü’nden Hz. Ömer’e, ondan Ömer b. Abdülaziz’e, ondan da dünya kadar evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabîn ve çağın devâsâ gönül erlerine kadar, binler-yüzbinler hep aynı çizgide: “Büyüklerde büyüklük alâmeti tevâzu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emaresi de kibir ve enaniyettir” demiş, ilk mevhibelerini yitirmemiş olanlara insan-ı kâmil olma yolunu göstermiş ve hep tevâzuu yeğlemişlerdir.
Gerçek tevâzu; Hakk’ın büyüklük ve sonsuzluğu karşısında, sıfır-sonsuz nisbetlerine göre insanın kendi yerini belirleyip, bu düşünce, bu tesbiti benliğine mal etmesidir. Bu anlayış tabiatına işlemiş ve bu işleyişle ikinci fıtrata ulaşmış olgun insanlar, halkla münasebetlerinde mütevâzî, mahviyet içinde ve olabildiğince de dengelidirler. Zira, Allah’a karşı yer ve konumunu belirlemiş olanlar, dînî hayatlarında da, halkla münasebetlerinde de, husûsî murakabelerinde de hep muvazene içindedirler.
1- Dine karşı tevâzu ve mahviyet içindedirler; onun ne menkûlüyle ne de ma’kûlüyle hiçbir çelişkileri yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânât-ı neyyiresi, sünnet-i sahiha ve hasene ile sabit olan her hususa karşı teslimiyet ve iz’ân içinde bulunurlar. Rasûlullah tarafından tebliğ edilen, bilhassa temsil edildiği bilinen hiçbir mes’eleye, akla, kıyasa, zevke, siyasete -aslında, dinin ruhunda müstakim akla, sahih kıyasa, selim zevke, şer’i siyasete aykırı hiçbir mevzû yoktur- muhalif görseler bile karşı çıkmazlar.
Bu itibarla, “akıl-nakil çatıştığında, aklı nakle tercih ederiz” sözü tevâzudan nasipsiz bencillerin lakırdısı olduğu gibi, “re’y ve kıyas nasların önünde gelir” düşüncesi bir inhiraf ve sünnet yolunun dışındaki zevkler, keşifler, kerametler de birer istidracdır.
2- Ve yine onlar, tebliğle tanıyıp, temsil ile en küçük farklı alternatiflere bile geçit verilmemesi lâzım geldiğine inanarak, Hz. Şâri’in beyanının dışında herşeye karşı kapanır; zevk ve idraklerine açılan farklı mülâhazaları da:
“-Nice sağlam ve kusursuz sözleri ayıplayanlar vardır ki, kabahat onların sakat idraklerindedir” sözüyle karşılar ve kendi yetersizlikleriyle yorumlarlar.
3- Yine onlar, Kitap ve sünnete muhalif yollarla kurtuluşa erilemeyeceğinin idraki içindedirler.. ve en büyük güç kaynaklarını da Allah’a kullukta ararlar. Zaten, Allah’a kul olanın başkasına kulluk yapması mümkün olmadığı gibi, başkalarına kulluk zilletinden kurtulamayanın da O’na sağlam bir kul olması düşünülemez. Hz. Bediüzzaman bir yerde meâlen ne hoş söyler: “Allah’tan başka hiçbir şeyi O’na kulluk yapacak derecede kendinden yüksek görme!. ve kendini herhangi bir kimseden büyük görecek şekilde de kibre girme!. Zira mahlukat ma’bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, yaratılmış olmaları itibariyle de birdirler.”
4- Onlar, sa’ylerinin semeresini kendilerinden bilmez ve Allah’ın bir imtihan olarak onlara verdiği kıdemi.. ve kimbilir, hangi mülâhazayla ortaya koydukları sa’y u gayreti başkalarına üstünlük vesilesi saymazlar.. halkın hüsn-ü zan ve teveccühlerine bel bağlamaz ve bedel arayışına girmezler.. sevilip sayılmalarını bir iptilâ kabûl ederek, Allah’ın kendilerine olan lütuflarını etraflarına karşı minnet ve eza vesilesi görüp, Hakk’ın ihsanlarını halka karşı sebeb-i istibdat yapmazlar.
Hâsılı, tevâzu hulûkullah sarayının cümle kapısı olduğu gibi, Hakk’a ve halka yakın olmanın da en birinci vesilesidir. Gül toprakta biter.. insan semâlarda değil, yerde yaratılmıştır. Mü’min, secde ünvanıyla başı ile ayakları aynı noktada birleşince Allah’a en yakın olur.. Hz. Muhammed Mustafa (sav)’e yapılan gökler davetiyesinin başında, tevâzu ve mahviyetinin remzi olarak òŸÓ»ÚœÔÁÔå (İsrâ, 17/1) kelime-i mübeccelesi yazılmıştır.




PIRLANTA KİTAP SERİSİ:
Sonsuz Nur 1, 417(Kerem ve Tevazuu adlı başlık)
Ve O’nun Tevazuu
O’nun mahviyet ve tevazuu da, fetanetinin ayrı bir buudu olarak yıldız gibi parlamaktadır. O, şöhreti artıp herkes tarafından kabul edildikçe, mahviyeti daha da derinleşmiştir. Tevazu ve mahviyet âdetâ O’nunla beraber doğmuş gibiydi.. ömrünün sonuna kadar da gelişerek devam etti. “Kim tevazu ederse Allah onu yüceltir” 432 diyen ve dediğini en iyi şekilde tatbik ve temsil eden Hz. Muhammed Aleyhisselam’dır.
O, her zaman kendisini insanlardan herhangi bir insan olarak görmüş ve hiçbir zaman, kendini onlardan ayrı tutmamıştır. şeklinde Hz. Ali’ye isnat edilen hoş bir söz vardır ki, O, hayatını hep o çizgide sürdürmüş ve insanlardan bir insan olarak kalmaya fevkalâde özen göstermiştir.
Evet, dünyevî makam ve mansıplar insanı şımartmamalı ve ona kendini unutturmamalıdır. İnsan, kral da olabilir kır bekçisi de. Bunlar, insan olmakta müşterektir. Öyleyse bir insanın üzerine aldığı mükellefiyetin keyfiyeti, onu bir başka varlık haline getiremez. Dolayısıyla da insan, her zaman ve zeminde kendisini insanlardan bir insan olarak kabul etmelidir.
Eğer demokrasi denilen sistem, bazılarının kabul ettiği gibi, yeryüzünde en zirve bir sistem ise, İslâm bu zirveyi hem de asırlar önce yakalamıştır. Fakat biz, İslâm’ın demokratik bir sistem olduğu düşüncesine karşıyız.
İşte sistemin mükemmeliyetini gösteren içtimaîde bazı kesitler:
Hz. Ali, bir zimmî ile muhakeme olmak için mahkemeye geldiğinde Kadı Şüreyh, oturması için ona yer gösterir. Hz. Ali kaşlarını çatarak bu teklifi reddeder. Zira hasmı ayakta beklerken o oturamaz. Düşünün ki, o gün Hz. Ali, büyük bir devletin halifesi, yani, devlet reisidir.433
Allah Rasûlü hayatla kaynaşmış, bir fıtrat insanı olmuştu. Çok kere O’nun meclisine ilk gelenler, Peygamberin kim olduğunu bilemezler; ancak sahabinin tavırlarıyla veya O konuşmaya başlayınca, Allah Rasulü olduğunu fark edebilirlerdi. Hicret esnasında, Medinelilerden o güne kadar Allah Rasulünü görmemiş olanların pek çoğu o gün, Ebu Bekir’in elini öpmeye koşmuşlardı. Yani, onu Allah Rasulü sanmışlardı. Ancak o, eline bir yelpaze alıp Efendimizi serinletmeye başlayınca, Allah Rasulü’nün kim olduğu anlaşılmıştı. Böyle olmuştu. Zira Allah Rasulü kendisini Ebu Bekir’den ayıran herhangi bir davranışta bulunmuyordu.434
Mekke’yi fethedip şehre girerken nasıl bir mahviyete büründüğü dillere destan. Biniti üzerinde o denli iki büklüm idi ki, neredeyse başı bindiği hayvanın eğer kaşına değecekti. O şanlı Nebi, o şanlı beldeye işte böyle bir mahviyet ruhuyla girmişti.435
Hz. Aişe Validemiz’den rivayet edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Rasulü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu”436. O, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya layıktı, ve öyle de oldu...
İnsanlar Arasındaydı
Büyüklerde büyüklüğün alâmeti tevazu ve mahviyettir. Küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür. Allah Rasûlü insanlar içinde en büyük insandır. Öyle ise tevazuu da öyle olmalıydı...
Mescid yapımında, herkes bir kerpiç taşırken iki kerpiç taşıyan437, hendek kazımında herkes karnına bir taş bağlarken iki taş bağlayan438, karşısına gelen ve mehabetinden dolayı sıtmalı gibi titreyen bir adama: “Kardeşim, korkma, ben de senin gibi, anası kuru ekmek yiyen bir insanım”439 diyen Allah Rasûlü hiç şüphesiz insanların en mütevazisiydi.
Meclislerde otururken, büyüklük alâmeti olarak, ayak ayak üstüne atıp öyle oturanlar, psikiyatrinin hangi dalında cinnetle bütünleşirler bilemem ama; onların ruhî yönlerinde ciddi bir eksiklik olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Allah Rasûlü herkes gibi oturur ve herkes gibi davranırdı. Evet, O’nun her hareketi belli bir edep dairesi içinde cereyan ederdi. O, büyüklüğünü, her zaman yüzünü yere koymak ve seccadede gerilmek suretiyle gösterirdi.
“Kim tevazu gösterirse Allah onu yüceltir. Kim kibirlenirse Allah onun burnunu yere sürter.” 440
Tevazu ve mahviyet insana iki kanat gibidir; onu yüceler yücesi bir âleme doğru pervaz ettirirler. Allah Rasûlü, tevazuu sayesinde aşılmazları aşmış ve ebedlere kadar insanlığın lideri olmuştur. Zaman ve mekanın dar buudlarını aşan bu mümtaz ve seçkin Lider’in karşısına insanlar, çok rahatlıkla çıkar ve söyleyeceklerini de rahatlıkla söylerlerdi. Çünkü kendisi de çok rahat bir insandı.
Kâdı Iyâz naklediyor: “Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Rasûlü’nün elinden tutarak çekti ve O’na: Gel benim evimdeki şu işimi gör, dedi. Kadın Allah Rasûlü’nün kolundan çekiyor, O da arkasına takılıp gidiyor.. derken Sahabe de onların arkasına düşüyor.. ve Allah Rasûlü gayet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor sonra geri dönüyor”441. Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Rasûlü bu işi yapmıştı. Zira O bir fıtrat insanıydı ve O’nun bu hareketi asla zillet de değildi. Zillet, O’nun rüyalarına bile girememişdi. Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir aslan gibiydi. Ve yukarıda da söylediğimiz gibi, O, insanların en şecaatlısıydı. Hz. Ali der ki: “Biz muharebe meydanında korktuğumuz zaman Allah Rasûlü’nün arkasına sığınır ve O’nunla korunurduk” .442 Hatta O’nun atmosferi, çevresindekilere emniyet ve güven verirdi. Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde bir mahviyet gösteriyorsa, bu sadece O’nun tevazuundandır.
Fıtrîliği
Tevazu zillet olmadığı gibi, kibir de vakar değildir. Allah Rasûlü, tevazuunda da mutlak bir ölçü ve denge içindeydi. Evet O’nun bu sıfatı da bizlere “Muhammedü’r-Rasûlullah” dedirtir.
Bir hâkim, mahkemede ciddi olmalıdır. Bu vakardır. Ancak, aynı tavır evinde çocuklarına karşı kibir olur. Zira insan, hanesinde, hane halkından biri gibi davranmalıdır. Bunlar birer Kur’ânî düsturdur ve en güzel tatbikçisi de Allah Rasûlü’dür. Daha sonrakilerinki O’na imtisal ve O’nu taklittir.
Herkes O’nu büyüklerden daha büyük görebilir; fakat, O, şöyle demektedir: “Hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez.” “Sen de mi?” diyenlere de: “Evet, Ben de. Eğer Allah (cc) rahmetiyle sarıp sarmalamazsa.” 443
Evet işte O, bu sözü söyleyecek kadar, tabiî ve fıtrî bir insandı. Kendisini insanlar arasında bir fert, ve bir parça olarak görüyor, sonra da davranışlarını bu anlayışa göre ayarlıyordu.
Birgün Hz. Ömer gelip, Allah Rasulü’nden Umre için izin istemişti. Umre için de O’ndan izin alınıyordu. Zira onlar, disiplin insanıydılar. Her işlerinde, her müşkillerinde Allah Rasulü’nün yanına koşar, iş ve müşkillerini hep O’na arzederlerdi. Evinde gelinlik kızı olan O’na gelir: “Ya Rasulallah, evimde gelinlik kızım var. Evlendirmek istediğin biri varsa emir buyur” der... Bir başkası, bahçesini vakfetmek istiyorsa gelir durumu evvela Allah Rasulü’ne arzeder. İtikafa girmek isteyen, sefere çıkmak murat eden hep Allah Rasulü’ne gelir ve O’ndan izin alırdı. İşte şimdi, Hz. Ömer de gelmiş, umre için izin istiyordu. Allah Rasulü, onun bu talebini geri çevirmediği gibi, Hz. Ömer’i hayatının sonuna kadar heyecanlandırıp coşduracak bir talepte de bulunacaktı: “Kardeşim, duana bizi de ortak et.” Bu münasebetle Hz. Ömer birgün şöyle diyecektir: “O gün dünyalar benim olsaydı, o kadar sevinmezdim.”444
Tevazu ve Kulluk Buudu
O’ndaki bu tevazu ve mahviyet, fethettiği gönülleri bir daha fethediyordu. Bu fetihlerle O, ümmetinin elinden tutup, onları nurdan helezonlarla ma’nanın zirvelerine çıkarıyordu. Ömer, ilk hamlesiyle zaten alacağı mesafeyi almıştı. Ama Allah Rasûlü onları yukarılara ve daha yukarılara çıkarmak istiyordu. Ve öyle de yaptı.. bedevî bir toplumdan muallim ve mürşit bir cemaat meydana getirdi. O insanları zirvelere doğru yükseltirken, kendisi de amudî olarak yükseliyordu. Ne var ki O, katettiği merhalelerle doğru orantılı olarak sadece tevazu ve mahviyeti artıyor; nefsine bakan yönüyle ise, kendini kullardan bir kul görme hissiyle dolup taşıyordu.
Ahmed b. Hanbel, Ebu Hureyre’den rivayet ediyor:
“Allah Rasûlü, Cibril’le oturmuş sohbet ediyordu.. ve kimbilir kaç günden beri ağzına birşey koymamıştı. Cibril O’nun en sadık dostuydu. Zayıf bir rivayette Allah Rasulü’ne şöyle demişti: “Ben, Sen’den sonra, yeryüzüne ancak birkaç defa ineceğim” . Çünkü, Hz. Muhammed Aleyhisselam’sız bir dünya Cibril’e de hicran olur. (Nitekim, seneler var ki bu dünya bize de hicran olmuştur.) Ve, Cibril’e bu durumunu söyledi: “Günlerdir ağzıma birşey koymadım.” Birden gök gürültüsü gibi ses duyuldu. Bir melek iniyordu. (Taberanî onun İsrafil Aleyhisselam olduğunu söyler). Cibril, Efendimiz’e bu meleğin, dünyaya ilk defa indiğini haber verir. Melek Cenâb-ı Hakk’dan selam getirmiştir.. ve Allah (cc) sormaktadır: “Melik bir peygamber mi, yoksa kul bir peygamber mi olmak istersin?” Allah Rasulü, Cenâb-ı Hakk’dan gelen bu teklif karşısında tahayyürle Cibril’e bakar. (O, belli bir noktaya kadar Cibril’den marifet dersi alırdı. Hatta Miraçta, Efendimiz Cibril’in Cenâb-ı Hakk’a karşı olan kurbiyet tavrına hayran kalmıştı.. ve bunu bir münasebetle de zikrederler. Evet, Cenâb-ı Hakk’ı, Cibril gibi bir meleğin bilmesi ölçüsünde bilmek mümkün değildir.) Cibril Allah Rasulü’ne işaret eder ve şöyle der: “Ey Allah’ın Rasulü! Rabbine karşı mütevazi ol!”445
Zaten, bizzat Cenâb-ı Hakk da Kur’ân diliyle, Rasûlü’ne tevazuu emretmiyor mu: “Sana tâbi olan mü’minlere tevazu kanatlarını indirebildiğin kadar indir” (Şuara 26/215). gibi nice âyetler var Kur’ân’da.
Ve, Allah Rasûlü de aynı şeyi talep etti. “Kul bir peygamber olmayı isterim”
O kulluğu tercih edince, Allah (cc) da O’nun kulluğunu O’na baş tacı yaptı. Kur’ân O’nu birçok yerde hep kulluğu ile anlatır. Müslümanlar da şahadet getirirken, O’nun, Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şahidlik ederler. Evet O, evvela Allah’ın kulu sonra da Rasûlü’dür. Kulluk risaletten önce gelir.
Herkes birilerinin kulu olabilir ve onlara ait bir tasmayı boynunda taşıyabilir. Hz. Muhammed (sav) ise evvel-ahir hep Allah’ın kulu ve kölesi olmuştur. O hayatının hiçbir devresinde, hiçbir safhasında başkasına boyun büküp bel kırmamıştır. Ubudiyet O’nun aslî vasıflarındandır.
O’nun bu mazhariyetine bir işaret olarak, minarelerde günde beş defa O’nun kulluğu dile getirilmekte ve bütün cihana karşı, risaletinin yanında kulluğu da ilan edilmektedir. Zira, yukarıda da arzettiğimiz gibi, O’nun kulluğu risaletinden evvel gelir.
O kuldur. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de O’nun kulluğunu nazara vererek: “Allah’ın kulu ve Rasûlü namaz kılmak için kalktığında, cinler O’nun ibadetini görmek için birbirine girercesine etrafında toplanıverdiler” (Cin, 72/19) der.
İster bu Allah Rasûlü’nün başına üşüşme işi cinlere, ister Mekke müşriklerine izafe edilmiş olsun, bizim için mühim olan, O’nun Kur’ân’da “Abdullah” ünvan-ı âlisiyle zikredilmiş olmasıdır.
Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunu anlatan ve bu mevzuda şüphesi olanları muarazaya davet eden şu âyetinde de O’na yine “kul” denilmektedir:
“ Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz, Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırınız. Yapamazsanız -ki yapamayacaksınız- o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının” (Bakara, 2/23-24).
Yine Kur’ân-ı Kerîm, O’nu en çok yükseldiği nokta itibariyle ele alırken kulluğuyla ele alır:
“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu O, Semî’dir, Basîr’dir.” (İşitir ve görür) (İsra, 17/1).
Boykot hadisesi, sonra Hz. Hatice ve Ebu Talib’in vefatları, âdeta Allah Rasûlü’nü insanlar arasında hâmisiz hale getirmişti. Sebepler bütünüyle sükût edip ve O’na destek olan payandalar bir bir kırılınca, kırılıp da, tutunacak dal kalmayınca, Müsebbibü’l-esbab (sebepleri elinde tutan Allah) Ehadiyet burcunda, kemal-i rahmetle tecelli etti. Çağın büyük mütefekkirinin beyanı içinde; Tevhid Nuru, ehadiyet burcunda göründü.. Ve Allah Rasûlü, Rabbini, Mâlikini ve Hâlikını bizzat görmek üzere semalar ötesine davet edildi.. ve oralarda en şerefli bir misafir olarak ağırlandı.
Burada asıl gayemiz Mirac’ı anlatmak değildir. Bu itibarla o fasla hiç girmeyeceğim. Ne var ki bir hususa dikkatinizi çekmek için bu girizgaha girme mecburiyetinde kaldım. O da şudur: Allah (cc), böyle mühim bir mucizeyi anlatma sadedinde, Efendimiz’i, ne Kur’ân’daki, ne İncil’deki, ne de Tevrat’taki isimleriyle, yani, Muhammed, Ahmed ve Ahyed’le anmıyor da, O’nun kulluğundan bahisle “Abdihi” diyor. Sanki O: “Ben kul oldum” deyince, Allah (cc) da O’na diyor ki: “Madem sen kul oldun; Ben de kulluğu en büyük bir değer ve kıymet haline getirdim.. ve yeryüzünde en büyük değer olarak kulluğu kabul ediyorum. Onun için, nerede senin değer ve kıymetinden bahsetmek istersem, orada senin kulluğunu nazara vereceğim. Hem öyle bir nazara vereceğim ki, her müslüman şahadetinde senin risaletinden evvel kulluğunu ifade edecek ve dünyanın dört bir yanı onların bu âvazlarıyla lerzeye gelecek...” Evet, dünyanın her tarafı senin kul olduğunu haykıracak.
Ve Bir Hülâsa
Şemail kitaplarında Allah Rasulü bütün yönleriyle anlatılır. Fizikî yönüyle O nasıl mükemmel bir insandır, ruh ve karakter yönüyle de öyle mükemmeldir. Bunlardan Hz. Ali’ye dayanan bir sözde, Allah Rasulü bize şöyle anlatılır:
“Allah Rasulü, elibollukta ve cömertlikte insanların en cömerdidir. Sinesi, hilm u silmi geniş olma bakımından insanların en geniş sinelisidir. (Dünya kadar ağır yükleri) yüklenmiş ve “Of” demeden kaldırıp taşımış.. akla hayale gelmedik tahammül-fersa işleri göğüslemiş ve her türlü cefa, işkence ve mürüvvetsizliğe karşı hep mürüvvetle muamele etmişti. O, lehçe yönüyle insanların en isabetlisidir”; (yani sözü en doğru olandır. Şaka yaparken bile bir kelimenin kırkta biri kadar hilaf-ı vâki’ bir beyan sadır olmamıştır. Rüyasında dahi, ağzından yalan çıkmamıştır. Doğru oturmuş, doğru kalkmış, doğru konuşmuş, doğru düşünmüş, doğru söylemiş ve doğruluğa davet etmiştir.) O, fevkalade tabii bir insandı. (Yanında otursaydınız hiç rahatsız olmazdınız. Bir arkadaşınızla oturuyor gibi, sizi rahat ettirirdi. Öyle bir tabiatı, öyle yüksek bir ruhu vardı ki, hiçbir insan O’nun seviyesine çıkamaz, O’nun gibi oturamaz, O’nun gibi düşünemez, ve O’nun gibi olamazdı. O, tenezzülen meclistekilerin seviyesine iner, yanındakileri hiçbir zaman, aradaki farkla ezmez ve rahatsız etmezdi446. Bir yerde O’nun gibi yürüyemeyen bir insan görse en zayıfın yürüyüşüyle yürürdü. Zaten, böyle yapılmasını da emreden yine O idi. Hayatın bütün ünitelerine şamil bu prensip O’nda her zaman ve zeminde tatbik bulurdu.
Aşiret itibariyle insanların en soylusuydu. O’nu gören herkes severdi. Hele yakınında bulunanlar, O’nu herkesten daha fazla severlerdi. (Hz. Ebu Bekir O’na herkesten yakındı ve O’nu herkesten çok seviyordu.)
Ne O’ndan evvel ne de sonra O’nun gibi sevilen bir ikinci insan göstermek mümkün değildir. Kimisi diliyle kimisi de haliyle; ama bütün inananlar bütün içtenlikleriyle durmadan şöyle demişlerdir ve diyeceklerdir de:
“Sana cânân gönül hayran nedendir?
Cemalin gün gibi rahşân nedendir?”
Evet, öyledir. Çünkü O, Âlemlerin Rabbi’nin sevgilisidir...








Ölçü-1: Müsamaha s.35

MÜSAMAHA
Aç herkese, açabildiğin kadar sîneni; ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..!
İyileri iyilikleriyle alkışla; inanmış gönüllere mürüvvetli ol, münkirlere öyle yumuşak yanaş ki; kinleri, nefretleri eriyip gitsin ve sen soluklarında daima Mesîh ol..!
Yolların en renklisinde ve beyanların en çarpıcısıyla, göklerle alışverişinde bir Yüce Rehber’in arkasında olduğunu unutma! Unutma ve bu hususların bir tekine bile sahip bulunmayanları düşünüp insaflı ol.!
Kötülükleri iyilikle sav; görgüsüzce muamelelere aldırış etme! Herkes davranışlarıyla karakterini aksettirir. Sen müsamaha yolunu seç ve töre-bilmezlere karşı âlicenap ol..!
Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en mümeyyiz vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir. Sen insanı sev; insanlığa hayrân ol..!
Sakınıp bir kere dahi olsa, nefsin hakemliğine düşmemelisin; zira ona göre senden başka herkes mücrim, her fert de tâlihsizdir. Bu ise, en doğru sözlünün beyanında şahsın helaki demektir. Sen nefsine karşı oldukça sert, başkalarına karşı da yumuşaklardan yumuşak ol..!
Başkalarını sana sevdiren ve onları senin nazarında sevimli kılan tavır ve davranışlara dikkat et! Unutma ki, aynı şeyler senin de sevilip beğenilmene vesile olabilir. Daima insanca davran ve uyanık ol..!
Hakk’ın sana karşı muamelesini ölçü kabul edip, halka karşı öyle davranmalısın. O zaman halk içinde Hakk’la beraber olur, her iki yalnızlığın vahşetlerinden de kurtulursun...
Yaratıcı’nın nazarında ne olduğunu, gönlünde O’na ayırdığın yer ile; halk katındaki mevkiini de, onlara karşı olan tavırlarınla tartıp değerlendirebilirsin. Hakk’dan bir lâhza gafil olma! Ve “insanlar içinde insanlardan bir insan ol..!”
İnanan insanların sana kötülük yapabilecekleri, ruhuna iyiden iyiye yerleşmişse; bunun bir muhakemesizlik ve aklın kılletinden, bir nefse zebun olma ve ruhun zilletinden meydana gelmiş olduğunu bil! Ve gönlünü hoplatacak, gözünü yaşartacak bir Rabbânîye müracaat et..!

Hâsılı, insanlar içinde sevgi ve itibarını korumak için, Hakk için sev! Hakk için nefret et! Ve gönlü Hakk’a açık bir insan ol..!




İrşad Ekseni: Müsamaha



5. MÜSAMAHA
Tebliğ adamı müsamahalıdır. Müsamaha, aslında bir ufuk genişliğidir; ve asla dâvâdan taviz verme anlamına da gelmez. Bir misal ile bunu biraz daha açacak olursak; Allah Resûlü (s.a.s)'nün Mekke fethinde, kendisini daha önce Mekke'den çıkaran ve bütün Müslümanlara her türlü işkenceyi reva gören insanlara karşı söylediği söz, müsamahanın en göz kamaştırıcı örneklerindendir. Efendimiz, o gün Mekkelilerin kendisinden ne beklediklerini sorar. Onlar da: "Sen kerimoğlu kerimsin. Beklediğimiz sadece keremdir" derler. Ve kerem ile mukabele görürler. "Gidin bugün kınama yoktur.." (Yusuf, 12/92) ifadesi Kur’ân'da, Hz. Yusuf (a.s)'un kardeşlerine söylediği söz olarak nakledilmektedir. Halbuki Allah Resûlü (s.a.s) bu müsamahayı hiç akrabası olmayanlara göstermiştir. Evet O'nun keremi Yusuf'tan çok artıktır.




KİBİR

Kibir cinnettir. Kibirli olan insan normal birisi değildir.
Kibri Allah’a, Rasulüllah’a ve insanlara yaparlar. Hepsi ayrı ayrı cinnettir.
Kibir insana insanlık haysiyetini koruması için verilmiştir.
Hakkı, emeği olmayan şeylere elini uzatmayacak
Yerinde kullanılırsa vakar ve ciddiyet olur. (Eşed veya Eşhed; heyet halinde Efendimizin huzuruna gelmeden güzelce üzerine çeki düzen vermiş öyle gelmiş. İnne fike hulukayn, yuhibbuhumullahu ve Rasuluhu, el-hılmu ve’l-enâetu
Kafirler fakir Müslümanları kastederek Efendimize şunları yanından uzaklaştır da biz gelelim demişler.

Kibrin sebepleri
1 - bilme, 2 – ibadet u taat, 3 – güzellik

Sen ey mağrur nefsim! Üzün ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaca kendi takmamış, başkası onları ona takmış
Dine hizmet ettim diye gururlanma innallahe leyueyyidu hezeddine biraculin facir sırrınca; müzekka olmadığın için, belki sen kendini o recul-u facir bilmelisin. Hizmetini ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vecibe-i fıtrat ve rıza-ı hilkat ve netice-i sanat bil, ucub ve riyadan kurtul.
Hayat-ı maddiye-yi nefsiyyeyi bırak, kalb, ruh ve sırrın derce-i hayatlarına çık.

Fele tuzekku enfusekum
Men ittahaze ilahehu hevahu
Vela tekunu kellezine mesullahe fensehum enfusehum
Ma esabeke min hasenitin feminallahi vema esabeke bin seyyietin femin nefsik

Vücudun da adem, ademinde vücud var
Malik-i Hakikiden gaflet nefsin firavunluğuna sebep olur.
Halbuki Cenab-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, uluhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vahid-i kıyasi vazifesini görüyor.
Lokman18, hadid23, nisa36, nahl29, zümer60-72,
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
kibir, tevazu

Seçenekler
Stil


Saat: 02:31

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,