ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgimiz Eğitim Bölümü > Türkçemiz Ve Diğer Dersler > Hukuk


Topluluk Hukuku


Topluluk Hukuku

Türkçemiz Ve Diğer Dersler Kategorisinde ve Hukuk Forumunda Bulunan Topluluk Hukuku Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Topluluk Hukuku 1) TOPLULUK HUKUKUNUN ULUSLARÜSTÜ (SUPRANASYONAL) NİTELİĞİ Çağımızda bir devlet bünyesinde yaşanan olayların, öteki devletler ya da uluslararası toplum ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 05 Ocak 2015, 18:05   #1
Durumu:
Çevrimdışı
Liich
Üye
Liich - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Keyifli
Üyelik tarihi: 14 Kasım 2014
Yaş: 24
Mesajlar: 7.850
Konular: 4856
Beğenilen: 1368
Beğendiği: 1252
www.forumsevgisi.com
Standart Topluluk Hukuku

Topluluk Hukuku

1) TOPLULUK HUKUKUNUN ULUSLARÜSTÜ (SUPRANASYONAL) NİTELİĞİ
Çağımızda bir devlet bünyesinde yaşanan olayların, öteki devletler ya da uluslararası toplum üzerinde hiçbir etkisi olmadığını söyleyebilmek pek olası değildir. Uluslararası ilişkilerdeki gelişmeler ve bu ilişkilerde yaşanan yoğunluk, gerek siyasal, gerekse hukuksal düzeyde kimi sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu sorunlar, devletlerin uluslararası düzeyde sahip oldukları mutlak egemenlik anlayışlarını bir ölçüde terketmeleri, ya da egemenliklerini "özgür iradeleriyle" kısıtlamaları sonucunda çözüme kavuşabilir. Bu açıdan bakıldığında, uluslararası sorunlara bulunacak siyasal ve hukuksal çözümler, her aşamada "devletler arası işbirliği"ni zorunlu kılar. Bu işbirliği anlayışı ise, devletlerin "mutlak egemenliğe" sıkı sıkıya bağlı kalmaları halinde başarısızlığa uğrayabilir.

Uluslararası bir soruna çözüm bulmak amacıyla yapılan her antlaşma, o antlaşmaya taraf olan devletleri bağlar ve bu devletler tarafından zorunlu biçimde uygulanır. Bu kural, uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan pacta sund servanda anlayışının doğal bir sonucudur. Bir uluslararası antlaşma, içeriği ne olursa olsun, sonuçta bir "uzlaşı belgesidir". Uzlaşıya varabilmek bakımından devletler, ulusal çıkarlarından ve egemenliklerinden, sınırlı boyutta da olsa ödün verirler. Verilen ödünler siyasal, ekonomik, fiziksel ya da hukuksal olabilir. Ancak verilen ödünler karşılığında devletler, başka ödünler alırlar. Bir anlamda uluslararası ilişkiler, karşılıklı çıkarlar ve ödünler dengesi üzerine kurulmuştur.

Bir uluslararası antlaşmanın temel hedefi bir örgüt kurmaksa, bu antlaşmaya taraf olan devletler, söz konusu Örgütün amaçlarına ulaşmasına yardımcı olmak bakımından, bu örgüt lehine kimi egemenlik kısıtlamaları yapma yükümlülüğünü üstlenirler. Hele söz konusu olan hedef, "federal yapıda" bir siyasal bütünleşmeye ulaşmak ise, bu bütünleşme hareken içinde yer alan ülkelerin "ulusal egemenliklerine" daha çok kısıtlama getirmeleri gerekir. Federal bir anayasaya da ancak böyle ulaşılabilir.

Topluluğu kuran siyaset adamlarının düşünceleri, başlangıçtan beri örgütün bir "federal model" olmasıydı. Dolayısıyla, Topluluk sistemi federal bir yapıya henüz kavuşamasa da en azından Topluluğu kuranlara başlangıçtan beri egemen olan fikir "federalizm" olmuştur.

Klasik egemenlik kavramına getirilen kısıtlamalar, Birleşmiş Milletler Örgütünün kurulmasıyla uluslararası hukukta belirgin hale gelmiştir. Gerçekten, bu örgütün en önemli organı niteliğindeki "Güvenlik Konseyi", örgütü bağlayan kararlarını oybirliği ile değil, veto yetkisine sahip üyelerin oylarının da içinde bulunduğu "oyçokluğu" ile alabilmektedir. Giraud'nun da belirttiği gibi; Güvenlik Konseyinde beş büyüklerin veto koşuluna bağlanmış olsa da, Birleşmiş Milletlerde uygulanan "oyçokluğu kuralı", uluslararası ilişkilerde uygulamaya konulan çok önemli bir gelişmedir.
Uluslararası örgütler bünyesinde alınan kararlar, örgüte üye ülkeleri doğrudan bağlamaz. Sonuçta bu kararlar yöneldiği üye devletler tarafından uygulamaya konulmak zorundadır. Burada önemli olan nokta, ilgili devletin kararı uygulamaya koymaması halinde "uluslararası sorumluluğu"nun söz konusu olmasıdır. Ulusal düzeyde yetkili organların, uluslararası örgüt kararlarını iç hukukularında yürürlüğe koymaları, ulusal yetkilerin uygulanmasına getirilen bir kısıtlamadır. Bununla birlikte, ulusal planda yetkili organlar, uluslararası örgüt kararlarının iç hukukta uygulanması konusunda "tek yetkili" durumundadır.

İkinci dünya savaşından hemen sonra Avrupa'da uluslararası nitelikte örgütlerin kurulduğunu görüyoruz. Kurulan örgütler, Avrupa'nın o tarihlerdeki iki temel sorununa çözüm arayışı içinde gündeme gelmiştir. İlk önce, savaş sonrasının “yıkık Avrupa”sını kendi ayakları üzerine kaldırabilmek, sonra da Doğu'dan gelen "yayılımcı Sovyet tehdidine karşı siyasal ve askeri güvenliği sağlamak".

Bu amaca yönelik olarak kurulan örgütlerden (NATO dahil) hiçbiri, üyelerinin ulusal egemenliklerine, "hukuksal düzeyde" önemli kısıtlamalar getirmedi. ABD ve SSCB gibi iki süper gücün "siyasal etkinlik alanı" içinde kalan Batı Avrupa ülkeleri, Avrupa Topluluğunun kurucusu olarak kabul edilen Jean Monnet'nin de vurguladığı gibi, artık gerek ekonomik, gerekse politik güçlerini biraraya getirerek örgütlenmeliydiler. Bu örgütleşme içinde oluşturulacak kurumlar, son derece önemli yetkilerle donatılmalıydı. Örgüt amaçlarına, ancak üye devletlerin egemen biçimde kullandığı kimi yetkileri devralmak suretiyle ulaşabilirdi. Bunun için "egemenlik kısıtlaması" değil "egemen yetkilerin bir bölümünün devri" olgusu gerekliydi. İşte Avrupa Topluluklarını kuran Paris ve Roma Antlaşmaları, bu olgunun bilinci altında kaleme alınmıştır. Bu antlaşmalarla kurulan Topluluk, üye devletlerden egemen yetkiler devralarak "uluslarüstü" nitelik kazanmıştır.

1-1) Uluslarüstülük kavramı
Uluslarüstülük kavramı yakın bir geçmişe sahip olup, ikinci dünya savaşından, Özellikle de 1950 den sonra kurulan Avrupa Topluluklarıyla evrimini sürdürmüştür. Kimi hukukçular. Avrupa Topluluğunun temel öğesini "uluslarüstülük" olarak görmektedir. Güçlü ve merkeziyetçi bir Avrupa, ancak üye devletlerin ulusal kimlikleri törpülenebilirse kurulabilir, hatta "federal yapı "ya ancak bu yolla ulaşılabilir. Bu noktada uluslarüstü örgüt ile federal devlet benzer anlamda kullanılmaktadır.

Uluslarüstülük, uluslararası ilişkilere, "çarpıcı biçimde" Avrupa Topluluklarının kurulmasıyla getirilmiş bir yeniliktir. Topluluklarda hukuk normlarını oybirliği yerine "oyçokluğu" ile belirleyen organların varlığı, bu şekilde belirlenen normların üye devletler ulusal hukuklarında doğrudan etkiler doğurması, uluslarüstülük kavramının ayırıcı nitelikleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu yeni hukuk kavramı, "yetki devrini, hatta ulusal egemenliğin Topluluk organlarına kısmen terkedilmesini" gerekli kılmaktadır. İster yetki devri şeklinde olsun, ister daha ileri giderek, ulusal egemenliğin bir bölümünün Topluluğa terkedilmesi olsun, her iki olguda da bir "bağımlılık" söz konusudur. Bu bağımlılık üç şekilde ortaya çıkmaktadır.

1 - Bir üye devlet, özel ya da tüzel kişi gibi antlaşma hükümlerine uymak zorundadır.

2- Bir üye devlet, Topluluğun yetkili organlarının belirlediği normları aynen kabul etmek ve uygulamaya koymak zorundadır.

3- Bir üye devlet, kimi zaman karar alma yetkisini elinde tutmakla birlikte, bu yetkiyi ancak Topluluğun kontrolü, hatta vesayeti altında kullanabilmektedir.

Yukarıda yaptığımın bu değerlendirmeler ışığında, Avrupa Topluluklarının kurulmasıyla uluslararası ilişkilerde gündeme giren "uluslarüstü örgüt"ü, yine Toplulukların hukuksal yapısından hareket ederek şöyle tanımlayabiliriz:

Uluslarüstü örgüt; bir antlaşmayla kurulan, üyelerinin kendisine egemenlik yetkilerinin bir bölümünü devrettikleri, oyçokluğu ile bağlayıcı hukuk normları belirleyebilen, belirlenen hukuk normları örgüte üye devletlerin ulusal hukuklarında doğrudan ya da dolaylı biçimde uygulanan ve hukuksal sonuçlar doğuran bir kuruluştur.

Bu tanımdan çıkan unsurları şöylece sıralayabilmek olasıdır :
1-Uluslarüstü örgüt bir antlaşmayla kurulmuştur.

2-Örgüte üye ülkeler, ulusal egemenliklerinin bir bölümünü Örgütün yetkili organlarına devretmişlerdir.

3-Örgüt hukuk normlarını, yerine göre oyçokluğu üe belirleyebilmektedir.

4-Belirlenen hukuk normları, Örgüte üye devletleri doğrudan ya da dolaylı biçimde bağlamaktadır.

5-Belirlenen hukuk normları, üye devletler ulusal hukukunda doğrudan, ya da dolaylı biçimde uygulanmakta ve hukuksal sonuçlar doğurmaktadır.

Yukarıda da belirtildiği gibi "uluslarüstülük kavramı", uluslararası hukukun klasik unsurlarından biri olan "egemenliğin" bir ölçüde terkedilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, uluslarüstülük kavramı ile egemenlik kavramı arasında yakın bir ilişki söz konusudur. O halde, Avrupa Topluluğunun uluslarüstü niteliğini incelemeden önce. klasik egemenlik kavramı üzerinde durmakta yarar vardır.
1-2) Egemenlik kavramı
Etimolojik açıdan ele alındığında "egemenlik"; üstün ya da üstünlük anlamında kullanılan latince kökenli bir deyimdir. Klasik teori, egemenliği "devlet olmanın statik unsuru" olarak algılamaktadır. Egemenlik kavramı iki unsuru içermektedir. Bunların ilki "olumsuz" (hiçbirşeyle bağımlı olmama), ikincisi ise "olumlu"(her şeyi zorlayabilme) unsurdur.

Öğretide egemenliğin birçok tanımı yapılmıştır. Bu tanımların hepsinde varolan ortak özellik, egemenlik kavramının, "eş düzeyde ya da daha üst düzeyde" herhangi bir başka güç tanımadığıdır. Eismein egemenliği; "yönettiği ya da yönlendirdiği ilişkilerde aynı düzeyde veya üstün bir güce bağımlı olmayan otorite" olarak tanımlamaktadır. Yine Eismein'a göre egemen yetki, "karar verme, istediği gibi hukuk normu belirleme ve bu normları uygulama yetkisi"dir.

Malberg'e göre egemenlik; "yetkinin en üst kullanım biçimidir". Bu anlamda egemenliğin, birbirinden ayrılmaz iki yönü bulunmaktadır; "dış egemenlik - iç egemenlik". Dış egemenlikte devlet, öteki devletlerin hiçbirine bağımlı değildir. Bu anlamı ile egemenlik, "bağtmsızlık"la eş anlamda kullanılmaktadır. İç egemenlik kavramı ise, devletin, uyruğunda bulunan özel ve tüzel kişiler, ya da gruplar karşısında "üstün yetkilerle donatılmış olduğu" anlamına gelmektedir. Ünlü fransız hukukçu Leon Duguit, egemenliği; "üstün zorlayıcı yetki" olarak tanımlamaktadır.

Bir devlet bünyesinde egemenlik, "kuvvetler ayrılığı ilkesi" çerçevesinde; yasama, yürütme ve yargı yetkisi şeklinde, üç ayrı organ tarafından kullanılmaktadır. Bu yetkilerin kullanılma yöntemleri de her devletin anayasasında açıkça belirlenmiştir.

Bütünleşme modelleri açısından ele alındığında, egemenliğin bu klasik anlamını giderek yitirdiğine tanık oluyoruz. Bütünleşmeyi amaçlayan örgütlerin kurucu antlaşmalarını imzalayan devletler, kurulacak örgütün karar organları lehine, "egemen yetkilerinin bir bölümünü devretmektedirler". Burada iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir. Devlet tarafından kullanılan yetkilerin, yine devletin "özgür iradesiyle" kısıtlandırılması başka şeydir; bu yetkilerin bir bölümünün diğer devlet ya da örgütlere devri başka şeydir. Her ne kadar bu iki kavramda da "devletin özgür iradesi" belirleyici unsur olarak rol oynuyorsa da, egemen yetkilerin kısmen devri olgusu, bu yetkilerin kısıtlanması olgusuna oranla "devletin uluslararası sorumluluğu" açısından çok daha önemli sonuçlar doğurur.

1-3) Topluluk hukukunda egemen yetkilerin devri
Avrupa Topluluğunu uluslararası düzeyde kurulan diğer örgütlerden ayıran en önemli özellik, Topluluğun "uluslarüstü yapısı" ve bunun gereği olarak, egemen yetkilerin üye devletler tarafından Topluluğa kısmen devri olgusudur. Yetki devri olgusu, ulusal planda kullanılan, "yasama, yürütme ve yargı" yetkilerinin bir bölümünün Topluluk kurumlarına devri şeklinde ortaya çıkmaktadır. Gerçekten, gerek AKCT'yi gerekse AET ve AAET'yi kuran antlaşmalar, klasik uluslararası hukukta örneği bulunmayan, "sui generis" bir hukuk düzeninin kurulmasına öncülük etmişlerdir. Bununla beraber, değinilen antlaşmaların hiçbir maddesinde, Topluluğun uluslarüstü bir örgüt olduğu yolunda bir hüküm bulunmamaktadır. Buna karşılık, Topluluğun uluslarüstü niteliği TAD'ın vermiş olduğu kararlarda açıkça yer almaktadır.

Egemen yetkilerin Topluluğa kısmen devri olgusunu "bütünleşme hukuku"nun doğal bir sonucu sayan Pescatore'a göre; "ortak organların kurulması ve objektif biçimde işlemesi, bütünleşme hukukundan kaynaklanan bir sisteme katılma, ulusal egemenliğe getirilen kısıtlamaları kabul edilebilir ya da katlanılabilir kılmaktadır”.

Egemen yetkilerin devri ile, bu devir olgusu sonucunda ulaşılmak istenen "siyasal hedef" arasında çok yakın bir ilişki vardır. AT örneğinde siyasal hedef "Avrupa'nın siyasal birliği"dir. Bu amaca ulaşmayı olanaksız kılan ya da zorlaştıran kısıtlayıcı unsurlar ortadan kaldırılmak gerekir. Avrupa birliği yolundaki en önemli hukuksal engel, "ulusal egemenlik kavramı"dır. Kimi üye devletler (özellikle İngiltere) bu kavramdan en az düzeyde ödün vermek istemekte, buna karşılık kimi üye devletler (Fransa ve Benelüks ülkeleri) bu konuda olabildiğince liberal bir tutum izlemektedirler.
Bu siyasi tablo, Avrupa'nın siyasal ve ekonomik birliği yolunda çok önemli kararların alındığı, Aralık 1991 Maastricht Zirvesinde açıkça ortaya çıkmıştır.

Egemen yetkilerin bir bölümünün Topluluğa devri olgusunu şemada gösterebiliriz:









1 Nolu şema, Avrupa Topluluğunun henüz kurulmadığı yıllarda, daha sonra Topluluğa üye olacak kimi Avrupa devletlerinin ulusal egemenlik alanlarını göstermektedir. Örneğin "ADO", Fransa'nın hiçbir kısıtlama olmaksızın kullandığı egemenlik alanıdır.

2 Nolu şema ise, Avrupa Topluluğu kurulduktan sonra üye devletlerin ulusal egemenlik alanlarına getirilen kısıtlamaları göstermektedir. Taralı alan Topluluğa devredilen egemenlik alanıdır, işte bu alana dahil konularda ulusal hukuklar değil "Topluluk hukuku" uygulanmaktadır. Topluluk hukukunun uygulanma alanı, üye devletlerin ulusal hukukunun dışında değil, ulusal hukukun içinde, ya da Üstünde oluşmaktadır. Üye devletler. Topluluk hukuk düzeninin kurulmasını ve işlemesini sağlamak bakımından, şemada görülen taralı alanı oluşturacak ölçüde "egemenlik dilimleri"nden, Topluluk lehine vazgeçmişlerdir. Örneğin "EHO" taralı alanı Fransa'nın Topluluğa devrettiği ulusal egemenlik alanıdır. Topluluk kurulduktan sonra Fransa'nın ulusal egemenlik alanı "AEHD" alanı ile sınırlı kalmıştır. Şemada görülen ve iç çemberden, dış çembere doğru yönelen oklar. Topluluk egemenlik alanının giderek, ulusal egemenlik alanları aleyhine genişleme eğiliminde olduğunu simgelemektedir. Gerçeklen 1992 “Avrupa Tek Pazar”ının kurulması. “Avrupa siyasal ve ekonomik birliği”nin aşamalı biçimde oluşturulması sonucunda iç çember, bir başka deyişle "Topluluk hukukunun uygulanma alanı", dış çembere doğru giderek genişleyecektir. Genişleme olgusu,Topluluk düzeyinde belirlenen ve üye devletleri bağlayan hukuksal normların giderek arttığının bir kanıtıdır. Topluluk hukukunun genişleme eğilimi, üye devletlerin iç hukuklarının dışında değil, içinde sürmektedir.

Dolayısıyla ulusal hukuklar, Topluluk hukukunun genişlediği ölçüde daralmaktadır.

İç çember, hiçbir zaman dış çemberle çakışmayacaktır. Böyle olsaydı, üye devletlerin ulusal egemenliklerinin ve iç hukuk düzenlerinin tamamen ortadan kalkması gerekirdi. Oysa Topluluk, bir devletler birliğine ya da Avrupa'da giderek daha sık kullanılmaya başlayan bir deyimle "Federal Devlet"e doğru gitmektedir. Federal yapıdaki devletlerde bile, federasyona dahil olan devletlerin iç hukukları, sınırlı alanda olsa da varlıklarını sürdürmektedir. Örneğin, İsviçre'de Lozan kantonu ile Zürih kantonu ayrı ayrı iç hukuk düzenlemelerine sahiptir. Hatta kimi zaman bu hukuk düzenlemeleri birbirlerinden farklı hükümleri içermektedir. Ancak bu hukuksal düzenlemeler, federal hukukun temel ilkelerine aykırı olamazlar.

Topluluk hukuku, üye devletler ulusal hukukları arasındaki ilişkilerde de durum pek farklı değildir. Topluluk, son hedef olarak belirlediği, federal yapıdaki "Avrupa Birleşik Devletleri"ne dönüşse bile üye devletlerin ulusal hukukları varlığını sürdürecektir. Örneğin, evlenme yaşı, boşanma nedenleri gibi medeni hukuk kuralları bir üye devletten, diğerine farklılık gösterebilecektir. Aynı değerlendirmeyi, borçlar hukuku, miras hukuku ve ceza hukuku kuralları için de yapabiliriz. Örneğin, bir üye ülkede suç olan bir fiil, bir başka üye devlette suç olmayabilir. Üye devletlerin ulusal hukuklarında bulunan bu farklılıklar, Topluluklar düzeyinde "tekdüze kurallar" haline getirilmeyecektir. Bir başka deyişle, değindiğimiz konularda ulusal hukuklar, siyasal bütünleşme sonrasında da varlığını sürdürecektir. Buna karşılık, gümrük hukuku, anti tröst hukuku gibi alanlarda artık üye devletlerin yetkili organlarının norm belirleme yetkisi yokîur. 1996'dan sonra kambiyo hukuku için de aynı değerlendirme geçerli olacaktır. Saydığımız hukuk dallarında, gerekli düzenlemeleri yapma yetkisi Topluluk organlarınca kullanılmaktadır.

Topluluk düzeyinde yetkili organlar tarafından kullanılan hukuk kuralı yaratma yetkisi, bir üye devlet için egemenliğin tamamen yitirilmesi anlamına da gelmemektedir. Burada daha çok, "egemenliğin kullanım alanının bölüşülmesinden" söz etmek olasıdır. Üye devletler, Topluluğa devredilen yetkilere saygılı olmak koşuluyla, ulusal düzenlemeleri yapmakta Özgürdür. Bir başka deyişle "yetki devri sınırsız değildir" ve antlaşmalarla bu olgu belirlenmiştir. Topluluk kurumları ise, antlaşmalar tarafından kendilerine bırakılan yetkilerin sınırları içinde hareket etmek durumundadırlar.

1-4) TAD Kararları Işığında Ulusal Yetkilerin Devri
Topluluğa üye devletlerin, egemenliklerinin gereği olarak ulusal düzeyde kullandığı egemenlik yetkilerinin bir bölümünün Topluluk organlarına devri olgusuna genel olarak değindikten sonra, TAD'ın "yetki devri" konusunda vermiş olduğu kararlan inceleyeceğiz.
TAD, üye devletlerin egemen yetkilerinin devri konusunda son derece önemli kararlar vermiştir. 15.Temmuz.1964 tarihli ünlü COSTA / ENEL davasında Divan, şu yargıya varmıştır :
".....Uluslararası anlaşmalardan farklı olarak Topluluğu kuran antlaşmalar, yeni ve sui generis bir hukuk düzeni yaratmıştır. Bu düzen, üye devletlerin ulusal hukuk düzeni ile bütünlük içindedir. Gerçekten, sınırsız süreli, kendine özgü kurumları olan, hukuksal kişiliğe ve uluslararası düzeyde temsil gücüne sahip bulunan bu Topluluğu kurarken üye devletler, ulusal yetkilerini sınırlamışlar ve Topluluğa çok önemli egemenlik yetkileri devretmişlerdir. Üye devletlerin, belirli alanlarda da olsa, egemen yetkilerini devretmeleri sonucunda, bir hukuksal normlar bütünlüğü (Corps des normes juridiques) yaratılmıştır. Bu normlar, yalnızca üye devletleri değil, aynı zamanda onların uyruklarını da bağlamakladır..."

COSTA / ENEL davasında Divan, "uluslarüstü Topluluk hukukunun" ayırıcı niteliklerini de ortaya koymaktadır. Bu niteliklere şöylece değinmek olasıdır:
1-Topluluk hukuku sui generis bir hukuktur.

2-Topluluk hukuku, üye devletlerin hukuk düzenlerinden kopuk değil, aksine bu hukuk düzenleriyle entegre olmuş bir hukukdur.

3-Bu nitelikteki bir hukuk düzenini yaratabilmek için üye devletler, ulusal egemenliklerini kısıtlamışlar ve sınırlı alanda da olsa egemenliklerini Topluluğa devretmişlerdir.

4-Yaratılan bu hukuk düzeni, yalnızca, ortak iradeleriyle düzeni yaratan üye devletleri değil, aynı zamanda devletlerin uyruklularını da bağlar.

TAD, COSTA / ENEL davasıyla, Topluluk hukukunun temel niteliği konusunda daha önce vermiş olduğu kararlarına önemli bir yenilik getirmiştir. Geçekten Divan, VAN GEND / LOOS davasında verdiği kararında, Topluluk hukukunu yeni bir hukuk düzeni olarak görmekle beraber, bu düzene "uluslararası hukukun içinde" yer vermekteydi. Oysa COSTA / ENEL davasıyla TAD, Topluluk hukukunu "üye devletlerin hukuku ile entegre bir hukuk" olarak kabul etmiştir.

Divan, NUEMANN davasında verdiği bir başka kararında da, COSTA / ENEL davasındaki kararına paralel bir yaklaşım sergilemiştir. Divan kararında şu hususun altını özellikle çizmiştir :
"...... Üye devletler. Topluluk kurumlarına.Topluluğun bütününü ilgilendiren konularda karar alma yetkisini vermişler, bu şekilde, daha önce özgür biçimde kullandıkları egemen haklarına kısıtlamalar getirilmesini kabul etmişlerdir......."

Divan, 1971 yılında KOMİSYON / İTALYA davasında verdiği kararda, egemen yetki devri deyimi yerine "üye devletlerin Topluluğa verdiği yetkiler" deyimini kullanmıştır. Ancak, terminolojideki nüans. Divanın daha Önce vermiş olduğu kararlardan "geriye dönüş" olarak algılanmamalıdır. Topluluk organlarına verilen yetkiler, bir daha hiçbir şekilde geriye alınması söz konusu olmayan yetkilerdir. Topluluk organlarının bir konuda karar almakta gecikmiş olması, bir başka deyişle, bu yetkisini gereken zamanda kullanmamış olması durumunda, söz konusu "yetki üye devletlere geri dönmemektedir". TAD'ın bu konuda verdiği önemli kararlar bulunmaktadır.

Gerçekten, KOMİSYON / FRANSA davasında Divan, Fransa'nın; "Topluluk kurumlarının herhangi bir konuda karar almakta gecikmesi ya da hiç almaması halinde, o konuda karar yetkisi üye devletlere geri döner" şeklindeki savım reddederken, COSTA / ENEL davasındaki eski içtihadında yeralan gerekçeleri aynen sıraladıktan sonra;

“ bu nedenle Topluluğa devredilen yetkilerden geriye dönülmesi ve bu yetkilerin yeniden üye devletler tarafından kullanılması, ancak Topluluğu kuran anılaşmada hu konuda açık bir hüküm olması halinde söz konusudur. Anılaşmada bu yolda bir hüküm bulunmadığına göre. yetki devrinden geriye dönüş olanaksızdır "
hükmüne varmıştır.

Öte yandan Divan, aynı konudaki KOMİSYON / İNGİLTERE davasında, daha da ileri giderek şu gerekçeleri kararına dayanak yapmıştır:

“ Topluluk lehine yetki devri kesindir ve bir bütündür. Topluluk Konseyinin bir konuda karar almaması, bu konuda bir üye devlete, tek taraflı olarak karar alma yetkisi vermez.....Topluluğun yetki alanı içinde kalan konularda üye devletler, bundan böyle ortak çıkarların ulusal düzeyde yürütülmesi ve denetlenmesiyle yükümlüdür. Bu bakımdan bir üye devlet, belli bir konuda konseyin uygun bir girişimi olmamışsa, ivedi durumlarda ulusal düzeyde gerekli önlemleri ancak Komisyonla işbirliği halinde alabilir.....Bir üye devlet. Komisyon Tarafından belirlenecek koşullara ve ilkelere ters düşen tek taraflı ulusal korunma önlemlerine başvuramaz "

Divan, aynı kararın bir başka yerinde :

"..........Topluluğun temelini oluşturan yapısal ilkelere, üye devletlerin uymaları zorunludur. Topluluk yetki alanı İçinde kalan konularda bir karar boşluğu olması halinde bile, üye ülkelerin ulusal yetkilerini kullanmamaları gerekir....... "
hükmünü getirmiştir.

1-5) Topluluk hukukunun uluslarüstü nitelikteki hükümleri
Avrupa Topluluğunu kuran antlaşmaların hiçbir yerinde Topluluğun "uluslarüstü bir örgüt" olduğu yolunda herhangi bir hüküm yer almamaktadır. Ancak, antlaşmaların genel niteliği ve kimi hükümlerinin yapısı, bizi Topluluğun uluslarüstü bir kuruluş olduğunu kabule zorlamaktadır.

Henüz yürürlüğe girmemekle birlikte, Avrupa Topluluğuna "yeni bir kimlik" verecek olan Avrupa Birliği Antlaşması (Maastricht Antlaşması) Topluluğun "uluslarüstü" niteliğini, daha da güçlendirmektedir. Gerçekten bu antlaşmanın ortak dış politika ve savunma, ekonomik ve parasal birlik ya da Avrupa vatandaşlığı ile ilgili hükümleri, üye devletlerin ulusal egemenlik yetkilerine önemli kısıtlamalar getiriyor. Bu kısıtlamalar Topluluğun "uluslarüstü" niteliğini pekiştirmek amacına yöneliktir.

Bu kesimde, önce AET'yi kuran Roma Antlaşmasının uluslarüstü nitelikteki hükümlerine göndermeler yapacak, daha sonra antlaşmanın. Topluluğun karar organı niteliğindeki Bakanlar Konseyine tanıdığı; "nitelikli oyçokluğu ile karar alma yöntemi"ni ayrıntılı biçimde inceleyeceğiz. Sözü edilen yöntem, uluslarüstülüğün en çarpıcı örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.

1-6) AET Antlaşmasının Uluslarüstü Nitelikteki Hükümleri
Madde : 6 / 1
Bu maddeye göre; "üye devletler, Topluluk kuruluşlarıyla sıkı işbirliği halinde, antlaşmanın amaçlarına ulaşmak için gerekli olan ölçüde ekonomi politikalarını koordine ederler".

Maddeden de anlaşılacağı üzere artık üye devletler, kendi ekonomi politikalarıyla ilgili olarak ulusal düzeyde bireysel kararlar alamamaktadırlar. Yetki ancak "Topluluk kurumlarıyla eşgüdüm çerçevesinde" kullanılmaktadır.

Madde : 12-29
Gümrük birliğini düzenleyen bu maddeler, üye devletlerin ulusal hukuklarının üstünde hukuksal etkilere sahiptir. Gümrük birliği, Avrupa Topluluğunun temel unsuru ya da "çekirdeği" olarak kabul edilir. Üye devletler arasında ekonomik entegrasyonu sağlamak bakımından gümrük birliği bir "katalizör" olarak ele alınmıştır.

Gümrük birliğinin bir tanımını vermek gerekirse; "Gümrük birliği, birliğe dahil üyeler arasındaki ticarette uygulanan gümrük vergilerinin ve eş etkili diğer vergilerin tamamen kaldırıldığı, birliğe dahil olmayan ülkelerden yapılan ithalata tek ve ortak bir tarifenin uygulandığı, üçüncü ülkelerden gelen mallardan alınan vergilerin üyeler arasında paylaşıldığı bir birliktir" .

AET Antlaşmasının 12. maddesine göre üye devletler, gümrük birliğini aşamalı biçimde yürürlüğe koymadan önce, kendi aralarında yaptıkları ticarete yeni gümrük vergileri koymaktan ve varolanların oranlanın artırmaktan sakınma yükümlülüğünü üstlenmişlerdir. Topluluk hukukunda bu yükümlülüğe "standstill" adı verilmektedir. Öte yandan üye devletler, AET Antlaşmasının yürürlüğe girdiği 1.Ocak.1958 tarihinden itibaren, 12 yıllık bir geçiş dönemi içinde birbirlerine uyguladıkları gümrük vergilerini ve eş etkili diğer vergileri kaldıracaklar ve üçüncü ülkelerden gelen mallara karsı "ortak bir gümrük tarifesi"(OGT) uygulayacaklardı. Bu iki unsurdan oluşacak gümrük birliği, öngörülen 12 yıllık geçiş döneminin tamamlanmasından bir buçuk yıl önce 1.Temmuz.1968 tarihinde kurulmuştur.

Gümrük birliği kurulduktan sonra, üye devletlerin artık ulusal gümrük tarifeleri kalmadığı için, bir üçüncü devletle, gümrüklerle ilgili ticaret anlaşmaları yapma yetkileri de ortadan kalkmıştır. Bu yetki, Topluluğa üye devletlerin tümünü bağlayıcı nitelikle ticaret anlaşmaları yapan " Konsey ve Komisyona" devredilmiştir. Nitekim Tarife ve Ticaret Genel Antlaşması (GATT) bünyesinde "gümrük tarifeleriyle" ilgili görüşmeleri üye devletler adına Komisyon yürütmekte ve kararları da Komisyon almakladır.

Madde : 30-37
Üye devletler arasındaki ticareti sınırlayıcı nitelikteki "miktar kısıtlamaları", bir başka deyişle kotalar, ve eş etkili önlemler, Standstill kuralı gereğince geçiş döneminin başlangıcında varolan düzeylerinden daha kısıtlayıcı hale getirilemeyecek (madde : 31 / 1), mevcut kısıtlamalar da en geç 12 yıllık geçiş dönemi sonunda tamamen kaldırılacaktı. Oysa bu kısıtlamalar, öngörülenden 8 yıl Önce 31. Aralık.1961 tarihinde kaldırılmıştır. Bu tarihten itibaren, artık üye devletlerin birbirleriyle yaptıkları ticarete kota uygulama yetkileri kalkmıştır.

Madde : 113
Bu maddeye göre geçiş döneminin sona ermesiyle birlikte. Topluluğun dış politikası, tek düze ilkeler üzerine kurulacaktır. Toplulukta geçiş dönemi. 1.Ocak.1970 tarihinde sona ermiştir. Bu tarihten sonra, üye devletlerin tek tek üçüncü ülkelerle tarifelere ilişkin "ticaret anlaşmaları" yapma hakları (Treaty-making power) ellerinden alınmış ve bütünüyle Topluluğa devredilmiştir. Gerek çok taraflı olarak GATT bünyesinde, gerekse üçüncü ülkelerle ikili düzeyde ticaret anlaşmaları yapmak gerektiğinde, Komisyon, Konseye öneriler sunar. Konsey de Komisyona yapılacak ticaret anlaşmaları için görüşme talimatı verir. Bu anlaşmalar Komisyonca yürütülür ve sonuçlandırılır. Yapılan anlaşmalar yürürlüğe girer girmez tüm üye devletleri bağlar.

Madde : 138
Avrupa Parlamentosu üye devletlerde doğrudan yapılan seçimlerle oluşur. Bu kural 1979 yılından beri uygulanmaktadır. Daha önceki yıllarda Avrupa Parlamentosu, üye devletlerin ulusal parlamentoları tarafından kendi üyeleri arasından seçilmekteydi.

Avrupa Parlamentosu üyeleri, ait oldukları ülkeleri temsil etmezler. Sahip oldukları "siyasal görüşlere" göre gruplara ayrılırlar. Parlamentoda "Avrupa'nın ortak çıkarları" doğrultusunda kararlar alınır, üye devletlerin ulusal çıkarları söz konusu edilmez.


Madde : 145
Bu madde, antlaşmanın yukarıda değindiğimiz 6. maddesiyle paralellik göstermektedir. Maddeye göre Konsey, üye devletlerin ekonomik politikalarının eşgüdümünü sağlar. İstisnai durumlar dışında, bir üye devlet, “para ve ekonomi politikaları”yIa ilgili ulusal düzeyde tek başına karar alamaz. Söz gelimi, bir üye devlet, "tarımsal pazarlar ortak organizasyonu" (AET Antlaşması madde 40) kapsamındaki ürün fiyatlarını özgürce belirleyemez. Bu yetki üye devletlerden alınmış ve her yıl ilkbahar aylarında toplanıp fiyat belirleyen "Topluluk Tarım Bakanları Konseyi"ne devredilmiştir.

Madde : 169
Bu maddeye göre Komisyon, antlaşmada öngörülen yükümlülüklerinden birini yerine getirmeyen üye devlet aleyhine TAD'a başvurabilir. Bir başka deyişle, Topluluğun kurucu antlaşmasını imzalayan üye devletler, TAD'ın zorunlu yargı yetkisini de kabul etmiş olmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak, bir üye devlet Divan önünde taraf olma yükümlülüğünden kaçamaz.

Madde : 171
Bu maddeye göre Divan, bir üye devletin, antlaşmalar çerçevesinde üstüne düşen yükümlülüklerden herhangi birini yerine getirmediğine hükmederse, ilgili üye devlet, aleyhine verilen bu hükmün gereklerini yerine getirmek ve sonuçlarına katlanmak zorundadır. Bir başka deyişle. TAD kararı üye devletleri tüm yönleriyle bağlayıcıdır.

Madde : 177
Antlaşmanın bu maddesi, "ön karar prosedürü "nü belirlemektedir. Buna göre TAD, Topluluk antlaşmalarının, Topluluk organlarınca belirlenen kuralların ve Konsey tarafından kurulan organların statülerinin yorumu üzerinde "münhasır yetki"ye sahiptir. Dolayısıyla, ulusa! bir mahkeme Önünde görülen bir davada, taraflardan biri, bu "yorum konusu"nu ileri sürdüğünde, ilgili mahkeme, kararını vermeden önce, bu konuyu yorumlamasını TAD'dan isteyebilir (madde : 177 / 2). Sorun, kararlarına karşı başkaca yargı yolu bulunmayan bir mahkeme önünde, söz gelimi "yargıtay" da ileri sürüiürse, bu mahkemenin hükmünü vermeden önce TAD'a başvurması zorunludur (madde : 177 / son). Bu noktada, ulusal mahkemenin yargı yetkisi, TAD kararını verene kadar ertelenmiş olmaktadır. Bir başka deyişle, "bekletici ön karar sorunu" denilen bu sorun çözümleninceye kadar, ulusal yargı yetkisi hiçbir şekilde kullanılamamaktadır. TAD kararı, en üst düzeydeki ulusal yargı organını dahi bağlamakta ve dolayısıyla Divan, hiyerarşik bakımdan, üst ulusal yargı organının da üstünde yer almaktadır.

Madde : 189
Bu maddeye göre Konsey ve Komisyon, antlaşmalarda öngörülen koşullar içinde tüzük, ve yönergeler çıkartır, kararlar alır. "Tüzük" genel kapsama sahiptir, tüm yönleriyle bağlayıcıdır ve üye ülkelerde doğrudan uygulanır. "Yönerge", şekil ve yöntem bakımından yetkiyi ulusal kurumlara bırakarak, yöneldiği devleti varılacak sonuçlar bakımından bağlar. "Kararlar" ise, yöneldiği kişiler için tüm yönleriyle bağlayıcıdır.

Görüleceği gibi, "oyçokluğu" ile çıkartılmış olsa dahi tüzükler, doğrudan, yönergeler ise dolaylı biçimde üye devletleri bağlamaktadır. Topluluğun bu hukuk normları, üye devletler ulusal hukuklarındaki normlarla çatışırsa, ulusal normlar değil. Topluluk normları uygulanmaktadır. Dolayısıyla, iç hukuk, burada bir kere daha uluslarüstü nitelikteki Topluluk hukukunun altında kalmaktadır.



Madde : 192
Bu maddeye göre, Konsey ve Komisyonun, üye devlet uyrukluları hakkında parasal yükümlülük doğuran kararları "zor yaptırım (cebri icra) ilâmı" niteliğindedir. Zor yaptırım, ulusal mahkemelerin kararı ile durdurulamaz, ancak TAD karan ile askıya alınabilir. Topluluk organlarının kararları, yalnızca üye devletleri değil, onların uyrukluğunda bulunan özel ve tüzel kişileri de bağlamaktadır.

Madde : 211
Bu madde, Topluluğun, üye devletlerden ayrı bir tüzel kişiliği olduğunu açıkça hükme bağlamaktadır.

Madde : 219
Bu maddeye göre üye devletler, antlaşmanın uygulanmasından ya da yorumlanmasından doğan uyuşmazlıkları, yine bu antlaşmada öngörülenden farklı biçimde çözümlememekle yükümlüdürler. Bir başka deyişle üye devletlerin, herhangi bir hukuksal sorunu Topluluk dışında bir yargı veya hakem kuruluna götürmeye hakkı yoktur. Dolayısıyla, üye devletlerin özgür iradeleriyle hakem ya da yargı organı seçme haklan ellerinden alınmıştır. Antlaşmaların uygulanmasından veya yorumlanmasından doğan sorunların çözümünde TAD tek yetkili organ olarak kalmaktadır.

Madde : 240
Antlaşma sınırsız bir süre için yapılmıştır. Bu hükmün doğal hukuksal sonucu, üye devletlerin "fesih hakkı"na sahip olmamalarıdır.

AET’yi kuran Roma Antlaşmalarının yukarıda incelenen maddeleri dışında diğer kimi olgular da Topluluğun uluslarüstü niteliğini ortaya koymaktadır. İlk olgu, antlaşmaya “rezerv” konulabileceği yolunda herhangi bir hükmün Topluluk hukuk belgelerinde öngörülmesidir. İkincisi ise, Topluluğun daha önce üçüncü ülkelerde yaptığı tüm anlaşmaların,yapıldıkları sırada onlara taraf olmayan ve fakat sonradan Topluluğa katılan yeni üye devletleri de bağlamasıdır(Acquis Communautaires).
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
hukuku, topluluk

Seçenekler
Stil


Saat: 11:53

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,