ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgimiz Kütüphane > Kültür - Sanat > Mitoloji > Mitoloji Kitap ve Romanları


Olympos'a Dönüş


Olympos'a Dönüş

Mitoloji Kategorisinde ve Mitoloji Kitap ve Romanları Forumunda Bulunan Olympos'a Dönüş Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Olympos'a Dönüş Fantastik, Mitoloji ve macera severler için yeni bir hikaye bu. Her hafta yeni bir bölüm yayınlanıyor. Göz atmak ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 12 Aralık 2014, 16:36   #1
Durumu:
Çevrimdışı
SonSuzLuq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Melek Gibi
Üyelik tarihi: 17 Kasım 2014
Şehir: İstanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 608
Konular: 118
Beğenilen: 401
Beğendiği: 625
www.forumsevgisi.com
Yeni Olympos'a Dönüş

Olympos'a Dönüş

Fantastik, Mitoloji ve macera severler için yeni bir hikaye bu.

Her hafta yeni bir bölüm yayınlanıyor.
Göz atmak isteyenler için:

Bölüm 1
Sessiz sokaklarda gezmeyi hep sevmişimdir. Telefonumdan gelen mesaj sesi olmasaydı çoktan hayallere dalmıştım bile.
'Konuşmamız gerekiyor...' Ne diyeceğini biliyordum. Konuşmaya ne gerek vardı ki? Zaten her şey ortadaydı. Cevap yazmadan telefonu tekrar ceketimin cebine koydum. Hava serindi, insanı kendine getiriyordu. Kulağımda hala son ses müziğin gürültüsü yankılansa da duymazlığa gelmeye çalıştım. Kendimi sokağın sessizliğine bırakmaya ve kafamı dinlendirmeye, sakinleşmeye çalıştım.
Eve yaklaştıkça gerginliğim de artıyordu. Yine sabah olmak üzereydi. Bu gece de uyumamak için elimden geleni yapmıştım ama yatak yine beni bekliyordu işte. Eve ne kadar geç gelirsem geleyim, sonuç hep aynıydı. Eninde sonunda uyuyordum.


Uykuyla yakın bir zamana kadar sorunum yoktu. Ama rüyalar anlam veremediğim bir biçimde yorucu olmaya başladığı zaman uykuyla da aram bozuldu. Rüyalarım yorucuydu çünkü fazla gerçekçilerdi. Sanki rüyayı sadece beynim değil, bedenim de yaşıyordu. Çok koşmuşsam bacaklarım ağrıyor, korkmuşsam bütün gün diken üstünde oluyor, ağlamışsam gün içinde depresyona girmiş gibi oluyordum. Rüyaları görmüyor, yaşıyordum adeta. Bu bir süre aralıklarla devam ettikten sonra sıklaşmaya başlamış ve sonunda da iyice çekilmez bir hal almıştı.
Sonunda dayanamayarak bir uyku merkezine gittim. Her türlü testi yaptırdıktan sonra doktor gözle görülür bir şey olmadığını, psikolojik olabileceğini söyledi. Bitkisel uyku haplarıyla birlikte bir de terapist adı vererek yolladı beni. Haplar kısa bir süre için işe yaradı ama sonra her şey gibi onların da etkisi geçti. Terapiste elbette gitmedim. Deli olmadığımı biliyordum. Sadece çok yorgun veya içkili veya ikisi birden olduğumda rahat ediyordum. Ertesi gün dayanılmaz bir baş ağrısı yaşasam da en azından gece rahat uyuyordum.


O gece de eve geldiğimde zaten bayılmak üzereydim. Ama hissettiğim gerginlik beni ayıltmak üzereydi. Yüzümü yıkayıp geceliğimi giydikten sonra oyalanmadan, çok düşünmemeye çalışarak yatağa attım kendimi. Gözlerimi kapatmıştım ki telefonuma bir mesaj daha geldi.
'Bu tepkiyi hak edecek ne yaptım bilmiyorum ama yoruldum artık. Konuşmak istemiyorsan konuşmayız, sen bilirsin. Bundan sonra nasıl istiyorsan öyle olsun, iyi geceler...'
Biraz vicdan azabı çekmediğimi söylesem yalan olurdu ama uğraşacak halim de yoktu. Telefonu baş ucuma koyup uykuya geri döndüm.


* * *


Biri kafama sopayla vuruyordu sanki. Uğultuyla karışık gümleme sesi duyuyordum. Gözlerimi açtım, hala başım dönüyordu. Yüzümü ovaladım, ses aşağıdan geliyordu. Saate baktım, 10.30.
Yataktan zorla kalktıktan sonra koltuğun üzerinde duran sabahlığımı üstüme geçirdim ve aşağıya indim. Hafta sonu için 10.30 erken bir saatti. Kimin geldiğini bilmiyordum. Esneyerek açtım kapıyı.
"Günaydın," dedi Deniz ben kapıyı açar açmaz.
Gözlerim dışarının aydınlığından kısılmıştı, "Hangi ara uyandın da giyindin ve geldin?" diye sordum şaşırarak.
"Konuşmamız gerekiyor. Kahvaltı getirdim sana," dedi elindeki kese kağıdını uzatarak.
O içeriye girerken arkasından kapıyı kapatarak "Teşekkürler..." dedim. İnsanların konuşma takıntısını anlamıyordum. Konuşurduk elbette, neydi bu acele böyle.
Ben kendimi salondaki koltuğa atarken, Deniz de çay koyuyordu.
"Biraz daha geç saate kadar bekleyemeyen nedir merak ettim!" diye seslendim mutfağa doğru.
İki sallama poşet çayla geri geldi Deniz. Ayaklarını toplayıp yanıma oturdu.
"Dün gece Mert'le ne oldu?"
Gözlerimi devirdim. "Bunun için mi geldin?" diye sordum. Aslında pek de soru sayılmazdı. Daha çok bir sitem gibiydi.
"Dün bendeydi, sabaha kadar konuştuk. Hatta hiç uyumadım diyebilirim."
Neden bu kadar erken geldiği belli olmuştu.
"Seni gerçekten seviyor ve endişeleniyor. İlişkiyi kurtarmak istiyor."
Çayımdan bir yudum aldım, iyi gelmişti. "Sıkıldım Deniz artık ya... Biliyorsun sen de zaten, istemiyorum uğraşmak."
"Biliyorum bin kere konuştuk, haklı olduğun yerler de var evet. Ama son kez bir dinlesen en azından. Çok üzülmüş çocuk."
"Onunla da bin kere konuştum, hiçbir işe yaramıyor. Hep aynı şey..."
Biraz sessizlik oldu. Benim biraz daha bir şeyler söylememi bekliyordu.
"Ben onun annesiyle babasıyla uğraşmak zorunda değilim. Bunalıyorum, fazla geliyor. İstemediğimi bildiği için de emrivaki yapıyor artık. Dün gece yemekte ikimiz olacağız sanıyordum ama annesiyle babası da oradaydı..."
"Biliyorum anlattı bana. Israr etmişler, o da kıramamış. Seni seviyorlar, mutlu oluyorlar, Mert de mutlu oluyor. Neden bu kadar inat ettiğini anlamıyorum."
"Ailesiyle bir sorunum yok, onları gerçekten seviyorum. Çok tatlı insanlar, annesi de öyle çok şeker. Çok da iyi anlaşıyoruz. Ama artık ne zaman bir araya gelsek bir şekilde evlilik konusu açılıyor, geriliyorum, istemiyorum. Mert de biliyor bunu. Ama annesine bir şey diyemiyor. Ben daha üniversitedeyim, 21 yaşındayım. Böyle şeyleri önümüzdeki birkaç sene daha düşünmek istemiyorum. Düşünmek zorunda da değilim!"
Deniz bunları benden daha çok önce kaç kere dinlemişti. Zaten hepsini biliyordu. Surat ifadesinden bana hak verdiğini de anlıyordum.
________________

Sizin İmza Resimleri Görmeniz İçin Yetkiniz Yok. Lütfen Üye Olun.
imza
Alıntı ile Cevapla

Okunmamış 12 Aralık 2014, 16:37   #2
Durumu:
Çevrimdışı
SonSuzLuq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Melek Gibi
Üyelik tarihi: 17 Kasım 2014
Şehir: İstanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 608
Konular: 118
Beğenilen: 401
Beğendiği: 625
www.forumsevgisi.com
Standart

"Evet, haklısın ama 4 yıl oldu. Zaten kimse hemen evlenin demiyor. Ama onun ailesi de böyle işte biliyorsun. Biraz eski kafalılar. En azından yüzük olsun filan istiyorlar. Bana da çok saçma geliyor, ama Mert 25 yaşında, çalışıyor, kendi hayatını kurmuş, her şeyini oturtmuş. Ailesi bir yol çizmiş ona. O da arada kalmaktan bıkmış ama seni de, ailesini de kırmak istemiyor."
"Böyle giderse," dedim, "Bizimle ilgili kırılacak bir şey kalmayacak..."
"Son bir kez konuş," dedi. "Böyle kestirip atma."
"Kestirip attığım yok, sadece biraz uzak kalmak istiyorum..."
Deniz tek kaşını kaldırıp baktı bana. Bir şeyi onaylamadığında veya aksini düşündüğünde attığı meşhur bakıştı bu.
"Ayrılmayacağım Deniz, öyle olsa söylerdim sana, bilirdin. Ben de ayrılmak istemiyorum ama artık bu konularla ilgili de konuşmak istemiyorum."
"Peki, tamam. Sadece o kadar anlattıktan sonra gelip seninle son bir kez daha konuşmasaydım kendimi kötü hissederdim," dedi. "Şimdi biraz uyuyabilir miyim burada? Ölüyorum uykusuzluktan!"
Güldüm, "Tabii ki de! Ben de yukarıda biraz daha uzanıp kendime gelmeye çalışayım. Hala sersem gibiyim..." dedim ve koltuğu ona bıraktıktan sonra odama çıktım.
Sabahlığımı bile çıkarmadan yatağa uzanıp telefonu elime aldım. Gece boyunca başka gelen mesaj olmamıştı. Kenara koydum ve gözlerimi kapattım.


* * *


Gümleme sesi yüzünden yataktan düşüyordum resmen. Bu sefer daha çabuk kendime gelmiştim.
"Deniz?" diye seslendim aşağıya, cevap yoktu. Kapı çalmaya devam ediyordu. Dışarı çıkıp kapıda mı kalmıştı acaba?
Aşağıya indim, koltukta yoktu. Gittim kapıyı açtım.
"Günaydın," dedi Deniz.
"Ne yapıyorsun dışarıda mı kaldın?" diye sordum anlayamayarak.
"Hayır, evden geldim. Konuşmamız gerekiyor. Kahvaltı getirdim sana," dedi ve elindeki kese kağıdını uzattı.
Beynim durmuştu sanki. O içeri girerken kapıda kalakalmıştım.
"Daha demin buradaydın..." dedim anlayamayarak.
"Evdeydim Sade, şimdi geldim gördüğün gibi. O garip rüyalarından birini görmüş olmayasın?" diye sordu mutfağa geçerken.
Hala şaşkınlık içinde kapıyı kapatıp mutfağa, yanına gittim. Çay koyuyordu, iki kupa çıkarmıştı.
"Hala kendine gelememiş gibisin," dedi.
"Rüyamda buraya geliyordun konuşmak için, elinde aynı böyle kahvaltı getirmiştin..."
"Garipmiş hakikaten," dedi gülerek.
Bense gülemiyordum bile. "Ne oldu, bir şey mi oldu?" diye sordum bir an tekrar sabah olduğunu ve Deniz'in bu saatte gelmesinin garip olduğunu hatırlayarak.
Çaylarla birlikte salona geçerken, "Mert'le ilgili..." dedi ve koltuğa otururken devam etti, "Dün gece bendeydi. Sabaha kadar konuştuk, hatta hiç uyumadım diyebilirim."
Başımdan aşağı kaynar sular inmişti sanki. O anda Deniz'in üstündeki kıyafetlerin rüyamda gördüklerimle aynı olduğunu fark ettim. Benim üstümdeyse gecelik vardı. Oysa ilk kalktığımda sabahlığımı giyip sonra o şekilde uyumuştum.
"İyi misin?" diye sordu Deniz. Sesi endişeli gibiydi. "Suratın beyazladı."
"Saat kaç?" diye sorabildim güçlükle.
Kolundaki saate bakıp, "10 buçuk," dedi. "Neyin var senin? Ne oldu?"
Cevap bile veremiyordum. Her şey o kadar saçmaydı ki. Rüyamda şu an yaşadıklarımı gördüğümü söylemek istedim ama bunun kulağa delice geleceğini biliyordum. Zaten doktora gittiğimden beri Deniz de bir terapistle görüşmem konusunda hemfikirdi. Şimdi böyle bir şey olduğunu söylersem asla yakamı bırakmazdı. Veya daha da fenası, geleceği görebildiğimi düşünerek bana hayatımın geri kalanı boyunca fal baktırırdı. Gerçekten geleceği mi görmüştüm?
"Hala uyanamadım herhalde, bir elimi yüzümü yıkayıp gelsem iyi olacak..." dedim ve tuvalete gittim. Başım ağrımaya başlamıştı. Lavabonun kenarında duran ağrı kesicilerden iki tane attım ağzıma. Belki de hala uyuyorumdur. Kabus gibi bir şeydir. Yüzüme su çarpıp salona geri döndüm. Biraz daha kendime gelmiştim.
Kafamda tamamen başka şeylerle, Deniz'in olduğu gibi aynı şeyleri anlatmasını dinledim. Önceden verdiğim cevapları verdim. Koca bir deja vu'nun içinde gibiydim. Konuşmamızın sonunda önceden dediği gibi yine koltukta biraz kestirmek istediğini söyledi. Ben de odama çıkıp biraz daha dinlenmek istediğimi söyledim ve böylece sonunda kendi başıma kalabilmiştim.
Hemen laptopumu açtım. Uzun süre sitelere göz gezdirdim. Rüyalarında geleceği gördüğünü iddia eden birçok insan vardı. Ama bunların çoğu basit şeylerdi. Rüyasında örümcek görüp ertesi gün tabağından örümcek çıkan kadın... Sevgilisinin evinde başka kızın eşyalarını bulduğunu görüp, daha sonra gerçekten başka eşyalar bulan kız gibi bir sürü insan vardı. Ama tam olarak benim yaşadığımı yaşayan, birebir aynı şeyi yaşayan hiç kimse yoktu.
Bir de böyle rüyaların Peygamber veya Allah tarafından gönderildiğini iddia edenler vardı. Hatta ayetlerle açıklamışlardı. Gülmekten başka bir şey yapamadım bunlara. Ne ermiştim, ne de Peygamber olacaktım. Zaten dinin pek bana göre olduğu söylenemezdi. O yüzden başka bir açıklaması olmalıydı.
Yabancı sitelerde şansımı denemeyi düşündüm. "3 Adımda Rüyanızda Geleceği Görün" saçmalıklarından, çok da saçma olmayan gerçek yaşanmış tecrübelere kadar her şey daha geniş kapsamdaydı.
Bombalanmaları, ölümü, bir uçağın düşeceğini görenler vardı ama bunlar da birebir aynı değildi ve detayları yoktu. Ben Deniz'in ne giydiğini, hangi cümleleri kullanacağını biliyordum.
Prekognisyon denen bir şey vardı. Bu durum parapsikoloji böyle açıklanmıştı. Ama kanıtlanmış bir şey değildi. Araştırmalar yapılmış, deneyler yapılmış ancak bir sonuca ulaşılmamıştı.
Tüm bunların dışında bir de, elbette ki böyle insanların psişik veya medyum olduğuna inananlar vardı.
Yani elimdekiler, Peygamberlik veya medyumluktu. İkisi de tatmin edici değildi. Başka bir sebebi varsa da kesinlikle bulamamıştım. Bu halde doktora gidersem de bana sakinleştirici ilaçları dayayacağı kesindi. Deli etiketi yemem de cabası olurdu. Hiç ama hiç gerek yoktu.
Peki ama hayatım boyunca uyumaya korkacak mıydım? Başım hala ağrıyordu. Uyku haplarından sonra şimdi de ağrı kesicilere bağışıklık kazanmış olmalıydım. Harika!
Aklımı dağıtmam gerekiyordu. Telefonu elime aldım. Mert'i aramam gerektiğini biliyordum ama istemiyordum. Sonra, evde rüyalarla ilgili kafayı yemek mi yoksa dışarıda Mert'le konuşmak mı diye düşününce Mert ağır bastı.
Rüyamda sabahı değil de Mert'le olan geleceğimi görsem ne olurdu sanki? Bari bir işe yarasaydı... Kendi halime güldüm. Gerçekten deliriyordum herhalde.
"Alo?" sesi uykulu geliyordu.
"Günaydın," dedim. "Kahvaltı yapmak ister misin?"


* * *


Boğaza inmiştik. Hava hafif rüzgarlıydı ama sıcaktı. Ne de olsa hazirandaydık. Yaz daha yeni başlıyordu. Normal halinden çok daha sessizdi Mert. Gergin olduğunu da hissedebiliyordum. Benim konuşmamı bekliyordu.
"Dün gece cevap yazmadığım için özür dilerim..." dedim.
O cevap vermeyince ben devam ettim, "Emrivaki yapmandan hoşlanmadığımı biliyorsun."
Araya girmek istedi ama durdurdum, "Lafımı bitireyim..." dedim. "Deniz geldi sabah. Konuştuğunuzu söyledi. Seni üzmek istemiyorum, ama bu gelecek planları beni..." bitiremedim cümlemi. Onu kıracak bir şey söylemek istemiyordum.
"Sorunun sadece evlilik konusu olduğuna emin misin?" diye sordu. Beni gafil avlamıştı. "Benim de hemen evlenmek istemediğimi biliyorsun. En azından sen üniversiteyi bitirene kadar beklemek istiyorum. Hatta belki daha fazla. Acelemiz yok, evlenmemiz gerekmiyor. Ama benimkileri de biliyorsun. Elim kolum bağlı. İdare etmeye çalışmaktan yoruldum. Senin kadar ben de bunalıyorum. Tek istedikleri bir yüzük."
"Bu şekilde olmamalı ama," dedim. Garson siparişlerimizi masaya yerleştirirken biraz sessizlik oldu. O gittikten sonra devam ettim, "Biz istediğimiz için takmalıyız yüzüğü. Annenler istiyor diye değil."
"Biliyorum Sade, biliyorum."
"Hiç karşı gelemiyorsun onlara. Bir defa sertçe konuşsan, ilişkiyi kötü etkilediğini söylesen..."
"Konuşmadım mı zannediyorsun?" diye sordu. Sesi yükselmişti biraz. Sinirlenmişti. "Konuştum ama ne yapayım, böyleler işte. Ben artık senin başka sorunların olduğunu düşünüyorum. Bence ilişkiyle ilgili genel bir problemin var ve yüzük takmayı bahane ediyorsun."
"Hayır, öyle değil..." dedim ama aslında bu dediğimden kendim de emin değildim. Uzun zamandır benim de düşündüğüm ama kendime bile itiraf edemediğim bir şeydi. Mert'le çok iyiydik, çok iyi anlaşıyorduk, eğleniyorduk, uyumluyduk, birbirimizi seviyorduk ama eksik olan bir şeyler vardı. Herkes bize örnek çift olarak bakıyordu ama ben hep bir eksiklik hissetmiştim. Kelimelerle ifade edemiyordum bunu. Bu yüzden de çözemiyordum işte. Sevdiğimi biliyordum ama...
"Suratının ifadesinden, bakışlarından bile ne düğündüğünü anlayabiliyorum artık," dedi Mert. "Bir şey var ve bana söylemiyorsun."
"Yok, gerçekten. Uzun zamandır bunaldığım için artık birikti ve patladım," diyebildim sadece. Çok da yanlış sayılmazdı zaten.
"Ne istiyorsun peki?" diye sordu.
En çok korktuğum soru buydu işte. Çünkü ne istediğimi ben de bilmiyordum.
"Bu şekilde olmasını istemiyorum," diyebildim. "Gerilmek veya ailenle görüşmekten kaçınmak istemiyorum."
"Peki ne olacak?" ikinci soru gelmişti tokat gibi. Keşke cevabını bilseydim.
Sessiz kaldım.
Peçeteyle ağzını sildi ve çatal bıçağını yemeğini bitirmiş gibi tabağına koydu. Hiçbir şey yememişti neredeyse.
"Bence sıkıldın, artık istemiyorsun ama bunu söyleyecek cesaretin yok..." dedi sakince.
"Hayır, öyle değil..."
"Evet, öyle. Seni tanıyorum Sade. Hem de herkesten daha iyi tanıyorum."
Yüzüm kızarıyor olabilirdi. Bakışlarımı aşağıya indirdim. Yaramazlık yapmış bir çocuk gibi gözlerim önde, kendi ellerime bakıyordum.
Başını iki yana salladı. "Senin işini kolaylaştırayım. Seni çok seviyorum."
Mideme kramp girmişti. Bir 'ama'nın geleceğini ve bu konuşmanın nereye gideceğini biliyordum. En kötüsü de, içimden durdurmak gelmiyordu.
Devam etti. Hala bakmıyordum ona. "Ama benimle geleceği düşünmekten korkan ve her konusu açıldığında gerilen biriyle daha ne kadar devam edebilirim bilmiyorum."
Başımı kaldırdım ve baktım ona. Gerçekti. Bunlar gerçekten oluyordu. Benim yapamadığımı o yapıyordu gerçekten de.
"Senin belli ki kafanda çözmen gereken şeyler var ve ben bunlara yardım edemiyorum. Keşke bunları söylemek zorunda kalmasaydım ama bana başka çare bırakmadın. Çok uzun zamandır soğuksun, sen de farkındasın bunun. Mutlu değilim Sade. Sorunlarını hiç çözebilecek misin bilmiyorum, beni gerçekten sevip sevmediğini de bilmiyorum çünkü sevsen mücadele ederdin. Böyle kaçmazdın benden. Ben artık senin çözemediğin şeyleri senin için çözmeye çalışmayacağım. Dün gece de dediğim gibi, nasıl istiyorsan öyle olsun..." dedi ve masadan eşyalarını alarak ayağa kalktı.
"Mert..." dedim arkasından giderken.
Döndü bana. Bir şeyler demek istedim ama dudaklarım aralık kaldı, konuşamadım.
Alaycı bir şekilde başını iki yana salladı ve güldü. 'İnanamıyorum sana' gülüşüydü bu. Hiçbir şey söylemeden ve arkasında bir daha bakmadan gitti. Bitmişti.
Tabağımı ileri ittim. İştahım kaçmıştı. Öylece kaldım. Bakışlarım sabitti ve yaşadığımız her şeyi ve az önce olanları kafamdan geçiriyordum. Midem kramplar içindeydi.
Garsonun sesiyle kendime geldim, "Pardon, beyefendi geri dönecek mi acaba?" diye sordu tabağı almak için eğildiğinde.
"Hayır, dönmeyecek," dedim o anda ben de farkına vararak. "Hesabı alabilir miyim?"


* * *


Ben eve girer girmez Deniz "Ne oldu?" diye sorarak resmen üstüme atıldı. Bana getirdiği kahvaltıyı kendisi yiyordu. Onun bu hallerine bayılıyordum. Ortaokuldan beri arkadaştık ve artık kardeş gibi olmuştuk. O yüzden birbirimizin yanında çok rahattık. En yakın arkadaşımdı o.
"Bitti," dedim, "Ayrıldık."
Hissettiği şaşkınlık tüm vücuduna yayılmıştı. Isırdığı son lokmayı bile çiğneyemiyordu. Hareketsiz bir şekilde öylece kalmıştı. Birkaç saniye sonra kendine geldi, "İyi misin peki?" diye sordu.
Çantamı sehpanın üstüne koyup yanına otururken, "İlginç bir şekilde iyiyim," dedim.
"Ağlamadım, krize girmedim. Hiçbir tepki vermedim. Belki de farkına varamamışımdır. Ne bileyim, algılayamamışımdır yani..."
Anlayışlı bir şekilde bana bakıp, "Bence kendine itiraf edemiyordun ama sen kafanda çok önceden bitirmiştin..." dedi.
Bugün bana bunu söyleyen ikinci kişiydi. Neyse ki arkadaşımın yanında kendimle mücadele etmeme gerek yoktu. "Galiba," dedim. "Yani üzülmüyor değilim. Üzülüyorum. Sonuçta Mert'i hala seviyorum ama..."
"Ama şu an böylesi daha iyi..." diyerek cümlemi tamamladı. "Belki biraz ayrı zaman geçirdikten sonra tekrar konuşursunuz ve çok daha iyi bir ilişkiniz olur..." dedi.
"Evet," dedim alayla, "Annesi o zamana kadar onu biriyle evlendirmezse!"
Güldük birlikte. "İyiyim," diye tekrarladım, "Gerçekten iyiyim."
Telefonum çalmaya başlayınca bir an irkildim. Mert olmamasını dileyerek telefona baktığımda ajansın aradığını gördüm.
"Alo?"
"Uyandın mı bakalım prenses?" diye sordu Emre, ajansta benimle ilgilenen menajerdi.
"Oo çoktan!" dedim neşeli bir sesle.
"İyi, iyi. Resimlerini görünce belki dedim hala kendine gelememiştir."
"Ne resmi?" diye sordum şaşırarak.
"Sen uyanmışsın ama kendine gelememişsin herhalde. Aç da bir sayfana bak!" dedi. Belli ki internete fotoğraf koymuştu birileri. Genelde kalktıktan sonra bakardım ama sabahtan beri maceradan maceraya koşmaktan hiç aklıma gelmemişti.
"Evet, eğlendik biraz..." dedim hafifçe utanarak ve resimlerin abuk sabuk olmamasını dileyerek. Artık gizlilik ayarlarını değiştirmem gerekiyordu galiba.
"Neyse, kurtlarını dünden döktüğün iyi olmuş çünkü yarına son anda bir iş geldi."
"Ne işi?" diye sordum merakla.
"Dergi çekimi. Beş sayfalık hem de. Anlaştıkları manken son anda iptal etmiş, yurtdışına mı ne çıkması gerekiyormuş. Seni istediler."
"İkinci tercih olmak her ne kadar gururumu kırmış olsa da, elbette kabul ederim!" dedim sevinçle. Dergilerde genelde yabancı mankenleri kullanırlardı ve ben de hep özenirdim. Bu büyük bir işti ve bütün keyfimi yerine getirmişti. Her ne kadar profesyonel manken olmak istemesem de, yan iş olarak çok keyif alarak yaptığım bir şeydi.
"Senin yerine ettim bile canım!" dedi ukalalıkla. Beni tanıyordu artık, o yüzden bir şey demedim.
"Detayları ve adresi mesaj atarım gün içinde," dedi ve kapattık telefonu.
Deniz, "Güzel haber galiba?" diye sordu büyük bir gülümsemeyle.
"Evet! Dergi çekimi geldi, beş sayfa. Süper bir haber hem de!" dedim. "Bu arada internete fotoğraf koymuşlar, gördün mü sen?" diye sordum.
"Yoo, bakamadım ben de hiç..." dedi.
Sehpanın üzerindeki tablet bilgisayarı açarak sayfama girdim. Yaklaşık 10 tane fotoğraf vardı. Hepsi de benim haberim yokken çekilmişti ve her birinde elimde farklı içki vardı. Kendimle pek gurur duyduğumu söylemezdim.
"O kadar da kötü değiller," dedi Deniz yüzünü buruşturarak.
"Ben kötü olmasam da verdiği mesaj pek iyi sayılmaz," dedim gülerek. Resimlerden birindeki bir adam dikkatimi çekti. Bizim gruptan değildi. Arkada belli belirsiz duruyordu, başka yöne bakıyordu. Tanıdık gelmişti ama çıkaramadım.
"Şu adamı tanıyor musun?" diye sordum Deniz'e.
"Hayır, neden?" diye geri sordu bana.
"Tanıdık geldi siması..."
Esmerdi, belli ki uzun boyluydu ve sert bir ifadesi vardı.
"Üstünde gömlek olmasa mekanın koruması derdim," dedi Deniz. Aynen öyle görünüyordu. Fedai gibi bir tipi vardı. İçimi bir ürperti aldı. Tehlikeli gibi duruyordu ama neden bu kadar üstüme alınmıştım bilmiyordum. Adamı gece boyunca görmemiştim bile. Bir hissiyattı sadece.
Deniz dedikodu moduna girerek "Merve'nin yeni takıldığı çocuğu gördün mü?" diye sordu heyecanla ve tableti elimden kaptı.
"Aa hayır, göster bakayım!" dedim aynı moda ben de girerek.
Bu kadar basit olmuştu işte Mert'le ayrılığımın aklımdan çıkması. Yeni bir iş ve yeni bir dedikodu... Ağrı kesicilerden daha etkili olmuştu.


Bölüm 2
Sokakta yürüyordum. Tam olarak nerede olduğunu bilmiyordum ama daracık ve ıssızdı. Ayağımdaki topuklular gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Bir gün bu yalnız yürüme huyumun başına dert açacağını düşündüm. İstanbul o kadar da güvenli bir şehir değildi. Hele de bir kız tek başına bol ama kısacık bir triko elbise ve topukluyla ara sokaklarda geziyorsa. Küçüklüğümden beri başımdan geçenlerden olsa gerek, saçma bir cesaretim vardı bu konuda. Sağlıklı bir şekilde büyüyebildiysem başıma daha hiçbir şey gelemezdi gibi hissediyordum.


Ailem ben çok küçükken ölmüştü. Annemi de babamı da aynı kazada kaybetmiştim. Ben ufak olduğum için ve arka koltukta bebek koltuğuna bağlı olduğum için kurtulmuştum. Babam kaza anında hayatını kaybetmişti. Annem de 15 gün komada kaldıktan sonra kalbi daha fazla dayanamayıp durmuştu. Başka kimsemiz yoktu. Annem İtalyandı ve yıllar önce kendi ailesiyle bağını koparıp evlenince de Türkiye'ye yerleşmişti. Babamınsa bir kardeşi vardı ama yıllardır konuşmuyorlardı. Kendi anne babalarını kaybedince çıkan miras kavgasında araları bozulmuştu ve o günden beri görüşmemişlerdi. Son alınan habere göre yurt dışında bir yerdeydi o da. Kısacası, annem ve babamdan başka kimsem yoktu ve onlar da ölünce bebek halimle tek başıma kalmıştım. Ailemin yıllar önce bir seyahatte tanıştığı ve sonradan aile dostu haline gelen yaşlı bir çift, beni bırakmaya kıyamamıştı. Neredeyse 60 yaşındaydılar ve hiç çocukları olmamıştı. Beni yanlarına aldılar ve kendi çocukları gibi yetiştirdiler. Beş yıl önce kalp krizinden Harun babamı, ondan 3 yıl sonra da kanserden Melahat annemi kaybetmiştim. Onların ölümü beni yıkmıştı. Bebekken farkında değildim, ama artık yalnızlığı anlıyordum. Benim en çok ihtiyacım olduğunda onlar yanımda olmuştu, hiçbir şeyi esirgememişlerdi. Beni hep sevmişler, hayatım boyunca her konuda desteklemişlerdi. Bir çocuğun, bir anne babadan isteyebileceği her şey vardı onlarda. Hayatımda tanıdığım en sevgi dolu ve mükemmel insanlardı. Onların kaybı beni gerçekten çok üzmüştü. Tek başıma kalmıştım. Mert o dönemlerde yanımda olmasaydı, belki de atlatamazdım. Ve elbette Deniz. Beni hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. Aylarca yanımda yaşadılar, sırf ben yalnız hissetmeyeyim diye kendi evlerine o dönem neredeyse hiç gitmediler. Bir süre sonra acım hafiflemişti ve daha da önemlisi, alışmaya başlamıştım. Hiçbir zaman unutmuyordum onları, unutmayacaktım da ama hayatımın bundan sonra onlarsız geçeceğini kabul etmiştim. Beni iyi yetiştirmişlerdi, onları hiçbir konuda hayal kırıklığına uğratmamaya kararlıydım.


Arkadan bir ses duyduğumda düşüncelerimden sıyrıldım. Refleks olarak dönüp baktım ama hiç kimse yoktu. Devam ettim yürümeye. Paranoyak olmanın alemi yoktu. Zaten az sonra ana caddeye ulaşacaktım, bir taksiye atlayıp evin yolunu tutacaktım.
Bu sefer daha belirgin bir ses geldi. Dönüp bir kez daha baktığımda benimle aynı yöne doğru yürüyen bir adam gördüm. Yaz olmasına rağmen üzerinde başlıklı bir eşofman üstü vardı ve yüzü görülmüyordu. İçimi bir korku kapladı. Midemin burkulduğunu, yüreğimin sıkıştığını hissettim. Adımlarımı hızlandırdım. İçime kötü bir his yerleşmişti. Onun da adımlarını hızlandırdığını duyduğumda ise paniklemeye başlamıştım. Telefonumu çıkardım ve 155'i tuşladım ama aramamıştım. Ne olur ne olmaz diye hazırda tutacaktım.
Yeniden arkamı döndüğümde gitmişti. Durdum. Derin bir nefes verdim. Etrafa iyice bakındım ama ortalıklarda görünmüyordu. Muhtemelen bu sokakta bir apartmanda oturuyordu ve evine girmişti. İyice paranoyak olmuştum gerçekten de. Telefonumu çantama koydum ve son bir kez daha etrafa baktıktan sonra önüme döndüm.
Hiçbir şey düşünemeden, anında bir çığlık kopardım. Sesim bütün sokakta yankılanmıştı. Arkamdaki adam önümde duruyordu. Başlığının altındaki yüzü görülmese de gözlerinin sabit bir şekilde bana baktığını biliyordum. Aramızda bir adım bile yoktu. Bana doğru hamle yaptı. Ben de çantamı tuttuğum elimi vuracakmış gibi kaldırdım, o onu karşılarken sivri topuğumu bacağına geçirdim. Çantam onun kolumu savurmasıyla beraber yan tarafa düşmüş, kendisi de tekmeden dolayı dengesini kaybedip sendelemişti.
Afalladığı anda ileriye doğru kaçmaya başladım. Ana yola çok kalmamıştı. Topukluyla bu kadar hızlı koşabileceğim aklıma gelmezdi hiç. Hayatım için koşuyordum. Arkama bakacak zamanım yoktu. Geride kalmış olmasını umuyordum. Bir anda beni omuzlarımdan tutup kendiyle birlikte kapalı bir dükkanın camından içeriye attı.
Camların büyük bir şangırtıyla indiğini, ve vücudumun her bir tarafının kesildiğini hissettim.


Çığlık atarak uyandım. Telefonumun alarmı çalıyordu. Bütün vücudum titriyordu. Nefes alıp verişimi kontrol edemiyordum. Kalp krizi geçiriyor gibiydim. Ter içindeydim ve cam parçaları sanki hala vücudumdaydı. Refleks olarak üstümü başımı yokladım ama görünürde bir şey yoktu. Uzun zamandır bütün rüyalarım gerçek gibiydi ama bu kadar şiddet dolu olmamıştı hiç. Kendimi zar zor tuvalete attım ve kustum. Korkudan kaynaklandığını biliyordum. Bünyem altüst olmuştu. Ancak soğuk suyun altına girerek kendime gelebilmiştim. Yine başım ağrımaya başlamıştı. Duştan çıkıp, üzerimi giyinip kendime bir kahve koyduğumda saat 7'ye yaklaşıyordu. 7 buçukta çekim için mekanda olmalıydım. Bir tişört ve şort geçirdim üzerime. Genelde çekime giderken daha rahat bir şeyler giyerdim ama dün gece uyumadan önce uğurlu topuklularımı giymeye karar vermiştim. Ayakkabıları elime aldığımda, onların rüyamda gördüğüm ayakkabılar olduğunu fark ettim. Üstümden böcek silker gibi fırlattım ayakkabıları. Onun yerine en rahat spor ayakkabılarımı giydim. Yaptığım kahveyi de termosuma koyup çıktım evden.

Yol boyunca kendime gelememiştim. O adamı aklımdan çıkaramıyordum. Kimdi ve beni niye takip ediyordu diye düşünürken, bir yandan da bunun sadece bir rüya olduğunu hatırlatıyordum kendime. Çekim günü böyle bir ruh halinde olduğum için lanet ettim. Bütün hayatım perişan bir hal almıştı.

Mekana ulaştığımda hareketlilik çoktan başlamıştı. Birileri dekoru kuruyor, birileri kostümleri hazırlıyor, birileri ise ışıkları yerleştiriyordu. Beni kapıda karşılayan Emre oldu. Dehşet içinde bakakaldı, "Ne oldu sana?!"
Elimi 'boş ver' anlamında salladım. Konuşmak bile gelmiyordu içimden.
"Kaza geçirmişsin gibisin, birine bir şey mi oldu?" diye sordu.
"İyiyim," dedim ters bir şekilde.
"Geceden kalma mısın yoksa?" diye sordu daha kısık bir sesle. Öyle bir bakış attım ki sorduğuna anında pişman oldu.
"Uyuyamadım, konuşmak istemiyorum..." dedim kısaca. O da konuyu uzatmadı.
"Kahvaltı yaptın mı? Ne istersin?" diye sordu ben hazırlık odasına geçerken. Yine hiçbir şey söylemeden elimdeki termosu gösterdim. Başını iki sana sallayıp gitti. Gözlerini devirdiğine de adım gibi emindim. Hakkımda ne düşündüğü o an umurumda değildi açıkçası. Tek isteğim, o günü atlatmaktı.
Saçım ve makyajım yapılırken yarı dalgındım. Makyöz kendi işi sırasında ne kadar yorgun göründüğümden bahsetmişti. Çıkık elmacık kemiklerim yorgunluktan ötürü suratımın süzülmesiyle daha da belirgin hale gelmişti. Normalde dolgun ve canlı görünen dudaklarımın rengi neredeyse beyazdı, tıpkı yüzümün geri kalanı gibi. Yeşil gözlerimin altındaki torbalar o kadar içeri çökmüştü ki, bir hayalet gibi duruyordum. Tek düzgün duran yanım burunumdu ama o da zaten tek başına bir işe yaramıyordu. Neyse ki profesyonel makyajın çözemeyeceği sorun yoktu. Kuaför saçlarımı yaparken de aynı şekilde utandım kendimden. Uzun, dalgalı kumral saçlarım banyodan yeni çıktığım halde bakımsız gibiydi. Başka bir zaman olsa neşemle herkesi canlandırırdım. Ama şu an elimden tek gelen şey, bir an önce ruh sağlığıma yeniden kavuşmayı dilemekti.


Çekim biraz olsun daha iyiydi. Ekip benim aksime çok neşeliydi ve beni de keyiflendirmişlerdi. Öğlen yemeğinde mideme bir şeyler girince de çok daha iyi hissetmiştim kendimi.
Salatamı yediğim sırada kostüm asistanlarından biri yanıma geldi ve "Yemekten sonra giyinmek için alabiliriz sizi. Kostümlerinizi hazırladık," dedi. Ona teşekkür ettim ve yemeğin ardından yanlarına gittim . Aynı kız, önceden kararlaştırdıkları kombini verdi bana. Krem rengi dökümlü, bol, örgü triko bir elbise ve çizmeler.
"Beğenmediğiniz mi?" diye sordu kız gülümseyerek.
Kekeledim ve cevap veremedim. Rüyamdaki elbiseydi bu. Hayatımda daha önce görmediğim bir elbiseyi görmüş olmam ve şimdi bunun gerçekten karşıma çıkması tesadüf olamazdı. Veya sadece bir rüya olamazdı. Başımın döndüğünü hissettim. Kız da fark etmiş olmalıydı ki, "İyi misiniz? Oturun isterseniz," dedi. Elimde askıyla en yakındaki sandalyeye bıraktım kendimi.
"Biraz su alabilir miyim?" diye rica ettim. Odada fısıldaşmalar olduğunu duyabiliyordum. Emre geldi yanıma, "Sade, iyi misin? Ne oldu, neyin var?" diye sordu elini omzuma koyarak.
Gözlerimin dolduğunu hissediyordum.
"İyiyim, bana bir 5 dakika verebilir misiniz?" diye sordum utanarak.
"Elbette, elbette veririz. Ben içeriye söyleyeyim," dedi ve gitti. Ne olduğunu sorma konusunda üstelemeyecek kadar saygı duyuyordu bana. Yıllardır birlikte çalışıyorduk ve beni az çok tanırdı. Önemli bir şey olmadığı sürece işimi asla yarıda bırakmadığımı veya özel hayatımı işime yansıtmadığımı bilirdi.
Kendi kendimi telkin etmeye çalıştım. Elbiseyi giyecektim, çekimi yapacaktık, sonra kendi kıyafetlerimi giyip hiç boş sokaklarda yürümeden, bir taksiyle doğruca eve dönecektim. Böylece rüyamda gördüğüm şeyin gerçekleşip gerçekleşmemesiyle ilgili endişelenmek zorunda kalmayacaktım.
Kendime geldikten sonra elbiseyi giydim. Dünyanın en rahat kostümlerinden biriydi herhalde. Hem inanılmaz güzel duruyordu, hem de aşırı rahattı. Hem spor, hem şıktı. Gerçekten mükemmeldi.
"Çok yakıştı," dedi kostüm asistanı kız. Gülümsedim, "Ben de çok sevdim..."

* * *

Çekim bittiğinde hava daha kararmamıştı bile. Kendimi gittikçe daha iyi hissediyordum. Çıkışta Emre bir şeyler yemeği teklif etti.
"Davet etmek istediğin kişi gerçekten ben miyim acaba?" diye sordum ona hınzır bir şekilde. Kostüm asistanı kıza çekim boyunca nasıl baktığı gözümden kaçmamıştı.
"İkimiz baş başa yiyelim dememiştim," dedi sinsi sinsi sırıtarak.
Böylece birkaç kişi yemeğe gittik. Muhabbet çok güzeldi. Gece gördüğüm rüya tamamen aklımdan gitmişti. Güzel bir işin ardından kutlama yapıyor gibiydik.
"Pardon," diye seslendim az ileride duran garsona doğru, "Bir kadeh daha rica edebilir miyim?"
Şarapsız yemek olmazdı elbette. Garson tepsinin üstünde taşıdığı kadehimle birlikte gelirken her şey bir anda ağır çekime geçti sanki. Masasında otururken dışarıdan geçen pamuk helvacıyı gören küçücük bir çocuk bir anda yerinden fırladı ve son sürat koşmaya başladı. Ayağı takıldı ve garsonun önünde yere kapaklanıyordu ki, adamcağız refleks olarak can havliyle çocuğu tutmak için hamle yaptı. Fakat o sırada tepsiden kayan kadeh olduğu gibi kucağıma boşalmıştı. Garson, çocuğu tutamadığı gibi şarabı da üstüme dökmüştü. Benim hafif çığlığımla çocuğun gürültülü ağlaması birbirine girmişti. Garsonun eli ayağına dolaştı, elimle 'yok bir şey' der gibi sakinleştirmeye çalıştım onu ama üzerim göl gibi olmuştu bile. Emre hemen azarlamaya girişti adamı.
"Tamam Emre sakin ol. Önemli değil, ne yapalım..." dedim. Benim de sinirlerim bozulmuştu ama adam isteyerek yapmamıştı sonuçta.
"Bari çocuğu tutabilseydi de bir işe yarasaydı..." diye de sövmeden edemedim tabii. Kostüm asistanı kız meslek alışkanlığından olsa gerek, yanımda bitivermişti. Peçetelerle silmeye çalışıyordu ama nafileydi.
"Ben en iyisi bir lavaboya gideyim," dedim ve kalktım masadan.


Tuvalette ıslak kağıtlarla üzerimi geçirmeye çalışırken boşuna uğraştığımı fark ettim. Tam pes etmiştim ki, içeriye asistan kız girdi. Elinde bir giysi kılıfı vardı.
"Al bunu giy lütfen," dedi. "Öyle duramazsın. Sırılsıklamsın ve kokuyorsun," diye de ekledi gülerek.
"Hiç gerek yoktu zaten kalkacağım birazdan..." dedim ama ısrar etti.
"Gerçekten önemli değil. Mankenler sürekli bir şeyler alıyor zaten. Bunu da sen alsan ne olacak... Ben söylerim direktöre, bir şey demez..." dedi.
Çok da direnecek halim yoktu aslında. Askıyı aldım ve kabine geçtim. Fermuarı açınca bir kez daha sarsıldım. Aynı triko elbise karşımda duruyordu. Mecburen giydim ama bu sefer kendimi çok da rahat hissettiğim söylenemezdi.
Kabinden çıkınca, "Çok güzel oldu, zaten senin olacağı varmış bunun..." dedi şirinlikle. Teşekkür ettim ve masamıza geri döndük.


Yemeğimiz bitip de mekandan çıktığımızda grubun çoğu dağılmıştı. Sadece Emre, asistan kız ve de ben kalmıştık. Emre kızı evine davet etmişti bile, onun için işler yolundaydı. Ben de gerginliğimin geçmesi için uğraşıyordum. Sokakta tek başıma yalnız başıma yürümediğim sürece bir şey olmazdı, değil mi?
"Buradan boş taksi geçmesi imkansız, aşağıda bir durak var, yürüyelim mi oraya?" diye sordu Emre. Tek başıma kalmak istemediğimden kabul ettim. O sırada gök gürüldemeye başlamıştı. Rüyamda yağmur yoktu, bu iyiye işaret olmalıydı. Biz durağa yürüyene kadar yağmur hafiften çiselemeye başlamıştı bile. Durakta yalnızca bir taksi vardı.
"Sade sen geç istersen, biz bekleriz, gelir birazdan bir tane daha," dedi Emre.
Nezaket gereği onların binmesini, kendimin bekleyeceğini söylesem de çok üstelemedim. Araca bindiğimde derin bir nefes verdim. Yağmur bir anda sağanağa dönmüştü. Muhtemelen çok uzun sürmezdi. İstanbul'da yaz yağmurları şiddetli de olsa genelde kısa sürerdi. Ara sokaklardan caddeye çıkmak üzere ilerliyorduk. Yerlerden oluk oluk su akmaya başlamıştı bile. Silecekler son hızda çalışıyordu. Şoför İstanbul'un bu belirsiz havasından yakınırken ben dalmış gitmiştim bile.
Dar bir yoldan yokuş aşağı inerken acı bir fren sesiyle başımı kaldırmamla, büyük bir gümbürtüyle birlikte alnımı ön koltuğun kafalığına geçirmem bir oldu. Arkadaki araba bizim taksiye çarpmıştı. Şoför anında indi arabadan, ben de arkamı dönerek camdan baktım. Durum pek iyi görünmüyordu. Adamlar kavgaya girişmişti. Beynim sarsılmıştı resmen, başımı tutuyordum. Şoför yanıma gelip kapımı açarak "İyi misin abla?" diye sordu.
"İyiyim, iyiyim..." diye geçiştirdim onu.
Şoför yeniden ön tarafa geçerek telsizden anons çekti. Kazayı bildirdi ve benim için yeni bir araç istedi. Bir süre burada kalacağa benziyordu ve belli ki beni götüremeyecekti. İnanmakta güçlük çekiyordum olanlara. Gerçek değil gibiydi. Cevap olarak gelen anonsta durakta taksi olmadığı ve bir süre daha gelmeyeceği söylendi. Yağmurdan dolayı trafik anında sıkışmıştı ve tüm taksiler dolmuştu.
"Abla istersen yağmurun geçmesini bekle ama başka araç bulman gerekecek..." dedi taksici mahcup bir şekilde.
"Önemli değil tamam, sorun değil..." dedim.
Arkamızda araç kuyruğu oluşmuştu bile. Anladığım kadarıyla kazanın fotoğrafını çekmeden ayrılmayacaklardı yoldan. Bekleyip beklememek arasında kaldım. Gördüğüm kabus aklımdan çıkmıyordu. İçimden çok güçlü bir ses bu kazanın, yağmur ve acemilik dışında başka bir sebebi olduğunu ve insanların yanından ayrılmamam gerektiğini söylüyordu. Öte yandan da bir an önce eve gitmek istiyordum. Yolun bir kısmını gitmiştik zaten. Hızlı adımlarla yürüyerek ana caddeye beş dakika geçmeden ulaşırdım.
Derin bir nefes alıp taksiden indim ve koşar adımlarla ana caddeye yürümeye doğru başladım. Korkuyordum ama ayağımda topuklular yoktu ve yağmur yağıyordu. Belki de zaten başından beri rüyamın geleceği gösterdiğini düşünerek delilik etmiştim.
Sakinleşmeye ve paranoyakça davranmamaya karar verdim. Çekimin yapılacağı yeri önceden biliyordum, elbisenin bir benzerini mağazaların birinde görmüş olabilirdim, topuklu ayakkabılar ise zaten benimdi. Rüyamda tüm bunları görmemem aslında için bir sebep yoktu.
Böyle düşününce kendime geldim biraz. İçimdeki kötü his hala gitmemiş olsa da sakinleşmiştim. Feci şekilde ıslanıyor olsam da eve varmanın hayaliyle umursamıyordum.
Şimşekler çakmaya ve gök gürüldemeye devam ediyordu. Yağmurun sesinden başka şey duymak imkansızdı. Sokaklar bomboştu, belli ki herkes ıslanmamak için bir yerlere kaçmıştı. İster istemez arada bir arkama dönüp bakıyordum ama hiç kimse yoktu. Ardından bir hareketlilik hissettim. Yeniden döndüm ama hala kimse yoktu. Telefonum çıkarıp elime almıştım. Saçma bir güven veriyordu bana. Sanki bir şey olsa bu havada polisler gelebilecekti hemen. Hava böyle olmasa bile hemen gelmezlerdi ki zaten... Dediğim gibi, saçma bir güvendi. Ama hiç güvensizlikten iyiydi.
Çakan son şimşek ve takiben gelen gök gürültüsünün ardında bıraktığı sessizlikte bir şey hissettim. Yanımdaki çöp kutusundan fırlayan bir kediyle birlikte ben de olduğum yerde sıçradım. Kedi son sürat ileriye doğru koşmuştu. Ardından gök yarılır gibi bir gürültü koptu. Fırtınalı havayı severdim ama biraz ürkütücü olmaya başlamıştı. Çöp kutusunun yanında hareketsiz bir şekilde kalmıştım. Sağıma soluma baktım, ileriye baktım ama sokakta bir tek bakkal bile yoktu. Bir şey olursa sığınabileceğim hiçbir yer yoktu. O anda fark ettim. Burası rüyamdaki sokaktı. Yaşadığım şokla yere mıhlanmıştım sanki. Telefonumdan 155'i tuşlarken başka bir deja vu'nun içinde gibiydim. Kendimi zorlayarak birkaç adım daha gittim. Gittikçe her taraf daha da tanıdık geliyordu. Sağ tarafımda bir dükkan vardı, bir kitapçıydı. Vitrininde kitaplar vardı, içi karanlık olsa da duvar boyunca ilerleyen rafları görebiliyordum. Hayatım boyunca daha önce hiç geçmediğim bu sokaktaki bana yabancı bu kitapçı, garip bir şekilde tanıdık gelmişti.
Bir adım geriledim. Kanımın çekildiğini hissettim. Kitapçıyı tanımıyordum hayır, ama vitrinini hatırlamıştım. Gece rüyamda beni kovalayan adamla birlikte camından içeri girdiğim dükkandı bu.


Şimşek çaktığında bir anda tüm sokak aydınlandı. Bir saniyeliğine kitapçının camından kendi yansımamı görmüştüm. Ve arkamdaki birini daha.
Ben daha tepki veremeden, gök gürültüsüyle birlikte iki güçlü eli omzumda hissettim ve birlikte camdan içeri girdik. Çığlık attıysam da gök gürültüsünden kendi sesimi bile duyamamıştım. Aynı şekilde kimsenin de dükkanın vitrinin olduğu gibi aşağı indiğini duyduğunu sanmıyordum.


Her tarafım cam kesiği olmuştu, suratımın ve kollarımın parçalandığını hissedebiliyordum. Bu sefer sadece benim değil, herkesin duyabileceği bir şekilde çığlık attım. Can acısından değil, korkudan çıkmıştı sesim. Birisinin duymasını ve yardım etmesini umuyordum. Gri başlıklı adam bacaklarımın dibine düşmüştü. Yerde sırtüstü geriye doğru kendi kanlarım arasında sürünürken tekmelemeye çalışıyordum onu. Çok güçlüydü. Ben daha bir metre kadar gidebilmiştim ki bacaklarımı tuttu ve üstüme atlayarak ters çevirdi beni. Suratım yerdeki cam kırıklarının üstüne yapışmıştı. Camların yanağımı ve kaşımı delmesini büyük bir acıyla hissettim. Adamın ağırlığından hareket edemiyordum. Saçlarımdan tutup kafamı geriye doğru çekti.
“Bırak! Bırak beni!” ağzımdan kelimelerin çıktığına ben bile inanamamıştım. Kulağımda pis, hırçın nefesini hissediyordum. Anlamadığım dilde bir şeyler mırıldanıyordu. Tarikat üyesi miydi? Kurban mı edilecektim? Aklımdan bin türlü şey geçiyordu.
“Bırak beni!” diye bağırmaya devam ettim. Üstümden çevik bir şekilde kalktı, tekrar sırtüstü döndüm. Hala yerdeydim. Başlığı geriye düşmüştü, tanıdım onu. O gün fotoğrafta dikkatimi çeken, arka plandaki esmer adamdı bu. Neden beni takip ediyordu üç gündür? Hatta belki de daha uzun süredir peşimdeydi ama neden? Sabit bir şekilde bana bakıyordu. Simsiyah gözlerinin bir rüyada gibi kırmızıya dönüşünü izledim. Korkudan titriyordum. Acıyı hissetmiyordum artık. Ağlayamıyordum bile. Böyle biri insan olamazdı. Eşofman üstünü sıyırdı ve belinden silah kabzasına benzer bir şey çıkardı. Altın rengiydi. Birkaç saniye içinde elindeki kabzaya benzer şeyin ucu uzadı ve bir kılıca dönüştü. Düz kılıçlar gibi değildi bu. Sıradan bir kılıçtan daha küçük, bir bıçaktan daha büyüktü. Kavisliydi ve içeriye doğru kıvrılıyordu. Resimlerde Azrail’in elinde tuttuğu şeye benziyordu. İçimden bir ses onunla kafamı kesmek istediğini söylüyordu. Sonunda ağlamaya başlamıştım.
Bir savaş çığlığı edasıyla “Şimdi öl, ve sonra bir daha öl!” diye bağırdı. Her şey yeniden ağır çekime geçmişti sanki. Sokağı aydınlatan bir şimşek daha çaktı ve suratındaki bütün hayvanlığı, vahşet açlığını ve nefreti gördüm. Beni öldürmeden bırakmayacaktı, buraya kadardı, bitmişti. Elindekiyle üzerime doğru atıldığında ben gözlerimi kapattım.
Her şey bir anda oldu. Ben hiçbir şey düşünemezken, son bir gök gürültüsü sesi duydum ve aynı anda bir deprem olmuştu sanki. Yerin sarsıldığını, raflardan kitapların düştüğünü duydum. Gözlerimi açtığımda deprem olmadığını, camın kırıldığı yerden, tüm ön cepheyi ve beraberinde yan taraftaki rafları da sürükleyerek büyük bir siyah cipin dükkandan içeriye girdiğini gördüm. Farlarından gelen ışık gözlerimi kamaştırıyordu.
Arabadan inen adamın karşısında oraklı adamın sinir içinde haykırmasını işittim. Benden vazgeçmişti. Diğerinin üzerine doğru koşmaya başlamıştı. Arabadan inen kişi, oraklının saldırısını çıplak elleriyle karşıladı. Neredeyse hiç çaba sarf etmeden onun hamlesini savuşturdu ve onu benim arkamdaki duvara kadar fırlattı. Oraklı adam kitaplarla beraber büyük bir patırtıyla yere düştü.
“Çabuk! Bu tarafa!” diye bağırdı bana arabadan inen adam, eliyle yanına gelmemi işaret ediyordu. Ayağa kalktığım gibi arabaya doğru koştum.
“Çabuk! Ön tarafa geç!”
Sorgulamaya fırsatım olmadı. Kendisi direksiyonun başına geçerken ben de yanına oturdum.
“Bu onu çok fazla oyalamaz, gitmemiz lazım!”
Arabayı geri vitese taktı ve içeriye girerken yıktığı döküntülerin üzerinden off-road yapar gibi geçtikten sonra sokağa çıktık.
Arabayı seri bir hareketle çevirdi ve ileriye doğru gaza bastı. Aynalardan sürekli arkasını kontrol ettiğini görebiliyordum.
“Kimsin sen?! Neler oluyor?!” Sonunda soru sorabilmiştim, “O kimdi?!”
“Şimdi sırası değil. Şu an buradan çıkmamız lazım,” dedi bakışları yola sabit bir şekilde.
Arkama baktım. Görünürde yoktu. “Hala takip ediyor mu?”
O da yeniden tüm aynaları kontrol ettikten sonra kafasını öne eğip yolun kenarındaki
binalara baktı. “Bilmiyorum, izliyor olabilir. Bölgeye girmemiz gerekiyor bir an önce."
“Ne bölgesi?”
Yeniden “Şimdi sırası değil..." dedi ve ardından ilk defa kafasını çevirip yüzüme baktı. Beynimden vurulmuşa döndüm. Anlatması çok güçtü. Dünya yavaşlamakla kalmamış, durmuştu sanki. Bana baktığı o an, sonsuza kadar sürmüş gibiydi. Hayatımda gördüğüm en muhteşem varlığa bakıyordum. Ve o da bana bakıyordu. Hipnotize olmuş gibiydim.
Az önce neredeyse ölüyor olmam şimdi neredeyse çok önemsiz kalmıştı. “Kimsin sen?” diye sordum tek bir nefeste fısıldar gibi. İstemeden de olsa sakinleşmiştim o anda.
Başını tekrar yola çevirerek silkinir gibi kafasını iki yana salladı ve sonra tekrar bana döndü. Hiçbir şey söylemedi ama ne demek istediğini bakışlarından anlamıştım.
'Şimdi sırası değil...'
Her şeyden çok, gözleri dikkati çekmişti. Maviydi. İlk baktığında siyah olarak gördüğüme yemin edebilirdim. Bakışlarını yeniden önüne çevirdi.
Ama kapıldığım paniği hissetmiş olmalıydı ki, “Güvendesin..." dedi, "Şu an tek bilmen gereken bu."
________________

Sizin İmza Resimleri Görmeniz İçin Yetkiniz Yok. Lütfen Üye Olun.
imza
Alıntı ile Cevapla

Okunmamış 12 Aralık 2014, 16:38   #3
Durumu:
Çevrimdışı
SonSuzLuq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Melek Gibi
Üyelik tarihi: 17 Kasım 2014
Şehir: İstanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 608
Konular: 118
Beğenilen: 401
Beğendiği: 625
www.forumsevgisi.com
Standart

“Eve gitmek istiyorum. Beni eve götürür müsün?” diye sordum olabildiğince sakince. Sesimin hafif çatal çıkmasına hakim olamamıştım.
Artık konuşurken bana bakmıyordu. “Üzgünüm ama bunu yapamam. Hala tehlikedesin.”
“Çıkmam evden söz veriyorum. Hiçbir yere gitmem!” Kendimi bir çocuk gibi hissetmiştim.
Cevap vermedi. Konu tartışmaya açık değildi belli ki. Nereye gittiğimiz hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sahil yolunu takip ediyorduk. Haliç’ten geçtik ve deniz kenarından devam ettik. Sol tarafımızda boğazın suları Marmara Denizi’ne karışmaya hazırlanıyordu, sağ tarafımızda ise Bizanslılardan kalma surlar bizi takip ediyordu.
“Çok kalmadı, az sonra oradayız..” dedi. Başını benim olduğum tarafa çevirdi, camdan dışarı bakıyordu. Onun bakışlarını izledim. Sağ tarafımda yıkık dökük bir kalıntı vardı. Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş olmasına şaşırdım. Tam olarak neresi olduğunu çözemiyordum, etraf karanlıktı ve cadde aydınlatmaları da yeterli olmuyordu.
Kalıntıyı geçip bir süre daha ilerledikten sonra sağdan surların arasından açılmış bir yoldan içeri girdik ve sağ taraftan devam ettik. Arabayı kenara çekmesi çok uzun sürmedi. Burası eski bir mahalleydi. Eski İstanbul dedikleri yerlerdendi. Karanlık ilk defa korkutucu olmuştu.
Kendisi arabadan inerken benim çekinmemi gördü ve, “Hadi, geldik...” dedi cesaretlendirmek ister gibi.
Kapıyı açıp yere bastığımda bacaklarımın titrediğini fark ettim. Yağmur dinmiş olmasına rağmen saçlarımdan hala sular damlıyordu ve tüm yaralarımı bir anda tekrar hatırlamıştım sanki. Kollarım, bacaklarım ve yüzüm çizikler içindeydi. Her yerim kan olmuştu. Bacaklarım gibi ellerimin de titremeye başladığını gördüm. Kalbim her kan pompaladığında, yüreğim göğüs kafesimden fırlayacakmış gibi oluyordu. Gözlerim kararıyordu, düşmemek için kapıya tutundum.
Yanıma geldi ve kolumu girdi. “Biraz dayan, iyi olacaksın...”
Sesi ve varlığı o kadar telkin ediciydi ki, ondan güç alarak ilerledim. Arabayla yanından geçtiğimiz yıkıntıya getirmişti beni. Bu adamın arabasına binmiştim çünkü beni kurtarmıştı. Ancak getirdiği yer kesinlikle bir kurtarıcının evine benzemiyordu. Daha çok kaçırma, tecavüz ve öldürme işlerinin yapıldığı bir yere benziyordu. Artık midem bulanmaya başlamıştı.
Karanlıkta bir ışık kaynağı gibi parlayan mavi gözleriyle bana baktı.
“Bukoleon Sarayı... Burada güvendesin.”


Bölüm 3
Dizlerime kadar uzamış yabani yeşilliklerin ve sur kalıntılarının arasında ilerlemeye çalışırken karanlığın içinden beliren ve etrafımızı saran insanları gördüm. Hiçbirinin yüzünü seçemiyordum. Bazıları surların üzerinde, bazıları çalıların arasında, bazıları ise mekanı korurmuş gibi duvarların dışında bekliyordu. Askeri karargahlar aklıma geldi. Bol güvenlikli, izinsiz girmenin ve çıkmanın imkansız olduğu gizli kapaklı yerler gibiydi.
Koluma ilk girdiği andan beri hiç bırakmamış olan adamın “Kapıları açın!” dediğini duydum. Sesindeki emir vurgulamasından ben bile dikleşmiştim.
Karşımızdaki yıkık dökük duvar bir anda hareketlendi. Taşlar yerinden oynamaya başlamıştı. Biz oraya varana kadar taşlar birbirinden ayrılmış, bir nevi geçit ortaya çıkmıştı.
Tek bir kişinin sığabileceği genişlikteki geçit, merdivenlerden oluşuyordu. Dimdik aşağı iniyordu ve iki tarafından meşalelerle aydınlatılmıştı. İçerinin rutubeti meşalelerden çıkan is kokusuna karışıyordu. Biz merdivenleri inerken arkamızdan gizli kapının yeniden kapandığını duydum. Bitmişti, artık kaçış yoktu.
Bir yanım öleceğimi düşünürken, diğer yanımı da merak sarmaya başlamıştı. Eğer öldürmek isteselerdi, beni yaka paça içeriye atarlardı diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Tabii kaçamayacağımı hesaba katarak da bu kadar rahat davranıyor olabilirlerdi.
Merdivenlerden inerken hala bacaklarım titriyordu. Arada bir sendeliyordum ama yanımdaki adam ona dayanmamı sağlamıştı. Ondan destek alarak merdivenleri bitirdim sonunda. Bir kemerin altından geçerek dikdörtgen bir odaya çıktık. Sağımda ve solumda birer geçit daha gördüm. Tam karşımızdaki geçidin başında ise iki tane nöbetçi vardı. Yüzlerini göremiyordum. Kıyafetlerinin bir parçası olan başlıkları suratlarını kapamıştı. Onların arasından geçerken bu yoldan devam ettik.
“Tüneller güvende olmamızı ve olayların kontrolümüzde kalmasını sağlıyor...” diye açıklama yaptı adam bana. Bir anda konuşunca irkilmiştim. Bir sürü sorum vardı. Fakat cevap alamayacağımı biliyordum, o yüzden sustum.
Bir süre sonra geçit sağa kıvrıldı, bittiğinde ise yine bir öncekine çok benzer bir dikdörtgen odaya çıkmıştık. Aynı şekilde iki tarafta ve karşımızda farklı geçitler vardı. Bu sefer yine başında nöbetçilerin beklediği, soldaki kemerin altından geçtik. Yürüdüğümüz yolun dokusu değişmişti. Tavanı yükselmişti ve meşalelerin aydınlattığı kadarıyla yukarıda kubbeler olduğunu gördüm. Yürürken pas geçtiğimiz diğer geçitlere bakmaya çalıştım fakat zifiri karanlıktı. Yeniden sağa döndük ve nöbetçilerle dolu bir koridora çıktık.
Belirli aralıklarla karşılıklı duran toplam 6 nöbetçi vardı.
Adam â€œİş birliğin ve sabrın için teşekkürler...” dedi nöbetçilerin arasından geçerken. Tünelin sonuna ulaşmıştık. Burası devasa bir yer altı salonuna açılıyordu. Yerebatan sarnıcını anımsatmıştı bana. Her iki yanımızda bir sürü yuvarlak kolon tabandan tavana kadar yükseliyordu. Tavan o kadar yüksekti ki, sonunu görebilmek için kafamı yukarıya kaldırmam gerekmişti. Yanımdaki adam nazikçe kolumdan çıkarak benden bir iki adım öne geçti.
Salonun ortasında ise geniş bir platform vardı. Bu platform, iki geniş basamakla geri kalan zeminden ayrılmıştı ve daha yüksekte duruyordu. O iki basamağın sonunda ise her iki yanda duran birer adet aslan heykeli bana doğru bakıyordu. Her an canlanıp üstüme atlayacakmış gibi bir halleri vardı. Arkalarına yerleştirilmiş dikdörtgen masayı koruyorlardı sanki.
Masanın üzeri kağıtlarla doluydu ve başında üç kişi hararetli bir şekilde bir şeyler konuşuyordu. Sandalyeler vardı fakat oturan yoktu. Kendimi devlerin diyarında bir cüce gibi hissettim. Gözlerimin kararması geçmemişti ama dayanmak zorundaydım.
“Burada bekle lütfen...” dedi adam ve platforma doğru ilerledi. Diğerlerinin yanına gitti ve bir şeyler fısıldaştılar. Bir anda bütün kafalar bana dönmüştü. Geriye bir adım atmak üzereydim ki durdum. Atsam ne olacaktı sanki?
İçlerinde en heybetli gibi görünen bana doğru geliyordu. Yaklaştıkça irileşiyordu sanki. Boyu 2 metre olmalıydı ve kesinlikle 100 kilonun üzerindeydi. Bana saldıran adam, bunun yanında çocuk gibi kalırdı.
Bir iki adım kala durur diye düşündüm fakat heybetli adam dibime kadar girdi. Uzun ve düz sapsarı saçları vardı. Eski tablolardaki insanlara benziyordu. Gözleri masmaviydi. Arabada gördüğüm maviyi hatırlattı bana. Ama o anda hissettiklerimi hissettirmedi. Bu adam beni baştan aşağı korkutmuştu.
Kendimi bıraksam, nefesini duyabileceğimi biliyordum. Her şey çok sessizdi. Yüzüm onun göğüs kafesinin hizasındaydı. Gömleğinin açık olan ilk birkaç düğmesiyle birlikte ortaya çıkardığı teniyle karşı karşıya kaldım. Ne bir soluk, ne bir titreşim... Aslan heykellerinden farksızdı. Hareketsiz fakat tehlikeli.
Eliyle çenemi tuttu ve hafifçe yüzümü yukarıya kaldırdı. Gözlerime baktı. Benim de ona bakmaktan başka çarem yoktu. Bakışlarının içime işlediğini hissettim. Gözlerimi çevirmeyi denedim fakat izin vermedi.
“Korkma çocuk...” dedi. Fısıldamıştı. Arkadakilerin hala bizi izlediğini biliyordum. Belli etmemeye çalışsam da panik içindeydim.
Beni getiren kişi “Kızı tedirgin ediyorsun Leon...” dedi. Korkumu hissetmiş gibiydi.
Leon sırıttı, “Biliyor mu?” Sorunun bana sorulmadığını biliyordum.
“Hayır...”
Leon sonunda yüzümü bırakarak arkasına döndü, “Hangisiydi?” diye sordu.
“Victor...”
Leon bana döndü, daha da eğlenmiş gibiydi. Sırıtması tüm yüzüne yayıldı.
“Kıza içecek bir şeyler verin...” dedi ve arkasını dönerek ağır adımlarla platforma geri gitti. Beni oraya getiren kişinin omzuna elini koydu ve kulağına bir şey söyledi. Adam anladığına dair başıyla hafif bir hareket yaptı. Gözleri bendeydi.
Masanın başındakiler tekrar kağıtlara gömülürken o yanıma geldi.
“Gel...” dedi ve girdiğimiz kapıdan çıkarken onu takip ettim.
Nöbetçilerle dolu koridordaydık yine. Dümdüz ilerledikten sonra bu sefer geldiğimiz yöne geri sapmadık, beni sağ tarafta bulunan başka bir tünele soktu. Bu tünel, başında yine nöbetçilerin beklediği başka bir odaya açılıyordu. Odaya girmeden önce kapıdaki nöbetçilerden birinin kulağına bir şey söyledi. Nöbetçi adam yerinden uzaklaşarak başka bir yere gitti. Mideme kramp girmişti. İster istemez her şeyi kötü algılıyordum. Ama mecburen onun arkasından içeri girdim.
Oda çok büyük değildi. Hatta küçük sayılabilirdi. Çalışma odası gibiydi. Girişin karşısındaki duvarın önünde, üzeri kitaplarla dolu bir masa vardı. Masanın arkasında yüksekçe bir kütüphane duruyordu. Odanın sol tarafında eski görünümlü siyah deri bir koltuk ve önünde yine kitaplarla ve kağıtlarla dolu bir sehpa vardı.
Masanın yanında başka bir odaya açılan başka bir kapı daha vardı. Oradan içeri girdi. Gizli taş duvardan girdiğimizden beri gördüğüm ilk gerçek kapıydı bu. Onu takip ettim. İçeri girdiğimde neredeyse nefesim kesiliyordu. Aslanlı salon kadar olmasa da, bu oda da hatırı sayılır derece büyüktü. Sağ ve sol taraftaki duvarlar baştan aşağı kitaplarla doluydu. Oda, kocaman bir kütüphane gibiydi. Tam karşıda ise büyük bir yatak vardı. Yatak başlığının üstünde devasa bir tablo asılıydı. Oda diğer yerler gibi meşalelerle aydınlanmıştı, loş olduğu için tam olarak tablonun ne olduğunu görememiştim.
Merakıma yenik düşerek birkaç adım yaklaştım tabloya doğru. Genç bir kadın, yatakta yatan yarı çıplak adamın kafasını kesiyordu tabloda. Bütün resim vahşet doluydu. Kanlar fışkırıyordu, adamın çığlığını duyabilecek gibiydim. Genç kadın ise iğrenmiş gibi bakıyordu fakat belli ki kesmeye de devam ediyordu. Genç kadının yanında bir de yaşlıca bir kadın vardı. O da suratında tiksinti dolu bir ifadeyle, olan biteni izliyor gibiydi. Kanım donmuştu. Daha da kötüsü, bu tabloyu biliyor olmamdı. Tüylerim diken dikendi. Etkileyici olduğunu biliyordum, fakat bu tabloyu çıplak gözle görmek gerçekten bambaşka bir duyguydu. Ölümün şiddetini içimde hissettim.


“Judith...” dedi, “Gelmiş geçmiş en tehlikeli kadınlardan biri...”
Onun sesiyle birlikte tablonun etkisinden çıkarak kendime geldim. Arkamda kalan kapının yanında bir içki dolabı ve onun önünde de uzun bir masa vardı. Masa, dolap, kütüphane, hepsi ahşaptı ve işleme dolulardı. Oymalar, motifler, armalar, hepsi göz kamaştırıyordu. Başka bir zaman olsa kendimi yer altında değil, bir kralın sarayında gibi hissederdim.
“Otur lütfen...” dedi kibarca eliyle masanın etrafındaki sandalyeleri göstererek.
Kendimi en yakındaki sandalyeye bırakırken o da bardağına içki dolduruyordu.
“Şarap?” diye sordu eline bir kadeh daha alarak. Bu gece daha fazla garipleşemezdi. Hiçbir şey söylemedim ama yine de benim için de bir şarap koydu.
Kadehi bana uzattıktan sonra yanımdaki sandalyeye oturdu. Kadehi elimde tutuyordum ama içmeye cesaret edemedim.
“Kötü bir niyetim yok...” dedi.
Kapının tıklamasıyla birlikte sıçradım yerimden. Benim ani tepkime şaşırmıştı ama bir şey demedi. Kapıyı kapattığını fark etmemiştim bile. Gelen kişi o nöbetçilerden biriydi. Elinde bir tas ve bir bez vardı. Onları bize teslim ettikten sonra gitti ve kapı yeniden kapandı.
Adam yanımda geldi ve tasla bezi önüme koydu. İçi su doluydu. Bezi suya batırdı, sıktı ve bana uzattı. Bir şey söylemesine gerek yoktu, anlamıştım. Boş elimle bezi aldım ve böylece yeniden ne durumda olduğumu hatırlamıştım. Her yerim acıyla yanıyordu. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Ellerim yeniden titremeye başlamıştı. Kadehi sakince elimden alarak masaya koydu. Beni korkutmamak için normalden daha yavaş hareket ediyor gibiydi. Benim bir şey yapamadığımı görünce bezi de elimden aldı ve kollarımdaki kanları temizlemeye başladı. Tenime batan cam parçalar bezle birlikte dışarı çıktıkça canım daha çok acıyordu. Hafifçe geriye çekildim. Tepki vermedi. Bir kolumu temizledikten sonra diğerine geçti. O sırada kadehimi tekrar elime vermişti.
"Kötü bir niyetim yok..." diye yineledi tekrar. Şaraptan bir yudum aldım korkarak. Daha önce içtiğim hiçbir şaraba benzemiyordu. Hem tatlı, hem de bir o kadar keskindi. Alkolün damağımda bıraktığı acı etkiyi hissediyordum ama aynı zamanda yumuşacıktı. Boğazımdan kayıp geçti. Islak bez de aynı şekilde rahatlatıyordu. Dokunuşu çok nazikti. Canımı acıtmamak için uğraştığını anlayabiliyordum.
“Uzun bir gece olacak...” dedi sakince.
Kollarımdaki bazı yarlardan hala kan sızıyordu ama en azından temizlenmişlerdi. Bezi bir kez daha suya batırdıktan sonra yüzüme döndü.
"Böyle kötü bir gece yaşadığın için özür dilerim..."
Aklımdan geçen bir sürü şey vardı ama ağzımı açamıyordum. Şarabımdan bir yudum daha aldım.
Yüzüme doğru biraz daha yaklaştı. Nefesini hissedebiliyordum. Sıcak ve tatlıydı. Bezle hafifçe yanağıma dokundu.
"Acıyor mu?" diye sordu.
İki yana salladım başımı. Acıyordu ama ne diyebilirdim ki? Gözlerimin etrafını siliyordu.
"Aklında birçok soru olduğunu biliyorum..."
Sorularım vardı evet, ama ne düşüneceğimi veya önce hangisini soracağımı bilmiyordum. Belki de o yüzden hiçbir şey söyleyemiyordum.
"Bu gece konuşacaklarımızı kabul etmen biraz zor olabilir..." dedi. Hala yüzümü siliyordu. "Ama senden sakin kalmanı istiyorum..."
Sakin miydim bilmiyorum ama yaşadıklarımdan olsa gerek, şu an hareket bile edemediğim kesindi.
"Burada güvendesin..."
Elindeki bezi masanın kenarına bıraktı, hafifçe kendi sandalyesine yerleşti ve şarabından bir yudum da o aldı.
"Mitolojiyi duymuşsundur..." dedi bana bakmadan. Cevap vermedim.
Devam etti, "Ruh denilen şeyin ne olduğunu hiç düşündün mü?" diye sordu sakince. Sözcülerin ağzından melodi gibi çıktığını fark ettim. Onunla ilgili her şey şiir gibiydi. Teni meşalelerin göz kırpan ışığı altında altın gibi parlıyordu. Çenesinin hafif yukarısına kadar inen açık kumral ve dalgalı saçları parıl parıldı. Burnu elle çizilmiş gibi düzgündü ve dudakları hep kitaplarda yazan o kiraz rengi diyebileceğim bir renkteydi. Boyu diğer adam kadar, Leon kadar olmasa da uzundu. Ve aynı oranda yapılıydı. Üstünde keten kumaştan siyah bir gömlek vardı.
Bana bir soru sormuştu ama kendimi cevap veremeyecek kadar bitkin hissediyordum.
"Ruh dediğimiz şey aslında enerji..." dedi. Çok yavaş konuşuyordu. Her kelimeyi düşünerek seçiyor gibiydi. Sonra dudaklarına belli belirsiz içten bir gülümseme yerleşti, "Sokrates, Plato, Aristo ve daha birçoğu ruh üzerine kendi dönemlerinde çalıştılar. O dönemlerde anima diyorlardı ona..."
Üniversitede tarih okuyordum ama felsefe geçmişine çok yakın olduğum söylenemezdi.
"Sokrates animanın ölümsüz olduğuna inanıyordu...” dedi ve şarabından bir yudum daha aldı. "Haklıydı da. Fakat ne yazık ki tam olarak gerçeğe ulaşamadan öldü. Düşünceleri, yalnızca birer düşünce olarak kaldı." Bir süre sessiz kaldı. Sanki kafasında canlandırıyor gibiydi. Kendi kendine acıklı bir şekilde gülümsedikten sonra devam etti.
“Sokrates’in de düşündüğü gibi, bir insan ölünce ruhu yaşamaya devam eder. Atmosfere karışır. Zamanın içinde dolaşır, ama asla yok olmaz."
Şu ana kadar benim kendi kendime düşünemediğim şeylerden bahsetmemişti. Yine de nereye varacağını bekliyordum.
"Ruhlar her ne kadar yok olmasa da, insanlar toprağa karışır..." Bakışlarını bana çevirdi. Hala bir tepki vermemiş olmam artık onu şaşırtıyor gibiydi. Gözlerini üstümden çekmeden devam etti, "Ama bazıları karışmaz. Bazıları yeni bir formda yaşamaya devam eder..." Daha hızlı konuşmaya başlamıştı. Artık ne diyeceği konusunda o kadar düşünmüyor gibiydi. "Yok olmazlar, ölmezler..."
Her ne kadar şu an yaşadığımın o garip rüyalardan biri olabileceğini düşünmeye başlamış olsam da, sessiz kalmaya devam ediyordum.
Sonunda sabrı tükenmiş gibiydi. Gardını bıraktı ve, "Nasıl bu kadar sakinsin?!" diye sordu hayret içinde.
Kendime gelip cevap vermem birkaç saniyemi almıştı.
"Ne diyeceğimi bilmiyorum..." Kısa ve net olmuştu.
Ayağa kalktı. Odada birkaç tur attıktan sonra şarabının kalanını kafasına dikti ve kendine yeni bir kadeh doldurup yeniden yerine oturdu. Ben de kendiminkinden bir yudum daha aldım ancak kadehimin yarısını daha yeni geçmiştim.
Bakışlarını üzerimde hissettim. Artık konuşma vaktinin geldiğini hissediyordum.
"Kimsin sen?" diye sordum.
Bu soruyu gecenin başında arabada da sormuştum ancak bir yanıt alamamıştım. Yine cevap gelmemişti. Gözlerini kısmış beni inceliyordu. Gözlerinin renginin maviden siyaha döndüğünü görür gibi oldum ama sonra yeniden mavileşmişti. Halüsinasyon görmeye başlamış olabilir miydim? Şarabın içinde bir tür ilaç mı var mı? Hiçbir şeyden emin değildim.
Tekrar ayağa kalktı, arkasını döndü. Düşünür gibi bir hali vardı. Yanıma geldi ve sandalyesine dirseklerini dayayarak bana doğru eğildi.
“İnanılmaz bir insansın...” dedi. Bunu söylerken başını çok hafifçe iki yana sallamıştı. Hayret ediyor veya hayranlık duyuyor gibiydi. Ne düşüneceğimi bilememiştim. Kadehim elimdeydi, arkama yaslandım, "Bana bir cevap vermedin..." dedim.
"Sen inanılmaz bir insansın Sade..." diyerek yineledi kendisini. İlk defa adımı söylemişti. Tüylerimin ürperdiğini hissettim. Adımı nereden biliyordu? Hiç söylememiştim.
Bir süredir ilk defa yeniden korktuğumu hissettim. Hala bana bakıyordu. O sokakta taksiden çıkarak ve tek başıma yürüyerek çok büyük bir hata yapmış olabileceğim aklıma geldi tekrar.
"İsmimi nereden biliyorsun?" diye sordum titreyen sesimle. Elimdeki kadehi daha sıkı tutuyordum artık. Korktuğumu belli etmek istemiyorum ama ben ne kadar çabalasam da onun bunu anladığını biliyordum.
"Bazı insanlar ölmezler..." dedi. Oyun oynuyordu sanki. Sorumu duymamış gibi konuşmasına devam ediyordu.
"Animaları o kadar güçlüdür ki, bu onların ölmesine izin vermez... Artık onları hayatta tutan şey artık bir takım gen dizilimi ve bir parça ruhtan fazlasıdır. Evrenin kendisi tarafından yönetilirler, evrenin kendisi olurlar...”
Tüm bunları gözlerini gözlerimden ayırmadan söylemişti. Her bir sözcüğün içime işlediğinden emin olmak ister gibiydi.
Sandalyesine oturdu ve bana doğru uzandı. İyice yaklaştı. Geriye çekilememiştim bile. Olduğum yerde bir heykel gibi kalmıştım. Kıpırdayamıyordum. Bana iyice yaklaştı. Gözlerinin siyaha dönüşünü izledim. Bu sefer halüsinasyon değil gibiydi.
“Ne görüyorsun?” diye sordu bana. Nefesinin sıcaklığını bir kez yüzümdeydi.
Ona baktım, gözlerinin içine baktım. Önce gördüğüm şeyin meşalelerden kaynaklandığını sandım ama çok geçmeden, gözünün tek bir sabit rengi olmadığını anladım. Gözleri birer ışık kaynağı gibiydi. Ben baktığım sırada simsiyahtı ama bir yandan da içinde sürekli değişen ince renkler vardı. Elektrik akımı gibiydi. Belki de daha doğru olan kelime, 'enerji'ydi. Enerjinin görülebilir biçimi gibiydi. Siyahın içinde barındırdığı tüm renkleri görebiliyordum. Hareket ediyorlardı.
“Daha derine bak...” dedi bana.
Siyahın içinde yanıp sönen mavi ışıkların ötesinde parlayan noktalar gördüm. Noktalar yaklaştıkça onların yıldızları andırdığını fark ettim. Yıldızlar bana doğru ilerliyordu. Her birinin kendi içinde ayrı dengesi vardı. Gözbebeğinin siyahıyla karışıyorlar, kendilerine ait bir ortam oluşturuyorlardı sanki. Samanyolu gibiydi, veya sonsuz bir güneş sistemi. Sürekli hareket halinde olan, asla durmayan bir-
“Evren...” kelimesi dudaklarımdan çıkıvermişti fısıldar gibi.
Gözlerini kırpıp benim dikkatimi dağıttıktan sonra kendini geriye çekti. Gözleri yeniden mavi rengini almıştı. Beni izliyordu beni. Aklımda bir sürü şey vardı ama hiçbirini dile getiremiyordum. Donmuş kalmıştım öylece.
“Biz evrimin bir parçasıyız...” dedi, “Evrimin son halkasıyız...”

* * *

Normalde çenesi düşük bir insanımdır. Konuşmayı ve konulara müdahil olmayı severim. Muhtemelen bir tür şokun içinde olduğum için, gecenin başından beri neredeyse hiç konuşmamıştım. Bir de hala bunların kötü bir rüya olabileceği ihtimali geçiyordu kafamdan. Ama nedense bu sefer fazla uzun sürmüştü. Kendimi yorgun ve bitkin hissediyordum.
"Uyumalısın biraz..." dedi usulca. Aklımı okuyup okumadığını merak ettim o anda.
"Nasıl uyuyabilirim?" diye sordum, "Eve gitmek istiyorum..."
Üzgün bir ifade yerleşti suratına. "Ne yazık ki bu şu an güvenli olmaz..." dedi.
Mücadele edecek gücü kendime hissetmiyordum. Etsem bile bir işe yarar mıydı emin değildim ama sıcak bir duş almak ve ardından da yatağıma yatmak istiyordum.
Düzgün bir cevap almayı umarak "Ne yapacağım?" diye sordum.
Arkama doğru baktı, "Burada uyuyacaksın... Uyandığında ise konuşmaya devam edeceğiz. Sana istediğin tüm cevapları vereceğime söz veriyorum. Ama çok hırpalandın. Dinlenmen gerekiyor, güçsüzsün..." dedi.
Bu konuda katılıyordum ona. O kadar güçsüzdüm ki, beni öldürmeye çalışan adamın kim olduğunu öğrenmeyi bile sonraya bırakmaya razıydım. Tüm korkuma rağmen, anlayamadığım bir şekilde burada gerçekten güvende olduğumu biliyordum ama yabancı bir yerde, bir de tüm bu olayların üzerine yeraltında böyle bir yerde uyumak fikri çok tuhaftı.
"Uyuyabileceğimi sanmıyorum..." dedim.
Bana bakışında farklı bir şeyler vardı. Sanki benim adıma üzülüyor gibiydi. Acıma üzüntüsü değildi ama bu, daha çok empati gibiydi.
"En azından dinlenmeye çalış..." dedi.
Başımı aşağı yukarı oynattım hafifçe.
Ayağa kalktı, kolumdan tuttu ve beni de kaldırdı. Ayaklarımın üzerinde durduğum anda bir kez daha ne kadar halsiz olduğumu fark ettim. Bütün bedenim ağrıyordu. Kesiklerim hala canımı yakıyor, sızlıyordu.
Beni yatağa doğru götürürken bir şey söylemek ister gibi bir hali vardı. Ama bir türlü cesaret edemiyor gibiydi.
Sonunda, "Sana uyuman için bir şey vermemi ister misin?" diye sordu çekinerek.
İstem dışı hafifçe güldüm. Vereceği herhangi bir şeyin işe yarayacağını sanmıyordum. Piyasadaki çoğu ilaca bağışıklık kazanmıştım. İki yana salladım başımı. Hiç ısrar etmedi.
Yatağı açıp beni oturttuktan sonra yanındaki ufak dolaptan bir parça kıyafet çıkFantastik, Mitoloji ve macera severler için yeni bir hikaye bu.

Her hafta yeni bir bölüm yayınlanıyor.
Göz atmak isteyenler için:

Bölüm 1
Sessiz sokaklarda gezmeyi hep sevmişimdir. Telefonumdan gelen mesaj sesi olmasaydı çoktan hayallere dalmıştım bile.
'Konuşmamız gerekiyor...' Ne diyeceğini biliyordum. Konuşmaya ne gerek vardı ki? Zaten her şey ortadaydı. Cevap yazmadan telefonu tekrar ceketimin cebine koydum. Hava serindi, insanı kendine getiriyordu. Kulağımda hala son ses müziğin gürültüsü yankılansa da duymazlığa gelmeye çalıştım. Kendimi sokağın sessizliğine bırakmaya ve kafamı dinlendirmeye, sakinleşmeye çalıştım.
Eve yaklaştıkça gerginliğim de artıyordu. Yine sabah olmak üzereydi. Bu gece de uyumamak için elimden geleni yapmıştım ama yatak yine beni bekliyordu işte. Eve ne kadar geç gelirsem geleyim, sonuç hep aynıydı. Eninde sonunda uyuyordum.


Uykuyla yakın bir zamana kadar sorunum yoktu. Ama rüyalar anlam veremediğim bir biçimde yorucu olmaya başladığı zaman uykuyla da aram bozuldu. Rüyalarım yorucuydu çünkü fazla gerçekçilerdi. Sanki rüyayı sadece beynim değil, bedenim de yaşıyordu. Çok koşmuşsam bacaklarım ağrıyor, korkmuşsam bütün gün diken üstünde oluyor, ağlamışsam gün içinde depresyona girmiş gibi oluyordum. Rüyaları görmüyor, yaşıyordum adeta. Bu bir süre aralıklarla devam ettikten sonra sıklaşmaya başlamış ve sonunda da iyice çekilmez bir hal almıştı.
Sonunda dayanamayarak bir uyku merkezine gittim. Her türlü testi yaptırdıktan sonra doktor gözle görülür bir şey olmadığını, psikolojik olabileceğini söyledi. Bitkisel uyku haplarıyla birlikte bir de terapist adı vererek yolladı beni. Haplar kısa bir süre için işe yaradı ama sonra her şey gibi onların da etkisi geçti. Terapiste elbette gitmedim. Deli olmadığımı biliyordum. Sadece çok yorgun veya içkili veya ikisi birden olduğumda rahat ediyordum. Ertesi gün dayanılmaz bir baş ağrısı yaşasam da en azından gece rahat uyuyordum.


O gece de eve geldiğimde zaten bayılmak üzereydim. Ama hissettiğim gerginlik beni ayıltmak üzereydi. Yüzümü yıkayıp geceliğimi giydikten sonra oyalanmadan, çok düşünmemeye çalışarak yatağa attım kendimi. Gözlerimi kapatmıştım ki telefonuma bir mesaj daha geldi.
'Bu tepkiyi hak edecek ne yaptım bilmiyorum ama yoruldum artık. Konuşmak istemiyorsan konuşmayız, sen bilirsin. Bundan sonra nasıl istiyorsan öyle olsun, iyi geceler...'
Biraz vicdan azabı çekmediğimi söylesem yalan olurdu ama uğraşacak halim de yoktu. Telefonu baş ucuma koyup uykuya geri döndüm.


* * *


Biri kafama sopayla vuruyordu sanki. Uğultuyla karışık gümleme sesi duyuyordum. Gözlerimi açtım, hala başım dönüyordu. Yüzümü ovaladım, ses aşağıdan geliyordu. Saate baktım, 10.30.
Yataktan zorla kalktıktan sonra koltuğun üzerinde duran sabahlığımı üstüme geçirdim ve aşağıya indim. Hafta sonu için 10.30 erken bir saatti. Kimin geldiğini bilmiyordum. Esneyerek açtım kapıyı.
"Günaydın," dedi Deniz ben kapıyı açar açmaz.
Gözlerim dışarının aydınlığından kısılmıştı, "Hangi ara uyandın da giyindin ve geldin?" diye sordum şaşırarak.
"Konuşmamız gerekiyor. Kahvaltı getirdim sana," dedi elindeki kese kağıdını uzatarak.
O içeriye girerken arkasından kapıyı kapatarak "Teşekkürler..." dedim. İnsanların konuşma takıntısını anlamıyordum. Konuşurduk elbette, neydi bu acele böyle.
Ben kendimi salondaki koltuğa atarken, Deniz de çay koyuyordu.
"Biraz daha geç saate kadar bekleyemeyen nedir merak ettim!" diye seslendim mutfağa doğru.
İki sallama poşet çayla geri geldi Deniz. Ayaklarını toplayıp yanıma oturdu.
"Dün gece Mert'le ne oldu?"
Gözlerimi devirdim. "Bunun için mi geldin?" diye sordum. Aslında pek de soru sayılmazdı. Daha çok bir sitem gibiydi.
"Dün bendeydi, sabaha kadar konuştuk. Hatta hiç uyumadım diyebilirim."
Neden bu kadar erken geldiği belli olmuştu.
"Seni gerçekten seviyor ve endişeleniyor. İlişkiyi kurtarmak istiyor."
Çayımdan bir yudum aldım, iyi gelmişti. "Sıkıldım Deniz artık ya... Biliyorsun sen de zaten, istemiyorum uğraşmak."
"Biliyorum bin kere konuştuk, haklı olduğun yerler de var evet. Ama son kez bir dinlesen en azından. Çok üzülmüş çocuk."
"Onunla da bin kere konuştum, hiçbir işe yaramıyor. Hep aynı şey..."
Biraz sessizlik oldu. Benim biraz daha bir şeyler söylememi bekliyordu.
"Ben onun annesiyle babasıyla uğraşmak zorunda değilim. Bunalıyorum, fazla geliyor. İstemediğimi bildiği için de emrivaki yapıyor artık. Dün gece yemekte ikimiz olacağız sanıyordum ama annesiyle babası da oradaydı..."
"Biliyorum anlattı bana. Israr etmişler, o da kıramamış. Seni seviyorlar, mutlu oluyorlar, Mert de mutlu oluyor. Neden bu kadar inat ettiğini anlamıyorum."
"Ailesiyle bir sorunum yok, onları gerçekten seviyorum. Çok tatlı insanlar, annesi de öyle çok şeker. Çok da iyi anlaşıyoruz. Ama artık ne zaman bir araya gelsek bir şekilde evlilik konusu açılıyor, geriliyorum, istemiyorum. Mert de biliyor bunu. Ama annesine bir şey diyemiyor. Ben daha üniversitedeyim, 21 yaşındayım. Böyle şeyleri önümüzdeki birkaç sene daha düşünmek istemiyorum. Düşünmek zorunda da değilim!"
Deniz bunları benden daha çok önce kaç kere dinlemişti. Zaten hepsini biliyordu. Surat ifadesinden bana hak verdiğini de anlıyordum.
"Evet, haklısın ama 4 yıl oldu. Zaten kimse hemen evlenin demiyor. Ama onun ailesi de böyle işte biliyorsun. Biraz eski kafalılar. En azından yüzük olsun filan istiyorlar. Bana da çok saçma geliyor, ama Mert 25 yaşında, çalışıyor, kendi hayatını kurmuş, her şeyini oturtmuş. Ailesi bir yol çizmiş ona. O da arada kalmaktan bıkmış ama seni de, ailesini de kırmak istemiyor."
"Böyle giderse," dedim, "Bizimle ilgili kırılacak bir şey kalmayacak..."
"Son bir kez konuş," dedi. "Böyle kestirip atma."
"Kestirip attığım yok, sadece biraz uzak kalmak istiyorum..."
Deniz tek kaşını kaldırıp baktı bana. Bir şeyi onaylamadığında veya aksini düşündüğünde attığı meşhur bakıştı bu.
"Ayrılmayacağım Deniz, öyle olsa söylerdim sana, bilirdin. Ben de ayrılmak istemiyorum ama artık bu konularla ilgili de konuşmak istemiyorum."
"Peki, tamam. Sadece o kadar anlattıktan sonra gelip seninle son bir kez daha konuşmasaydım kendimi kötü hissederdim," dedi. "Şimdi biraz uyuyabilir miyim burada? Ölüyorum uykusuzluktan!"
Güldüm, "Tabii ki de! Ben de yukarıda biraz daha uzanıp kendime gelmeye çalışayım. Hala sersem gibiyim..." dedim ve koltuğu ona bıraktıktan sonra odama çıktım.
Sabahlığımı bile çıkarmadan yatağa uzanıp telefonu elime aldım. Gece boyunca başka gelen mesaj olmamıştı. Kenara koydum ve gözlerimi kapattım.


* * *


Gümleme sesi yüzünden yataktan düşüyordum resmen. Bu sefer daha çabuk kendime gelmiştim.
"Deniz?" diye seslendim aşağıya, cevap yoktu. Kapı çalmaya devam ediyordu. Dışarı çıkıp kapıda mı kalmıştı acaba?
Aşağıya indim, koltukta yoktu. Gittim kapıyı açtım.
"Günaydın," dedi Deniz.
"Ne yapıyorsun dışarıda mı kaldın?" diye sordum anlayamayarak.
"Hayır, evden geldim. Konuşmamız gerekiyor. Kahvaltı getirdim sana," dedi ve elindeki kese kağıdını uzattı.
Beynim durmuştu sanki. O içeri girerken kapıda kalakalmıştım.
"Daha demin buradaydın..." dedim anlayamayarak.
"Evdeydim Sade, şimdi geldim gördüğün gibi. O garip rüyalarından birini görmüş olmayasın?" diye sordu mutfağa geçerken.
Hala şaşkınlık içinde kapıyı kapatıp mutfağa, yanına gittim. Çay koyuyordu, iki kupa çıkarmıştı.
"Hala kendine gelememiş gibisin," dedi.
"Rüyamda buraya geliyordun konuşmak için, elinde aynı böyle kahvaltı getirmiştin..."
"Garipmiş hakikaten," dedi gülerek.
Bense gülemiyordum bile. "Ne oldu, bir şey mi oldu?" diye sordum bir an tekrar sabah olduğunu ve Deniz'in bu saatte gelmesinin garip olduğunu hatırlayarak.
Çaylarla birlikte salona geçerken, "Mert'le ilgili..." dedi ve koltuğa otururken devam etti, "Dün gece bendeydi. Sabaha kadar konuştuk, hatta hiç uyumadım diyebilirim."
Başımdan aşağı kaynar sular inmişti sanki. O anda Deniz'in üstündeki kıyafetlerin rüyamda gördüklerimle aynı olduğunu fark ettim. Benim üstümdeyse gecelik vardı. Oysa ilk kalktığımda sabahlığımı giyip sonra o şekilde uyumuştum.
"İyi misin?" diye sordu Deniz. Sesi endişeli gibiydi. "Suratın beyazladı."
"Saat kaç?" diye sorabildim güçlükle.
Kolundaki saate bakıp, "10 buçuk," dedi. "Neyin var senin? Ne oldu?"
Cevap bile veremiyordum. Her şey o kadar saçmaydı ki. Rüyamda şu an yaşadıklarımı gördüğümü söylemek istedim ama bunun kulağa delice geleceğini biliyordum. Zaten doktora gittiğimden beri Deniz de bir terapistle görüşmem konusunda hemfikirdi. Şimdi böyle bir şey olduğunu söylersem asla yakamı bırakmazdı. Veya daha da fenası, geleceği görebildiğimi düşünerek bana hayatımın geri kalanı boyunca fal baktırırdı. Gerçekten geleceği mi görmüştüm?
"Hala uyanamadım herhalde, bir elimi yüzümü yıkayıp gelsem iyi olacak..." dedim ve tuvalete gittim. Başım ağrımaya başlamıştı. Lavabonun kenarında duran ağrı kesicilerden iki tane attım ağzıma. Belki de hala uyuyorumdur. Kabus gibi bir şeydir. Yüzüme su çarpıp salona geri döndüm. Biraz daha kendime gelmiştim.
Kafamda tamamen başka şeylerle, Deniz'in olduğu gibi aynı şeyleri anlatmasını dinledim. Önceden verdiğim cevapları verdim. Koca bir deja vu'nun içinde gibiydim. Konuşmamızın sonunda önceden dediği gibi yine koltukta biraz kestirmek istediğini söyledi. Ben de odama çıkıp biraz daha dinlenmek istediğimi söyledim ve böylece sonunda kendi başıma kalabilmiştim.
Hemen laptopumu açtım. Uzun süre sitelere göz gezdirdim. Rüyalarında geleceği gördüğünü iddia eden birçok insan vardı. Ama bunların çoğu basit şeylerdi. Rüyasında örümcek görüp ertesi gün tabağından örümcek çıkan kadın... Sevgilisinin evinde başka kızın eşyalarını bulduğunu görüp, daha sonra gerçekten başka eşyalar bulan kız gibi bir sürü insan vardı. Ama tam olarak benim yaşadığımı yaşayan, birebir aynı şeyi yaşayan hiç kimse yoktu.
Bir de böyle rüyaların Peygamber veya Allah tarafından gönderildiğini iddia edenler vardı. Hatta ayetlerle açıklamışlardı. Gülmekten başka bir şey yapamadım bunlara. Ne ermiştim, ne de Peygamber olacaktım. Zaten dinin pek bana göre olduğu söylenemezdi. O yüzden başka bir açıklaması olmalıydı.
Yabancı sitelerde şansımı denemeyi düşündüm. "3 Adımda Rüyanızda Geleceği Görün" saçmalıklarından, çok da saçma olmayan gerçek yaşanmış tecrübelere kadar her şey daha geniş kapsamdaydı.
Bombalanmaları, ölümü, bir uçağın düşeceğini görenler vardı ama bunlar da birebir aynı değildi ve detayları yoktu. Ben Deniz'in ne giydiğini, hangi cümleleri kullanacağını biliyordum.
Prekognisyon denen bir şey vardı. Bu durum parapsikoloji böyle açıklanmıştı. Ama kanıtlanmış bir şey değildi. Araştırmalar yapılmış, deneyler yapılmış ancak bir sonuca ulaşılmamıştı.
Tüm bunların dışında bir de, elbette ki böyle insanların psişik veya medyum olduğuna inananlar vardı.
Yani elimdekiler, Peygamberlik veya medyumluktu. İkisi de tatmin edici değildi. Başka bir sebebi varsa da kesinlikle bulamamıştım. Bu halde doktora gidersem de bana sakinleştirici ilaçları dayayacağı kesindi. Deli etiketi yemem de cabası olurdu. Hiç ama hiç gerek yoktu.
Peki ama hayatım boyunca uyumaya korkacak mıydım? Başım hala ağrıyordu. Uyku haplarından sonra şimdi de ağrı kesicilere bağışıklık kazanmış olmalıydım. Harika!
Aklımı dağıtmam gerekiyordu. Telefonu elime aldım. Mert'i aramam gerektiğini biliyordum ama istemiyordum. Sonra, evde rüyalarla ilgili kafayı yemek mi yoksa dışarıda Mert'le konuşmak mı diye düşününce Mert ağır bastı.
Rüyamda sabahı değil de Mert'le olan geleceğimi görsem ne olurdu sanki? Bari bir işe yarasaydı... Kendi halime güldüm. Gerçekten deliriyordum herhalde.
"Alo?" sesi uykulu geliyordu.
"Günaydın," dedim. "Kahvaltı yapmak ister misin?"


* * *


Boğaza inmiştik. Hava hafif rüzgarlıydı ama sıcaktı. Ne de olsa hazirandaydık. Yaz daha yeni başlıyordu. Normal halinden çok daha sessizdi Mert. Gergin olduğunu da hissedebiliyordum. Benim konuşmamı bekliyordu.
"Dün gece cevap yazmadığım için özür dilerim..." dedim.
O cevap vermeyince ben devam ettim, "Emrivaki yapmandan hoşlanmadığımı biliyorsun."
Araya girmek istedi ama durdurdum, "Lafımı bitireyim..." dedim. "Deniz geldi sabah. Konuştuğunuzu söyledi. Seni üzmek istemiyorum, ama bu gelecek planları beni..." bitiremedim cümlemi. Onu kıracak bir şey söylemek istemiyordum.
"Sorunun sadece evlilik konusu olduğuna emin misin?" diye sordu. Beni gafil avlamıştı. "Benim de hemen evlenmek istemediğimi biliyorsun. En azından sen üniversiteyi bitirene kadar beklemek istiyorum. Hatta belki daha fazla. Acelemiz yok, evlenmemiz gerekmiyor. Ama benimkileri de biliyorsun. Elim kolum bağlı. İdare etmeye çalışmaktan yoruldum. Senin kadar ben de bunalıyorum. Tek istedikleri bir yüzük."
"Bu şekilde olmamalı ama," dedim. Garson siparişlerimizi masaya yerleştirirken biraz sessizlik oldu. O gittikten sonra devam ettim, "Biz istediğimiz için takmalıyız yüzüğü. Annenler istiyor diye değil."
"Biliyorum Sade, biliyorum."
"Hiç karşı gelemiyorsun onlara. Bir defa sertçe konuşsan, ilişkiyi kötü etkilediğini söylesen..."
"Konuşmadım mı zannediyorsun?" diye sordu. Sesi yükselmişti biraz. Sinirlenmişti. "Konuştum ama ne yapayım, böyleler işte. Ben artık senin başka sorunların olduğunu düşünüyorum. Bence ilişkiyle ilgili genel bir problemin var ve yüzük takmayı bahane ediyorsun."
"Hayır, öyle değil..." dedim ama aslında bu dediğimden kendim de emin değildim. Uzun zamandır benim de düşündüğüm ama kendime bile itiraf edemediğim bir şeydi. Mert'le çok iyiydik, çok iyi anlaşıyorduk, eğleniyorduk, uyumluyduk, birbirimizi seviyorduk ama eksik olan bir şeyler vardı. Herkes bize örnek çift olarak bakıyordu ama ben hep bir eksiklik hissetmiştim. Kelimelerle ifade edemiyordum bunu. Bu yüzden de çözemiyordum işte. Sevdiğimi biliyordum ama...
"Suratının ifadesinden, bakışlarından bile ne düğündüğünü anlayabiliyorum artık," dedi Mert. "Bir şey var ve bana söylemiyorsun."
"Yok, gerçekten. Uzun zamandır bunaldığım için artık birikti ve patladım," diyebildim sadece. Çok da yanlış sayılmazdı zaten.
"Ne istiyorsun peki?" diye sordu.
En çok korktuğum soru buydu işte. Çünkü ne istediğimi ben de bilmiyordum.
"Bu şekilde olmasını istemiyorum," diyebildim. "Gerilmek veya ailenle görüşmekten kaçınmak istemiyorum."
"Peki ne olacak?" ikinci soru gelmişti tokat gibi. Keşke cevabını bilseydim.
Sessiz kaldım.
Peçeteyle ağzını sildi ve çatal bıçağını yemeğini bitirmiş gibi tabağına koydu. Hiçbir şey yememişti neredeyse.
"Bence sıkıldın, artık istemiyorsun ama bunu söyleyecek cesaretin yok..." dedi sakince.
"Hayır, öyle değil..."
"Evet, öyle. Seni tanıyorum Sade. Hem de herkesten daha iyi tanıyorum."
Yüzüm kızarıyor olabilirdi. Bakışlarımı aşağıya indirdim. Yaramazlık yapmış bir çocuk gibi gözlerim önde, kendi ellerime bakıyordum.
Başını iki yana salladı. "Senin işini kolaylaştırayım. Seni çok seviyorum."
Mideme kramp girmişti. Bir 'ama'nın geleceğini ve bu konuşmanın nereye gideceğini biliyordum. En kötüsü de, içimden durdurmak gelmiyordu.
Devam etti. Hala bakmıyordum ona. "Ama benimle geleceği düşünmekten korkan ve her konusu açıldığında gerilen biriyle daha ne kadar devam edebilirim bilmiyorum."
Başımı kaldırdım ve baktım ona. Gerçekti. Bunlar gerçekten oluyordu. Benim yapamadığımı o yapıyordu gerçekten de.
"Senin belli ki kafanda çözmen gereken şeyler var ve ben bunlara yardım edemiyorum. Keşke bunları söylemek zorunda kalmasaydım ama bana başka çare bırakmadın. Çok uzun zamandır soğuksun, sen de farkındasın bunun. Mutlu değilim Sade. Sorunlarını hiç çözebilecek misin bilmiyorum, beni gerçekten sevip sevmediğini de bilmiyorum çünkü sevsen mücadele ederdin. Böyle kaçmazdın benden. Ben artık senin çözemediğin şeyleri senin için çözmeye çalışmayacağım. Dün gece de dediğim gibi, nasıl istiyorsan öyle olsun..." dedi ve masadan eşyalarını alarak ayağa kalktı.
"Mert..." dedim arkasından giderken.
Döndü bana. Bir şeyler demek istedim ama dudaklarım aralık kaldı, konuşamadım.
Alaycı bir şekilde başını iki yana salladı ve güldü. 'İnanamıyorum sana' gülüşüydü bu. Hiçbir şey söylemeden ve arkasında bir daha bakmadan gitti. Bitmişti.
Tabağımı ileri ittim. İştahım kaçmıştı. Öylece kaldım. Bakışlarım sabitti ve yaşadığımız her şeyi ve az önce olanları kafamdan geçiriyordum. Midem kramplar içindeydi.
Garsonun sesiyle kendime geldim, "Pardon, beyefendi geri dönecek mi acaba?" diye sordu tabağı almak için eğildiğinde.
"Hayır, dönmeyecek," dedim o anda ben de farkına vararak. "Hesabı alabilir miyim?"


* * *


Ben eve girer girmez Deniz "Ne oldu?" diye sorarak resmen üstüme atıldı. Bana getirdiği kahvaltıyı kendisi yiyordu. Onun bu hallerine bayılıyordum. Ortaokuldan beri arkadaştık ve artık kardeş gibi olmuştuk. O yüzden birbirimizin yanında çok rahattık. En yakın arkadaşımdı o.
"Bitti," dedim, "Ayrıldık."
Hissettiği şaşkınlık tüm vücuduna yayılmıştı. Isırdığı son lokmayı bile çiğneyemiyordu. Hareketsiz bir şekilde öylece kalmıştı. Birkaç saniye sonra kendine geldi, "İyi misin peki?" diye sordu.
Çantamı sehpanın üstüne koyup yanına otururken, "İlginç bir şekilde iyiyim," dedim.
"Ağlamadım, krize girmedim. Hiçbir tepki vermedim. Belki de farkına varamamışımdır. Ne bileyim, algılayamamışımdır yani..."
Anlayışlı bir şekilde bana bakıp, "Bence kendine itiraf edemiyordun ama sen kafanda çok önceden bitirmiştin..." dedi.
Bugün bana bunu söyleyen ikinci kişiydi. Neyse ki arkadaşımın yanında kendimle mücadele etmeme gerek yoktu. "Galiba," dedim. "Yani üzülmüyor değilim. Üzülüyorum. Sonuçta Mert'i hala seviyorum ama..."
"Ama şu an böylesi daha iyi..." diyerek cümlemi tamamladı. "Belki biraz ayrı zaman geçirdikten sonra tekrar konuşursunuz ve çok daha iyi bir ilişkiniz olur..." dedi.
"Evet," dedim alayla, "Annesi o zamana kadar onu biriyle evlendirmezse!"
Güldük birlikte. "İyiyim," diye tekrarladım, "Gerçekten iyiyim."
Telefonum çalmaya başlayınca bir an irkildim. Mert olmamasını dileyerek telefona baktığımda ajansın aradığını gördüm.
"Alo?"
"Uyandın mı bakalım prenses?" diye sordu Emre, ajansta benimle ilgilenen menajerdi.
"Oo çoktan!" dedim neşeli bir sesle.
"İyi, iyi. Resimlerini görünce belki dedim hala kendine gelememiştir."
"Ne resmi?" diye sordum şaşırarak.
"Sen uyanmışsın ama kendine gelememişsin herhalde. Aç da bir sayfana bak!" dedi. Belli ki internete fotoğraf koymuştu birileri. Genelde kalktıktan sonra bakardım ama sabahtan beri maceradan maceraya koşmaktan hiç aklıma gelmemişti.
"Evet, eğlendik biraz..." dedim hafifçe utanarak ve resimlerin abuk sabuk olmamasını dileyerek. Artık gizlilik ayarlarını değiştirmem gerekiyordu galiba.
"Neyse, kurtlarını dünden döktüğün iyi olmuş çünkü yarına son anda bir iş geldi."
"Ne işi?" diye sordum merakla.
"Dergi çekimi. Beş sayfalık hem de. Anlaştıkları manken son anda iptal etmiş, yurtdışına mı ne çıkması gerekiyormuş. Seni istediler."
"İkinci tercih olmak her ne kadar gururumu kırmış olsa da, elbette kabul ederim!" dedim sevinçle. Dergilerde genelde yabancı mankenleri kullanırlardı ve ben de hep özenirdim. Bu büyük bir işti ve bütün keyfimi yerine getirmişti. Her ne kadar profesyonel manken olmak istemesem de, yan iş olarak çok keyif alarak yaptığım bir şeydi.
"Senin yerine ettim bile canım!" dedi ukalalıkla. Beni tanıyordu artık, o yüzden bir şey demedim.
"Detayları ve adresi mesaj atarım gün içinde," dedi ve kapattık telefonu.
Deniz, "Güzel haber galiba?" diye sordu büyük bir gülümsemeyle.
"Evet! Dergi çekimi geldi, beş sayfa. Süper bir haber hem de!" dedim. "Bu arada internete fotoğraf koymuşlar, gördün mü sen?" diye sordum.
"Yoo, bakamadım ben de hiç..." dedi.
Sehpanın üzerindeki tablet bilgisayarı açarak sayfama girdim. Yaklaşık 10 tane fotoğraf vardı. Hepsi de benim haberim yokken çekilmişti ve her birinde elimde farklı içki vardı. Kendimle pek gurur duyduğumu söylemezdim.
"O kadar da kötü değiller," dedi Deniz yüzünü buruşturarak.
"Ben kötü olmasam da verdiği mesaj pek iyi sayılmaz," dedim gülerek. Resimlerden birindeki bir adam dikkatimi çekti. Bizim gruptan değildi. Arkada belli belirsiz duruyordu, başka yöne bakıyordu. Tanıdık gelmişti ama çıkaramadım.
"Şu adamı tanıyor musun?" diye sordum Deniz'e.
"Hayır, neden?" diye geri sordu bana.
"Tanıdık geldi siması..."
Esmerdi, belli ki uzun boyluydu ve sert bir ifadesi vardı.
"Üstünde gömlek olmasa mekanın koruması derdim," dedi Deniz. Aynen öyle görünüyordu. Fedai gibi bir tipi vardı. İçimi bir ürperti aldı. Tehlikeli gibi duruyordu ama neden bu kadar üstüme alınmıştım bilmiyordum. Adamı gece boyunca görmemiştim bile. Bir hissiyattı sadece.
Deniz dedikodu moduna girerek "Merve'nin yeni takıldığı çocuğu gördün mü?" diye sordu heyecanla ve tableti elimden kaptı.
"Aa hayır, göster bakayım!" dedim aynı moda ben de girerek.
Bu kadar basit olmuştu işte Mert'le ayrılığımın aklımdan çıkması. Yeni bir iş ve yeni bir dedikodu... Ağrı kesicilerden daha etkili olmuştu.


Bölüm 2
Sokakta yürüyordum. Tam olarak nerede olduğunu bilmiyordum ama daracık ve ıssızdı. Ayağımdaki topuklular gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Bir gün bu yalnız yürüme huyumun başına dert açacağını düşündüm. İstanbul o kadar da güvenli bir şehir değildi. Hele de bir kız tek başına bol ama kısacık bir triko elbise ve topukluyla ara sokaklarda geziyorsa. Küçüklüğümden beri başımdan geçenlerden olsa gerek, saçma bir cesaretim vardı bu konuda. Sağlıklı bir şekilde büyüyebildiysem başıma daha hiçbir şey gelemezdi gibi hissediyordum.


Ailem ben çok küçükken ölmüştü. Annemi de babamı da aynı kazada kaybetmiştim. Ben ufak olduğum için ve arka koltukta bebek koltuğuna bağlı olduğum için kurtulmuştum. Babam kaza anında hayatını kaybetmişti. Annem de 15 gün komada kaldıktan sonra kalbi daha fazla dayanamayıp durmuştu. Başka kimsemiz yoktu. Annem İtalyandı ve yıllar önce kendi ailesiyle bağını koparıp evlenince de Türkiye'ye yerleşmişti. Babamınsa bir kardeşi vardı ama yıllardır konuşmuyorlardı. Kendi anne babalarını kaybedince çıkan miras kavgasında araları bozulmuştu ve o günden beri görüşmemişlerdi. Son alınan habere göre yurt dışında bir yerdeydi o da. Kısacası, annem ve babamdan başka kimsem yoktu ve onlar da ölünce bebek halimle tek başıma kalmıştım. Ailemin yıllar önce bir seyahatte tanıştığı ve sonradan aile dostu haline gelen yaşlı bir çift, beni bırakmaya kıyamamıştı. Neredeyse 60 yaşındaydılar ve hiç çocukları olmamıştı. Beni yanlarına aldılar ve kendi çocukları gibi yetiştirdiler. Beş yıl önce kalp krizinden Harun babamı, ondan 3 yıl sonra da kanserden Melahat annemi kaybetmiştim. Onların ölümü beni yıkmıştı. Bebekken farkında değildim, ama artık yalnızlığı anlıyordum. Benim en çok ihtiyacım olduğunda onlar yanımda olmuştu, hiçbir şeyi esirgememişlerdi. Beni hep sevmişler, hayatım boyunca her konuda desteklemişlerdi. Bir çocuğun, bir anne babadan isteyebileceği her şey vardı onlarda. Hayatımda tanıdığım en sevgi dolu ve mükemmel insanlardı. Onların kaybı beni gerçekten çok üzmüştü. Tek başıma kalmıştım. Mert o dönemlerde yanımda olmasaydı, belki de atlatamazdım. Ve elbette Deniz. Beni hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. Aylarca yanımda yaşadılar, sırf ben yalnız hissetmeyeyim diye kendi evlerine o dönem neredeyse hiç gitmediler. Bir süre sonra acım hafiflemişti ve daha da önemlisi, alışmaya başlamıştım. Hiçbir zaman unutmuyordum onları, unutmayacaktım da ama hayatımın bundan sonra onlarsız geçeceğini kabul etmiştim. Beni iyi yetiştirmişlerdi, onları hiçbir konuda hayal kırıklığına uğratmamaya kararlıydım.


Arkadan bir ses duyduğumda düşüncelerimden sıyrıldım. Refleks olarak dönüp baktım ama hiç kimse yoktu. Devam ettim yürümeye. Paranoyak olmanın alemi yoktu. Zaten az sonra ana caddeye ulaşacaktım, bir taksiye atlayıp evin yolunu tutacaktım.
Bu sefer daha belirgin bir ses geldi. Dönüp bir kez daha baktığımda benimle aynı yöne doğru yürüyen bir adam gördüm. Yaz olmasına rağmen üzerinde başlıklı bir eşofman üstü vardı ve yüzü görülmüyordu. İçimi bir korku kapladı. Midemin burkulduğunu, yüreğimin sıkıştığını hissettim. Adımlarımı hızlandırdım. İçime kötü bir his yerleşmişti. Onun da adımlarını hızlandırdığını duyduğumda ise paniklemeye başlamıştım. Telefonumu çıkardım ve 155'i tuşladım ama aramamıştım. Ne olur ne olmaz diye hazırda tutacaktım.
Yeniden arkamı döndüğümde gitmişti. Durdum. Derin bir nefes verdim. Etrafa iyice bakındım ama ortalıklarda görünmüyordu. Muhtemelen bu sokakta bir apartmanda oturuyordu ve evine girmişti. İyice paranoyak olmuştum gerçekten de. Telefonumu çantama koydum ve son bir kez daha etrafa baktıktan sonra önüme döndüm.
Hiçbir şey düşünemeden, anında bir çığlık kopardım. Sesim bütün sokakta yankılanmıştı. Arkamdaki adam önümde duruyordu. Başlığının altındaki yüzü görülmese de gözlerinin sabit bir şekilde bana baktığını biliyordum. Aramızda bir adım bile yoktu. Bana doğru hamle yaptı. Ben de çantamı tuttuğum elimi vuracakmış gibi kaldırdım, o onu karşılarken sivri topuğumu bacağına geçirdim. Çantam onun kolumu savurmasıyla beraber yan tarafa düşmüş, kendisi de tekmeden dolayı dengesini kaybedip sendelemişti.
Afalladığı anda ileriye doğru kaçmaya başladım. Ana yola çok kalmamıştı. Topukluyla bu kadar hızlı koşabileceğim aklıma gelmezdi hiç. Hayatım için koşuyordum. Arkama bakacak zamanım yoktu. Geride kalmış olmasını umuyordum. Bir anda beni omuzlarımdan tutup kendiyle birlikte kapalı bir dükkanın camından içeriye attı.
Camların büyük bir şangırtıyla indiğini, ve vücudumun her bir tarafının kesildiğini hissettim.


Çığlık atarak uyandım. Telefonumun alarmı çalıyordu. Bütün vücudum titriyordu. Nefes alıp verişimi kontrol edemiyordum. Kalp krizi geçiriyor gibiydim. Ter içindeydim ve cam parçaları sanki hala vücudumdaydı. Refleks olarak üstümü başımı yokladım ama görünürde bir şey yoktu. Uzun zamandır bütün rüyalarım gerçek gibiydi ama bu kadar şiddet dolu olmamıştı hiç. Kendimi zar zor tuvalete attım ve kustum. Korkudan kaynaklandığını biliyordum. Bünyem altüst olmuştu. Ancak soğuk suyun altına girerek kendime gelebilmiştim. Yine başım ağrımaya başlamıştı. Duştan çıkıp, üzerimi giyinip kendime bir kahve koyduğumda saat 7'ye yaklaşıyordu. 7 buçukta çekim için mekanda olmalıydım. Bir tişört ve şort geçirdim üzerime. Genelde çekime giderken daha rahat bir şeyler giyerdim ama dün gece uyumadan önce uğurlu topuklularımı giymeye karar vermiştim. Ayakkabıları elime aldığımda, onların rüyamda gördüğüm ayakkabılar olduğunu fark ettim. Üstümden böcek silker gibi fırlattım ayakkabıları. Onun yerine en rahat spor ayakkabılarımı giydim. Yaptığım kahveyi de termosuma koyup çıktım evden.

Yol boyunca kendime gelememiştim. O adamı aklımdan çıkaramıyordum. Kimdi ve beni niye takip ediyordu diye düşünürken, bir yandan da bunun sadece bir rüya olduğunu hatırlatıyordum kendime. Çekim günü böyle bir ruh halinde olduğum için lanet ettim. Bütün hayatım perişan bir hal almıştı.

Mekana ulaştığımda hareketlilik çoktan başlamıştı. Birileri dekoru kuruyor, birileri kostümleri hazırlıyor, birileri ise ışıkları yerleştiriyordu. Beni kapıda karşılayan Emre oldu. Dehşet içinde bakakaldı, "Ne oldu sana?!"
Elimi 'boş ver' anlamında salladım. Konuşmak bile gelmiyordu içimden.
"Kaza geçirmişsin gibisin, birine bir şey mi oldu?" diye sordu.
"İyiyim," dedim ters bir şekilde.
"Geceden kalma mısın yoksa?" diye sordu daha kısık bir sesle. Öyle bir bakış attım ki sorduğuna anında pişman oldu.
"Uyuyamadım, konuşmak istemiyorum..." dedim kısaca. O da konuyu uzatmadı.
"Kahvaltı yaptın mı? Ne istersin?" diye sordu ben hazırlık odasına geçerken. Yine hiçbir şey söylemeden elimdeki termosu gösterdim. Başını iki sana sallayıp gitti. Gözlerini devirdiğine de adım gibi emindim. Hakkımda ne düşündüğü o an umurumda değildi açıkçası. Tek isteğim, o günü atlatmaktı.
Saçım ve makyajım yapılırken yarı dalgındım. Makyöz kendi işi sırasında ne kadar yorgun göründüğümden bahsetmişti. Çıkık elmacık kemiklerim yorgunluktan ötürü suratımın süzülmesiyle daha da belirgin hale gelmişti. Normalde dolgun ve canlı görünen dudaklarımın rengi neredeyse beyazdı, tıpkı yüzümün geri kalanı gibi. Yeşil gözlerimin altındaki torbalar o kadar içeri çökmüştü ki, bir hayalet gibi duruyordum. Tek düzgün duran yanım burunumdu ama o da zaten tek başına bir işe yaramıyordu. Neyse ki profesyonel makyajın çözemeyeceği sorun yoktu. Kuaför saçlarımı yaparken de aynı şekilde utandım kendimden. Uzun, dalgalı kumral saçlarım banyodan yeni çıktığım halde bakımsız gibiydi. Başka bir zaman olsa neşemle herkesi canlandırırdım. Ama şu an elimden tek gelen şey, bir an önce ruh sağlığıma yeniden kavuşmayı dilemekti.


Çekim biraz olsun daha iyiydi. Ekip benim aksime çok neşeliydi ve beni de keyiflendirmişlerdi. Öğlen yemeğinde mideme bir şeyler girince de çok daha iyi hissetmiştim kendimi.
Salatamı yediğim sırada kostüm asistanlarından biri yanıma geldi ve "Yemekten sonra giyinmek için alabiliriz sizi. Kostümlerinizi hazırladık," dedi. Ona teşekkür ettim ve yemeğin ardından yanlarına gittim . Aynı kız, önceden kararlaştırdıkları kombini verdi bana. Krem rengi dökümlü, bol, örgü triko bir elbise ve çizmeler.
"Beğenmediğiniz mi?" diye sordu kız gülümseyerek.
Kekeledim ve cevap veremedim. Rüyamdaki elbiseydi bu. Hayatımda daha önce görmediğim bir elbiseyi görmüş olmam ve şimdi bunun gerçekten karşıma çıkması tesadüf olamazdı. Veya sadece bir rüya olamazdı. Başımın döndüğünü hissettim. Kız da fark etmiş olmalıydı ki, "İyi misiniz? Oturun isterseniz," dedi. Elimde askıyla en yakındaki sandalyeye bıraktım kendimi.
"Biraz su alabilir miyim?" diye rica ettim. Odada fısıldaşmalar olduğunu duyabiliyordum. Emre geldi yanıma, "Sade, iyi misin? Ne oldu, neyin var?" diye sordu elini omzuma koyarak.
Gözlerimin dolduğunu hissediyordum.
"İyiyim, bana bir 5 dakika verebilir misiniz?" diye sordum utanarak.
"Elbette, elbette veririz. Ben içeriye söyleyeyim," dedi ve gitti. Ne olduğunu sorma konusunda üstelemeyecek kadar saygı duyuyordu bana. Yıllardır birlikte çalışıyorduk ve beni az çok tanırdı. Önemli bir şey olmadığı sürece işimi asla yarıda bırakmadığımı veya özel hayatımı işime yansıtmadığımı bilirdi.
Kendi kendimi telkin etmeye çalıştım. Elbiseyi giyecektim, çekimi yapacaktık, sonra kendi kıyafetlerimi giyip hiç boş sokaklarda yürümeden, bir taksiyle doğruca eve dönecektim. Böylece rüyamda gördüğüm şeyin gerçekleşip gerçekleşmemesiyle ilgili endişelenmek zorunda kalmayacaktım.
Kendime geldikten sonra elbiseyi giydim. Dünyanın en rahat kostümlerinden biriydi herhalde. Hem inanılmaz güzel duruyordu, hem de aşırı rahattı. Hem spor, hem şıktı. Gerçekten mükemmeldi.
"Çok yakıştı," dedi kostüm asistanı kız. Gülümsedim, "Ben de çok sevdim..."

* * *

Çekim bittiğinde hava daha kararmamıştı bile. Kendimi gittikçe daha iyi hissediyordum. Çıkışta Emre bir şeyler yemeği teklif etti.
"Davet etmek istediğin kişi gerçekten ben miyim acaba?" diye sordum ona hınzır bir şekilde. Kostüm asistanı kıza çekim boyunca nasıl baktığı gözümden kaçmamıştı.
"İkimiz baş başa yiyelim dememiştim," dedi sinsi sinsi sırıtarak.
Böylece birkaç kişi yemeğe gittik. Muhabbet çok güzeldi. Gece gördüğüm rüya tamamen aklımdan gitmişti. Güzel bir işin ardından kutlama yapıyor gibiydik.
"Pardon," diye seslendim az ileride duran garsona doğru, "Bir kadeh daha rica edebilir miyim?"
Şarapsız yemek olmazdı elbette. Garson tepsinin üstünde taşıdığı kadehimle birlikte gelirken her şey bir anda ağır çekime geçti sanki. Masasında otururken dışarıdan geçen pamuk helvacıyı gören küçücük bir çocuk bir anda yerinden fırladı ve son sürat koşmaya başladı. Ayağı takıldı ve garsonun önünde yere kapaklanıyordu ki, adamcağız refleks olarak can havliyle çocuğu tutmak için hamle yaptı. Fakat o sırada tepsiden kayan kadeh olduğu gibi kucağıma boşalmıştı. Garson, çocuğu tutamadığı gibi şarabı da üstüme dökmüştü. Benim hafif çığlığımla çocuğun gürültülü ağlaması birbirine girmişti. Garsonun eli ayağına dolaştı, elimle 'yok bir şey' der gibi sakinleştirmeye çalıştım onu ama üzerim göl gibi olmuştu bile. Emre hemen azarlamaya girişti adamı.
"Tamam Emre sakin ol. Önemli değil, ne yapalım..." dedim. Benim de sinirlerim bozulmuştu ama adam isteyerek yapmamıştı sonuçta.
"Bari çocuğu tutabilseydi de bir işe yarasaydı..." diye de sövmeden edemedim tabii. Kostüm asistanı kız meslek alışkanlığından olsa gerek, yanımda bitivermişti. Peçetelerle silmeye çalışıyordu ama nafileydi.
"Ben en iyisi bir lavaboya gideyim," dedim ve kalktım masadan.


Tuvalette ıslak kağıtlarla üzerimi geçirmeye çalışırken boşuna uğraştığımı fark ettim. Tam pes etmiştim ki, içeriye asistan kız girdi. Elinde bir giysi kılıfı vardı.
"Al bunu giy lütfen," dedi. "Öyle duramazsın. Sırılsıklamsın ve kokuyorsun," diye de ekledi gülerek.
"Hiç gerek yoktu zaten kalkacağım birazdan..." dedim ama ısrar etti.
"Gerçekten önemli değil. Mankenler sürekli bir şeyler alıyor zaten. Bunu da sen alsan ne olacak... Ben söylerim direktöre, bir şey demez..." dedi.
Çok da direnecek halim yoktu aslında. Askıyı aldım ve kabine geçtim. Fermuarı açınca bir kez daha sarsıldım. Aynı triko elbise karşımda duruyordu. Mecburen giydim ama bu sefer kendimi çok da rahat hissettiğim söylenemezdi.
Kabinden çıkınca, "Çok güzel oldu, zaten senin olacağı varmış bunun..." dedi şirinlikle. Teşekkür ettim ve masamıza geri döndük.


Yemeğimiz bitip de mekandan çıktığımızda grubun çoğu dağılmıştı. Sadece Emre, asistan kız ve de ben kalmıştık. Emre kızı evine davet etmişti bile, onun için işler yolundaydı. Ben de gerginliğimin geçmesi için uğraşıyordum. Sokakta tek başıma yalnız başıma yürümediğim sürece bir şey olmazdı, değil mi?
"Buradan boş taksi geçmesi imkansız, aşağıda bir durak var, yürüyelim mi oraya?" diye sordu Emre. Tek başıma kalmak istemediğimden kabul ettim. O sırada gök gürüldemeye başlamıştı. Rüyamda yağmur yoktu, bu iyiye işaret olmalıydı. Biz durağa yürüyene kadar yağmur hafiften çiselemeye başlamıştı bile. Durakta yalnızca bir taksi vardı.
"Sade sen geç istersen, biz bekleriz, gelir birazdan bir tane daha," dedi Emre.
Nezaket gereği onların binmesini, kendimin bekleyeceğini söylesem de çok üstelemedim. Araca bindiğimde derin bir nefes verdim. Yağmur bir anda sağanağa dönmüştü. Muhtemelen çok uzun sürmezdi. İstanbul'da yaz yağmurları şiddetli de olsa genelde kısa sürerdi. Ara sokaklardan caddeye çıkmak üzere ilerliyorduk. Yerlerden oluk oluk su akmaya başlamıştı bile. Silecekler son hızda çalışıyordu. Şoför İstanbul'un bu belirsiz havasından yakınırken ben dalmış gitmiştim bile.
Dar bir yoldan yokuş aşağı inerken acı bir fren sesiyle başımı kaldırmamla, büyük bir gümbürtüyle birlikte alnımı ön koltuğun kafalığına geçirmem bir oldu. Arkadaki araba bizim taksiye çarpmıştı. Şoför anında indi arabadan, ben de arkamı dönerek camdan baktım. Durum pek iyi görünmüyordu. Adamlar kavgaya girişmişti. Beynim sarsılmıştı resmen, başımı tutuyordum. Şoför yanıma gelip kapımı açarak "İyi misin abla?" diye sordu.
"İyiyim, iyiyim..." diye geçiştirdim onu.
Şoför yeniden ön tarafa geçerek telsizden anons çekti. Kazayı bildirdi ve benim için yeni bir araç istedi. Bir süre burada kalacağa benziyordu ve belli ki beni götüremeyecekti. İnanmakta güçlük çekiyordum olanlara. Gerçek değil gibiydi. Cevap olarak gelen anonsta durakta taksi olmadığı ve bir süre daha gelmeyeceği söylendi. Yağmurdan dolayı trafik anında sıkışmıştı ve tüm taksiler dolmuştu.
"Abla istersen yağmurun geçmesini bekle ama başka araç bulman gerekecek..." dedi taksici mahcup bir şekilde.
"Önemli değil tamam, sorun değil..." dedim.
Arkamızda araç kuyruğu oluşmuştu bile. Anladığım kadarıyla kazanın fotoğrafını çekmeden ayrılmayacaklardı yoldan. Bekleyip beklememek arasında kaldım. Gördüğüm kabus aklımdan çıkmıyordu. İçimden çok güçlü bir ses bu kazanın, yağmur ve acemilik dışında başka bir sebebi olduğunu ve insanların yanından ayrılmamam gerektiğini söylüyordu. Öte yandan da bir an önce eve gitmek istiyordum. Yolun bir kısmını gitmiştik zaten. Hızlı adımlarla yürüyerek ana caddeye beş dakika geçmeden ulaşırdım.
Derin bir nefes alıp taksiden indim ve koşar adımlarla ana caddeye yürümeye doğru başladım. Korkuyordum ama ayağımda topuklular yoktu ve yağmur yağıyordu. Belki de zaten başından beri rüyamın geleceği gösterdiğini düşünerek delilik etmiştim.
Sakinleşmeye ve paranoyakça davranmamaya karar verdim. Çekimin yapılacağı yeri önceden biliyordum, elbisenin bir benzerini mağazaların birinde görmüş olabilirdim, topuklu ayakkabılar ise zaten benimdi. Rüyamda tüm bunları görmemem aslında için bir sebep yoktu.
Böyle düşününce kendime geldim biraz. İçimdeki kötü his hala gitmemiş olsa da sakinleşmiştim. Feci şekilde ıslanıyor olsam da eve varmanın hayaliyle umursamıyordum.
Şimşekler çakmaya ve gök gürüldemeye devam ediyordu. Yağmurun sesinden başka şey duymak imkansızdı. Sokaklar bomboştu, belli ki herkes ıslanmamak için bir yerlere kaçmıştı. İster istemez arada bir arkama dönüp bakıyordum ama hiç kimse yoktu. Ardından bir hareketlilik hissettim. Yeniden döndüm ama hala kimse yoktu. Telefonum çıkarıp elime almıştım. Saçma bir güven veriyordu bana. Sanki bir şey olsa bu havada polisler gelebilecekti hemen. Hava böyle olmasa bile hemen gelmezlerdi ki zaten... Dediğim gibi, saçma bir güvendi. Ama hiç güvensizlikten iyiydi.
Çakan son şimşek ve takiben gelen gök gürültüsünün ardında bıraktığı sessizlikte bir şey hissettim. Yanımdaki çöp kutusundan fırlayan bir kediyle birlikte ben de olduğum yerde sıçradım. Kedi son sürat ileriye doğru koşmuştu. Ardından gök yarılır gibi bir gürültü koptu. Fırtınalı havayı severdim ama biraz ürkütücü olmaya başlamıştı. Çöp kutusunun yanında hareketsiz bir şekilde kalmıştım. Sağıma soluma baktım, ileriye baktım ama sokakta bir tek bakkal bile yoktu. Bir şey olursa sığınabileceğim hiçbir yer yoktu. O anda fark ettim. Burası rüyamdaki sokaktı. Yaşadığım şokla yere mıhlanmıştım sanki. Telefonumdan 155'i tuşlarken başka bir deja vu'nun içinde gibiydim. Kendimi zorlayarak birkaç adım daha gittim. Gittikçe her taraf daha da tanıdık geliyordu. Sağ tarafımda bir dükkan vardı, bir kitapçıydı. Vitrininde kitaplar vardı, içi karanlık olsa da duvar boyunca ilerleyen rafları görebiliyordum. Hayatım boyunca daha önce hiç geçmediğim bu sokaktaki bana yabancı bu kitapçı, garip bir şekilde tanıdık gelmişti.
Bir adım geriledim. Kanımın çekildiğini hissettim. Kitapçıyı tanımıyordum hayır, ama vitrinini hatırlamıştım. Gece rüyamda beni kovalayan adamla birlikte camından içeri girdiğim dükkandı bu.


Şimşek çaktığında bir anda tüm sokak aydınlandı. Bir saniyeliğine kitapçının camından kendi yansımamı görmüştüm. Ve arkamdaki birini daha.
Ben daha tepki veremeden, gök gürültüsüyle birlikte iki güçlü eli omzumda hissettim ve birlikte camdan içeri girdik. Çığlık attıysam da gök gürültüsünden kendi sesimi bile duyamamıştım. Aynı şekilde kimsenin de dükkanın vitrinin olduğu gibi aşağı indiğini duyduğunu sanmıyordum.


Her tarafım cam kesiği olmuştu, suratımın ve kollarımın parçalandığını hissedebiliyordum. Bu sefer sadece benim değil, herkesin duyabileceği bir şekilde çığlık attım. Can acısından değil, korkudan çıkmıştı sesim. Birisinin duymasını ve yardım etmesini umuyordum. Gri başlıklı adam bacaklarımın dibine düşmüştü. Yerde sırtüstü geriye doğru kendi kanlarım arasında sürünürken tekmelemeye çalışıyordum onu. Çok güçlüydü. Ben daha bir metre kadar gidebilmiştim ki bacaklarımı tuttu ve üstüme atlayarak ters çevirdi beni. Suratım yerdeki cam kırıklarının üstüne yapışmıştı. Camların yanağımı ve kaşımı delmesini büyük bir acıyla hissettim. Adamın ağırlığından hareket edemiyordum. Saçlarımdan tutup kafamı geriye doğru çekti.
“Bırak! Bırak beni!” ağzımdan kelimelerin çıktığına ben bile inanamamıştım. Kulağımda pis, hırçın nefesini hissediyordum. Anlamadığım dilde bir şeyler mırıldanıyordu. Tarikat üyesi miydi? Kurban mı edilecektim? Aklımdan bin türlü şey geçiyordu.
“Bırak beni!” diye bağırmaya devam ettim. Üstümden çevik bir şekilde kalktı, tekrar sırtüstü döndüm. Hala yerdeydim. Başlığı geriye düşmüştü, tanıdım onu. O gün fotoğrafta dikkatimi çeken, arka plandaki esmer adamdı bu. Neden beni takip ediyordu üç gündür? Hatta belki de daha uzun süredir peşimdeydi ama neden? Sabit bir şekilde bana bakıyordu. Simsiyah gözlerinin bir rüyada gibi kırmızıya dönüşünü izledim. Korkudan titriyordum. Acıyı hissetmiyordum artık. Ağlayamıyordum bile. Böyle biri insan olamazdı. Eşofman üstünü sıyırdı ve belinden silah kabzasına benzer bir şey çıkardı. Altın rengiydi. Birkaç saniye içinde elindeki kabzaya benzer şeyin ucu uzadı ve bir kılıca dönüştü. Düz kılıçlar gibi değildi bu. Sıradan bir kılıçtan daha küçük, bir bıçaktan daha büyüktü. Kavisliydi ve içeriye doğru kıvrılıyordu. Resimlerde Azrail’in elinde tuttuğu şeye benziyordu. İçimden bir ses onunla kafamı kesmek istediğini söylüyordu. Sonunda ağlamaya başlamıştım.
Bir savaş çığlığı edasıyla “Şimdi öl, ve sonra bir daha öl!” diye bağırdı. Her şey yeniden ağır çekime geçmişti sanki. Sokağı aydınlatan bir şimşek daha çaktı ve suratındaki bütün hayvanlığı, vahşet açlığını ve nefreti gördüm. Beni öldürmeden bırakmayacaktı, buraya kadardı, bitmişti. Elindekiyle üzerime doğru atıldığında ben gözlerimi kapattım.
Her şey bir anda oldu. Ben hiçbir şey düşünemezken, son bir gök gürültüsü sesi duydum ve aynı anda bir deprem olmuştu sanki. Yerin sarsıldığını, raflardan kitapların düştüğünü duydum. Gözlerimi açtığımda deprem olmadığını, camın kırıldığı yerden, tüm ön cepheyi ve beraberinde yan taraftaki rafları da sürükleyerek büyük bir siyah cipin dükkandan içeriye girdiğini gördüm. Farlarından gelen ışık gözlerimi kamaştırıyordu.
Arabadan inen adamın karşısında oraklı adamın sinir içinde haykırmasını işittim. Benden vazgeçmişti. Diğerinin üzerine doğru koşmaya başlamıştı. Arabadan inen kişi, oraklının saldırısını çıplak elleriyle karşıladı. Neredeyse hiç çaba sarf etmeden onun hamlesini savuşturdu ve onu benim arkamdaki duvara kadar fırlattı. Oraklı adam kitaplarla beraber büyük bir patırtıyla yere düştü.
“Çabuk! Bu tarafa!” diye bağırdı bana arabadan inen adam, eliyle yanına gelmemi işaret ediyordu. Ayağa kalktığım gibi arabaya doğru koştum.
“Çabuk! Ön tarafa geç!”
Sorgulamaya fırsatım olmadı. Kendisi direksiyonun başına geçerken ben de yanına oturdum.
“Bu onu çok fazla oyalamaz, gitmemiz lazım!”
Arabayı geri vitese taktı ve içeriye girerken yıktığı döküntülerin üzerinden off-road yapar gibi geçtikten sonra sokağa çıktık.
Arabayı seri bir hareketle çevirdi ve ileriye doğru gaza bastı. Aynalardan sürekli arkasını kontrol ettiğini görebiliyordum.
“Kimsin sen?! Neler oluyor?!” Sonunda soru sorabilmiştim, “O kimdi?!”
“Şimdi sırası değil. Şu an buradan çıkmamız lazım,” dedi bakışları yola sabit bir şekilde.
Arkama baktım. Görünürde yoktu. “Hala takip ediyor mu?”
O da yeniden tüm aynaları kontrol ettikten sonra kafasını öne eğip yolun kenarındaki
binalara baktı. “Bilmiyorum, izliyor olabilir. Bölgeye girmemiz gerekiyor bir an önce."
“Ne bölgesi?”
Yeniden “Şimdi sırası değil..." dedi ve ardından ilk defa kafasını çevirip yüzüme baktı. Beynimden vurulmuşa döndüm. Anlatması çok güçtü. Dünya yavaşlamakla kalmamış, durmuştu sanki. Bana baktığı o an, sonsuza kadar sürmüş gibiydi. Hayatımda gördüğüm en muhteşem varlığa bakıyordum. Ve o da bana bakıyordu. Hipnotize olmuş gibiydim.
Az önce neredeyse ölüyor olmam şimdi neredeyse çok önemsiz kalmıştı. “Kimsin sen?” diye sordum tek bir nefeste fısıldar gibi. İstemeden de olsa sakinleşmiştim o anda.
Başını tekrar yola çevirerek silkinir gibi kafasını iki yana salladı ve sonra tekrar bana döndü. Hiçbir şey söylemedi ama ne demek istediğini bakışlarından anlamıştım.
'Şimdi sırası değil...'
Her şeyden çok, gözleri dikkati çekmişti. Maviydi. İlk baktığında siyah olarak gördüğüme yemin edebilirdim. Bakışlarını yeniden önüne çevirdi.
Ama kapıldığım paniği hissetmiş olmalıydı ki, “Güvendesin..." dedi, "Şu an tek bilmen gereken bu."
“Eve gitmek istiyorum. Beni eve götürür müsün?” diye sordum olabildiğince sakince. Sesimin hafif çatal çıkmasına hakim olamamıştım.
Artık konuşurken bana bakmıyordu. “Üzgünüm ama bunu yapamam. Hala tehlikedesin.”
“Çıkmam evden söz veriyorum. Hiçbir yere gitmem!” Kendimi bir çocuk gibi hissetmiştim.
Cevap vermedi. Konu tartışmaya açık değildi belli ki. Nereye gittiğimiz hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sahil yolunu takip ediyorduk. Haliç’ten geçtik ve deniz kenarından devam ettik. Sol tarafımızda boğazın suları Marmara Denizi’ne karışmaya hazırlanıyordu, sağ tarafımızda ise Bizanslılardan kalma surlar bizi takip ediyordu.
“Çok kalmadı, az sonra oradayız..” dedi. Başını benim olduğum tarafa çevirdi, camdan dışarı bakıyordu. Onun bakışlarını izledim. Sağ tarafımda yıkık dökük bir kalıntı vardı. Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş olmasına şaşırdım. Tam olarak neresi olduğunu çözemiyordum, etraf karanlıktı ve cadde aydınlatmaları da yeterli olmuyordu.
Kalıntıyı geçip bir süre daha ilerledikten sonra sağdan surların arasından açılmış bir yoldan içeri girdik ve sağ taraftan devam ettik. Arabayı kenara çekmesi çok uzun sürmedi. Burası eski bir mahalleydi. Eski İstanbul dedikleri yerlerdendi. Karanlık ilk defa korkutucu olmuştu.
Kendisi arabadan inerken benim çekinmemi gördü ve, “Hadi, geldik...” dedi cesaretlendirmek ister gibi.
Kapıyı açıp yere bastığımda bacaklarımın titrediğini fark ettim. Yağmur dinmiş olmasına rağmen saçlarımdan hala sular damlıyordu ve tüm yaralarımı bir anda tekrar hatırlamıştım sanki. Kollarım, bacaklarım ve yüzüm çizikler içindeydi. Her yerim kan olmuştu. Bacaklarım gibi ellerimin de titremeye başladığını gördüm. Kalbim her kan pompaladığında, yüreğim göğüs kafesimden fırlayacakmış gibi oluyordu. Gözlerim kararıyordu, düşmemek için kapıya tutundum.
Yanıma geldi ve kolumu girdi. “Biraz dayan, iyi olacaksın...”
Sesi ve varlığı o kadar telkin ediciydi ki, ondan güç alarak ilerledim. Arabayla yanından geçtiğimiz yıkıntıya getirmişti beni. Bu adamın arabasına binmiştim çünkü beni kurtarmıştı. Ancak getirdiği yer kesinlikle bir kurtarıcının evine benzemiyordu. Daha çok kaçırma, tecavüz ve öldürme işlerinin yapıldığı bir yere benziyordu. Artık midem bulanmaya başlamıştı.
Karanlıkta bir ışık kaynağı gibi parlayan mavi gözleriyle bana baktı.
“Bukoleon Sarayı... Burada güvendesin.”


Bölüm 3
Dizlerime kadar uzamış yabani yeşilliklerin ve sur kalıntılarının arasında ilerlemeye çalışırken karanlığın içinden beliren ve etrafımızı saran insanları gördüm. Hiçbirinin yüzünü seçemiyordum. Bazıları surların üzerinde, bazıları çalıların arasında, bazıları ise mekanı korurmuş gibi duvarların dışında bekliyordu. Askeri karargahlar aklıma geldi. Bol güvenlikli, izinsiz girmenin ve çıkmanın imkansız olduğu gizli kapaklı yerler gibiydi.
Koluma ilk girdiği andan beri hiç bırakmamış olan adamın “Kapıları açın!” dediğini duydum. Sesindeki emir vurgulamasından ben bile dikleşmiştim.
Karşımızdaki yıkık dökük duvar bir anda hareketlendi. Taşlar yerinden oynamaya başlamıştı. Biz oraya varana kadar taşlar birbirinden ayrılmış, bir nevi geçit ortaya çıkmıştı.
Tek bir kişinin sığabileceği genişlikteki geçit, merdivenlerden oluşuyordu. Dimdik aşağı iniyordu ve iki tarafından meşalelerle aydınlatılmıştı. İçerinin rutubeti meşalelerden çıkan is kokusuna karışıyordu. Biz merdivenleri inerken arkamızdan gizli kapının yeniden kapandığını duydum. Bitmişti, artık kaçış yoktu.
Bir yanım öleceğimi düşünürken, diğer yanımı da merak sarmaya başlamıştı. Eğer öldürmek isteselerdi, beni yaka paça içeriye atarlardı diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Tabii kaçamayacağımı hesaba katarak da bu kadar rahat davranıyor olabilirlerdi.
Merdivenlerden inerken hala bacaklarım titriyordu. Arada bir sendeliyordum ama yanımdaki adam ona dayanmamı sağlamıştı. Ondan destek alarak merdivenleri bitirdim sonunda. Bir kemerin altından geçerek dikdörtgen bir odaya çıktık. Sağımda ve solumda birer geçit daha gördüm. Tam karşımızdaki geçidin başında ise iki tane nöbetçi vardı. Yüzlerini göremiyordum. Kıyafetlerinin bir parçası olan başlıkları suratlarını kapamıştı. Onların arasından geçerken bu yoldan devam ettik.
“Tüneller güvende olmamızı ve olayların kontrolümüzde kalmasını sağlıyor...” diye açıklama yaptı adam bana. Bir anda konuşunca irkilmiştim. Bir sürü sorum vardı. Fakat cevap alamayacağımı biliyordum, o yüzden sustum.
Bir süre sonra geçit sağa kıvrıldı, bittiğinde ise yine bir öncekine çok benzer bir dikdörtgen odaya çıkmıştık. Aynı şekilde iki tarafta ve karşımızda farklı geçitler vardı. Bu sefer yine başında nöbetçilerin beklediği, soldaki kemerin altından geçtik. Yürüdüğümüz yolun dokusu değişmişti. Tavanı yükselmişti ve meşalelerin aydınlattığı kadarıyla yukarıda kubbeler olduğunu gördüm. Yürürken pas geçtiğimiz diğer geçitlere bakmaya çalıştım fakat zifiri karanlıktı. Yeniden sağa döndük ve nöbetçilerle dolu bir koridora çıktık.
Belirli aralıklarla karşılıklı duran toplam 6 nöbetçi vardı.
Adam â€œİş birliğin ve sabrın için teşekkürler...” dedi nöbetçilerin arasından geçerken. Tünelin sonuna ulaşmıştık. Burası devasa bir yer altı salonuna açılıyordu. Yerebatan sarnıcını anımsatmıştı bana. Her iki yanımızda bir sürü yuvarlak kolon tabandan tavana kadar yükseliyordu. Tavan o kadar yüksekti ki, sonunu görebilmek için kafamı yukarıya kaldırmam gerekmişti. Yanımdaki adam nazikçe kolumdan çıkarak benden bir iki adım öne geçti.
Salonun ortasında ise geniş bir platform vardı. Bu platform, iki geniş basamakla geri kalan zeminden ayrılmıştı ve daha yüksekte duruyordu. O iki basamağın sonunda ise her iki yanda duran birer adet aslan heykeli bana doğru bakıyordu. Her an canlanıp üstüme atlayacakmış gibi bir halleri vardı. Arkalarına yerleştirilmiş dikdörtgen masayı koruyorlardı sanki.
Masanın üzeri kağıtlarla doluydu ve başında üç kişi hararetli bir şekilde bir şeyler konuşuyordu. Sandalyeler vardı fakat oturan yoktu. Kendimi devlerin diyarında bir cüce gibi hissettim. Gözlerimin kararması geçmemişti ama dayanmak zorundaydım.
“Burada bekle lütfen...” dedi adam ve platforma doğru ilerledi. Diğerlerinin yanına gitti ve bir şeyler fısıldaştılar. Bir anda bütün kafalar bana dönmüştü. Geriye bir adım atmak üzereydim ki durdum. Atsam ne olacaktı sanki?
İçlerinde en heybetli gibi görünen bana doğru geliyordu. Yaklaştıkça irileşiyordu sanki. Boyu 2 metre olmalıydı ve kesinlikle 100 kilonun üzerindeydi. Bana saldıran adam, bunun yanında çocuk gibi kalırdı.
Bir iki adım kala durur diye düşündüm fakat heybetli adam dibime kadar girdi. Uzun ve düz sapsarı saçları vardı. Eski tablolardaki insanlara benziyordu. Gözleri masmaviydi. Arabada gördüğüm maviyi hatırlattı bana. Ama o anda hissettiklerimi hissettirmedi. Bu adam beni baştan aşağı korkutmuştu.
Kendimi bıraksam, nefesini duyabileceğimi biliyordum. Her şey çok sessizdi. Yüzüm onun göğüs kafesinin hizasındaydı. Gömleğinin açık olan ilk birkaç düğmesiyle birlikte ortaya çıkardığı teniyle karşı karşıya kaldım. Ne bir soluk, ne bir titreşim... Aslan heykellerinden farksızdı. Hareketsiz fakat tehlikeli.
Eliyle çenemi tuttu ve hafifçe yüzümü yukarıya kaldırdı. Gözlerime baktı. Benim de ona bakmaktan başka çarem yoktu. Bakışlarının içime işlediğini hissettim. Gözlerimi çevirmeyi denedim fakat izin vermedi.
“Korkma çocuk...” dedi. Fısıldamıştı. Arkadakilerin hala bizi izlediğini biliyordum. Belli etmemeye çalışsam da panik içindeydim.
Beni getiren kişi “Kızı tedirgin ediyorsun Leon...” dedi. Korkumu hissetmiş gibiydi.
Leon sırıttı, “Biliyor mu?” Sorunun bana sorulmadığını biliyordum.
“Hayır...”
Leon sonunda yüzümü bırakarak arkasına döndü, “Hangisiydi?” diye sordu.
“Victor...”
Leon bana döndü, daha da eğlenmiş gibiydi. Sırıtması tüm yüzüne yayıldı.
“Kıza içecek bir şeyler verin...” dedi ve arkasını dönerek ağır adımlarla platforma geri gitti. Beni oraya getiren kişinin omzuna elini koydu ve kulağına bir şey söyledi. Adam anladığına dair başıyla hafif bir hareket yaptı. Gözleri bendeydi.
Masanın başındakiler tekrar kağıtlara gömülürken o yanıma geldi.
“Gel...” dedi ve girdiğimiz kapıdan çıkarken onu takip ettim.
Nöbetçilerle dolu koridordaydık yine. Dümdüz ilerledikten sonra bu sefer geldiğimiz yöne geri sapmadık, beni sağ tarafta bulunan başka bir tünele soktu. Bu tünel, başında yine nöbetçilerin beklediği başka bir odaya açılıyordu. Odaya girmeden önce kapıdaki nöbetçilerden birinin kulağına bir şey söyledi. Nöbetçi adam yerinden uzaklaşarak başka bir yere gitti. Mideme kramp girmişti. İster istemez her şeyi kötü algılıyordum. Ama mecburen onun arkasından içeri girdim.
Oda çok büyük değildi. Hatta küçük sayılabilirdi. Çalışma odası gibiydi. Girişin karşısındaki duvarın önünde, üzeri kitaplarla dolu bir masa vardı. Masanın arkasında yüksekçe bir kütüphane duruyordu. Odanın sol tarafında eski görünümlü siyah deri bir koltuk ve önünde yine kitaplarla ve kağıtlarla dolu bir sehpa vardı.
Masanın yanında başka bir odaya açılan başka bir kapı daha vardı. Oradan içeri girdi. Gizli taş duvardan girdiğimizden beri gördüğüm ilk gerçek kapıydı bu. Onu takip ettim. İçeri girdiğimde neredeyse nefesim kesiliyordu. Aslanlı salon kadar olmasa da, bu oda da hatırı sayılır derece büyüktü. Sağ ve sol taraftaki duvarlar baştan aşağı kitaplarla doluydu. Oda, kocaman bir kütüphane gibiydi. Tam karşıda ise büyük bir yatak vardı. Yatak başlığının üstünde devasa bir tablo asılıydı. Oda diğer yerler gibi meşalelerle aydınlanmıştı, loş olduğu için tam olarak tablonun ne olduğunu görememiştim.
Merakıma yenik düşerek birkaç adım yaklaştım tabloya doğru. Genç bir kadın, yatakta yatan yarı çıplak adamın kafasını kesiyordu tabloda. Bütün resim vahşet doluydu. Kanlar fışkırıyordu, adamın çığlığını duyabilecek gibiydim. Genç kadın ise iğrenmiş gibi bakıyordu fakat belli ki kesmeye de devam ediyordu. Genç kadının yanında bir de yaşlıca bir kadın vardı. O da suratında tiksinti dolu bir ifadeyle, olan biteni izliyor gibiydi. Kanım donmuştu. Daha da kötüsü, bu tabloyu biliyor olmamdı. Tüylerim diken dikendi. Etkileyici olduğunu biliyordum, fakat bu tabloyu çıplak gözle görmek gerçekten bambaşka bir duyguydu. Ölümün şiddetini içimde hissettim.


“Judith...” dedi, “Gelmiş geçmiş en tehlikeli kadınlardan biri...”
Onun sesiyle birlikte tablonun etkisinden çıkarak kendime geldim. Arkamda kalan kapının yanında bir içki dolabı ve onun önünde de uzun bir masa vardı. Masa, dolap, kütüphane, hepsi ahşaptı ve işleme dolulardı. Oymalar, motifler, armalar, hepsi göz kamaştırıyordu. Başka bir zaman olsa kendimi yer altında değil, bir kralın sarayında gibi hissederdim.
“Otur lütfen...” dedi kibarca eliyle masanın etrafındaki sandalyeleri göstererek.
Kendimi en yakındaki sandalyeye bırakırken o da bardağına içki dolduruyordu.
“Şarap?” diye sordu eline bir kadeh daha alarak. Bu gece daha fazla garipleşemezdi. Hiçbir şey söylemedim ama yine de benim için de bir şarap koydu.
Kadehi bana uzattıktan sonra yanımdaki sandalyeye oturdu. Kadehi elimde tutuyordum ama içmeye cesaret edemedim.
“Kötü bir niyetim yok...” dedi.
Kapının tıklamasıyla birlikte sıçradım yerimden. Benim ani tepkime şaşırmıştı ama bir şey demedi. Kapıyı kapattığını fark etmemiştim bile. Gelen kişi o nöbetçilerden biriydi. Elinde bir tas ve bir bez vardı. Onları bize teslim ettikten sonra gitti ve kapı yeniden kapandı.
Adam yanımda geldi ve tasla bezi önüme koydu. İçi su doluydu. Bezi suya batırdı, sıktı ve bana uzattı. Bir şey söylemesine gerek yoktu, anlamıştım. Boş elimle bezi aldım ve böylece yeniden ne durumda olduğumu hatırlamıştım. Her yerim acıyla yanıyordu. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Ellerim yeniden titremeye başlamıştı. Kadehi sakince elimden alarak masaya koydu. Beni korkutmamak için normalden daha yavaş hareket ediyor gibiydi. Benim bir şey yapamadığımı görünce bezi de elimden aldı ve kollarımdaki kanları temizlemeye başladı. Tenime batan cam parçalar bezle birlikte dışarı çıktıkça canım daha çok acıyordu. Hafifçe geriye çekildim. Tepki vermedi. Bir kolumu temizledikten sonra diğerine geçti. O sırada kadehimi tekrar elime vermişti.
"Kötü bir niyetim yok..." diye yineledi tekrar. Şaraptan bir yudum aldım korkarak. Daha önce içtiğim hiçbir şaraba benzemiyordu. Hem tatlı, hem de bir o kadar keskindi. Alkolün damağımda bıraktığı acı etkiyi hissediyordum ama aynı zamanda yumuşacıktı. Boğazımdan kayıp geçti. Islak bez de aynı şekilde rahatlatıyordu. Dokunuşu çok nazikti. Canımı acıtmamak için uğraştığını anlayabiliyordum.
“Uzun bir gece olacak...” dedi sakince.
Kollarımdaki bazı yarlardan hala kan sızıyordu ama en azından temizlenmişlerdi. Bezi bir kez daha suya batırdıktan sonra yüzüme döndü.
"Böyle kötü bir gece yaşadığın için özür dilerim..."
Aklımdan geçen bir sürü şey vardı ama ağzımı açamıyordum. Şarabımdan bir yudum daha aldım.
Yüzüme doğru biraz daha yaklaştı. Nefesini hissedebiliyordum. Sıcak ve tatlıydı. Bezle hafifçe yanağıma dokundu.
"Acıyor mu?" diye sordu.
İki yana salladım başımı. Acıyordu ama ne diyebilirdim ki? Gözlerimin etrafını siliyordu.
"Aklında birçok soru olduğunu biliyorum..."
Sorularım vardı evet, ama ne düşüneceğimi veya önce hangisini soracağımı bilmiyordum. Belki de o yüzden hiçbir şey söyleyemiyordum.
"Bu gece konuşacaklarımızı kabul etmen biraz zor olabilir..." dedi. Hala yüzümü siliyordu. "Ama senden sakin kalmanı istiyorum..."
Sakin miydim bilmiyorum ama yaşadıklarımdan olsa gerek, şu an hareket bile edemediğim kesindi.
"Burada güvendesin..."
Elindeki bezi masanın kenarına bıraktı, hafifçe kendi sandalyesine yerleşti ve şarabından bir yudum da o aldı.
"Mitolojiyi duymuşsundur..." dedi bana bakmadan. Cevap vermedim.
Devam etti, "Ruh denilen şeyin ne olduğunu hiç düşündün mü?" diye sordu sakince. Sözcülerin ağzından melodi gibi çıktığını fark ettim. Onunla ilgili her şey şiir gibiydi. Teni meşalelerin göz kırpan ışığı altında altın gibi parlıyordu. Çenesinin hafif yukarısına kadar inen açık kumral ve dalgalı saçları parıl parıldı. Burnu elle çizilmiş gibi düzgündü ve dudakları hep kitaplarda yazan o kiraz rengi diyebileceğim bir renkteydi. Boyu diğer adam kadar, Leon kadar olmasa da uzundu. Ve aynı oranda yapılıydı. Üstünde keten kumaştan siyah bir gömlek vardı.
Bana bir soru sormuştu ama kendimi cevap veremeyecek kadar bitkin hissediyordum.
"Ruh dediğimiz şey aslında enerji..." dedi. Çok yavaş konuşuyordu. Her kelimeyi düşünerek seçiyor gibiydi. Sonra dudaklarına belli belirsiz içten bir gülümseme yerleşti, "Sokrates, Plato, Aristo ve daha birçoğu ruh üzerine kendi dönemlerinde çalıştılar. O dönemlerde anima diyorlardı ona..."
Üniversitede tarih okuyordum ama felsefe geçmişine çok yakın olduğum söylenemezdi.
"Sokrates animanın ölümsüz olduğuna inanıyordu...” dedi ve şarabından bir yudum daha aldı. "Haklıydı da. Fakat ne yazık ki tam olarak gerçeğe ulaşamadan öldü. Düşünceleri, yalnızca birer düşünce olarak kaldı." Bir süre sessiz kaldı. Sanki kafasında canlandırıyor gibiydi. Kendi kendine acıklı bir şekilde gülümsedikten sonra devam etti.
“Sokrates’in de düşündüğü gibi, bir insan ölünce ruhu yaşamaya devam eder. Atmosfere karışır. Zamanın içinde dolaşır, ama asla yok olmaz."
Şu ana kadar benim kendi kendime düşünemediğim şeylerden bahsetmemişti. Yine de nereye varacağını bekliyordum.
"Ruhlar her ne kadar yok olmasa da, insanlar toprağa karışır..." Bakışlarını bana çevirdi. Hala bir tepki vermemiş olmam artık onu şaşırtıyor gibiydi. Gözlerini üstümden çekmeden devam etti, "Ama bazıları karışmaz. Bazıları yeni bir formda yaşamaya devam eder..." Daha hızlı konuşmaya başlamıştı. Artık ne diyeceği konusunda o kadar düşünmüyor gibiydi. "Yok olmazlar, ölmezler..."
Her ne kadar şu an yaşadığımın o garip rüyalardan biri olabileceğini düşünmeye başlamış olsam da, sessiz kalmaya devam ediyordum.
Sonunda sabrı tükenmiş gibiydi. Gardını bıraktı ve, "Nasıl bu kadar sakinsin?!" diye sordu hayret içinde.
Kendime gelip cevap vermem birkaç saniyemi almıştı.
"Ne diyeceğimi bilmiyorum..." Kısa ve net olmuştu.
Ayağa kalktı. Odada birkaç tur attıktan sonra şarabının kalanını kafasına dikti ve kendine yeni bir kadeh doldurup yeniden yerine oturdu. Ben de kendiminkinden bir yudum daha aldım ancak kadehimin yarısını daha yeni geçmiştim.
Bakışlarını üzerimde hissettim. Artık konuşma vaktinin geldiğini hissediyordum.
"Kimsin sen?" diye sordum.
Bu soruyu gecenin başında arabada da sormuştum ancak bir yanıt alamamıştım. Yine cevap gelmemişti. Gözlerini kısmış beni inceliyordu. Gözlerinin renginin maviden siyaha döndüğünü görür gibi oldum ama sonra yeniden mavileşmişti. Halüsinasyon görmeye başlamış olabilir miydim? Şarabın içinde bir tür ilaç mı var mı? Hiçbir şeyden emin değildim.
Tekrar ayağa kalktı, arkasını döndü. Düşünür gibi bir hali vardı. Yanıma geldi ve sandalyesine dirseklerini dayayarak bana doğru eğildi.
“İnanılmaz bir insansın...” dedi. Bunu söylerken başını çok hafifçe iki yana sallamıştı. Hayret ediyor veya hayranlık duyuyor gibiydi. Ne düşüneceğimi bilememiştim. Kadehim elimdeydi, arkama yaslandım, "Bana bir cevap vermedin..." dedim.
"Sen inanılmaz bir insansın Sade..." diyerek yineledi kendisini. İlk defa adımı söylemişti. Tüylerimin ürperdiğini hissettim. Adımı nereden biliyordu? Hiç söylememiştim.
Bir süredir ilk defa yeniden korktuğumu hissettim. Hala bana bakıyordu. O sokakta taksiden çıkarak ve tek başıma yürüyerek çok büyük bir hata yapmış olabileceğim aklıma geldi tekrar.
"İsmimi nereden biliyorsun?" diye sordum titreyen sesimle. Elimdeki kadehi daha sıkı tutuyordum artık. Korktuğumu belli etmek istemiyorum ama ben ne kadar çabalasam da onun bunu anladığını biliyordum.
"Bazı insanlar ölmezler..." dedi. Oyun oynuyordu sanki. Sorumu duymamış gibi konuşmasına devam ediyordu.
"Animaları o kadar güçlüdür ki, bu onların ölmesine izin vermez... Artık onları hayatta tutan şey artık bir takım gen dizilimi ve bir parça ruhtan fazlasıdır. Evrenin kendisi tarafından yönetilirler, evrenin kendisi olurlar...”
Tüm bunları gözlerini gözlerimden ayırmadan söylemişti. Her bir sözcüğün içime işlediğinden emin olmak ister gibiydi.
Sandalyesine oturdu ve bana doğru uzandı. İyice yaklaştı. Geriye çekilememiştim bile. Olduğum yerde bir heykel gibi kalmıştım. Kıpırdayamıyordum. Bana iyice yaklaştı. Gözlerinin siyaha dönüşünü izledim. Bu sefer halüsinasyon değil gibiydi.
“Ne görüyorsun?” diye sordu bana. Nefesinin sıcaklığını bir kez yüzümdeydi.
Ona baktım, gözlerinin içine baktım. Önce gördüğüm şeyin meşalelerden kaynaklandığını sandım ama çok geçmeden, gözünün tek bir sabit rengi olmadığını anladım. Gözleri birer ışık kaynağı gibiydi. Ben baktığım sırada simsiyahtı ama bir yandan da içinde sürekli değişen ince renkler vardı. Elektrik akımı gibiydi. Belki de daha doğru olan kelime, 'enerji'ydi. Enerjinin görülebilir biçimi gibiydi. Siyahın içinde barındırdığı tüm renkleri görebiliyordum. Hareket ediyorlardı.
“Daha derine bak...” dedi bana.
Siyahın içinde yanıp sönen mavi ışıkların ötesinde parlayan noktalar gördüm. Noktalar yaklaştıkça onların yıldızları andırdığını fark ettim. Yıldızlar bana doğru ilerliyordu. Her birinin kendi içinde ayrı dengesi vardı. Gözbebeğinin siyahıyla karışıyorlar, kendilerine ait bir ortam oluşturuyorlardı sanki. Samanyolu gibiydi, veya sonsuz bir güneş sistemi. Sürekli hareket halinde olan, asla durmayan bir-
“Evren...” kelimesi dudaklarımdan çıkıvermişti fısıldar gibi.
Gözlerini kırpıp benim dikkatimi dağıttıktan sonra kendini geriye çekti. Gözleri yeniden mavi rengini almıştı. Beni izliyordu beni. Aklımda bir sürü şey vardı ama hiçbirini dile getiremiyordum. Donmuş kalmıştım öylece.
“Biz evrimin bir parçasıyız...” dedi, “Evrimin son halkasıyız...”

* * *

Normalde çenesi düşük bir insanımdır. Konuşmayı ve konulara müdahil olmayı severim. Muhtemelen bir tür şokun içinde olduğum için, gecenin başından beri neredeyse hiç konuşmamıştım. Bir de hala bunların kötü bir rüya olabileceği ihtimali geçiyordu kafamdan. Ama nedense bu sefer fazla uzun sürmüştü. Kendimi yorgun ve bitkin hissediyordum.
"Uyumalısın biraz..." dedi usulca. Aklımı okuyup okumadığını merak ettim o anda.
"Nasıl uyuyabilirim?" diye sordum, "Eve gitmek istiyorum..."
Üzgün bir ifade yerleşti suratına. "Ne yazık ki bu şu an güvenli olmaz..." dedi.
Mücadele edecek gücü kendime hissetmiyordum. Etsem bile bir işe yarar mıydı emin değildim ama sıcak bir duş almak ve ardından da yatağıma yatmak istiyordum.
Düzgün bir cevap almayı umarak "Ne yapacağım?" diye sordum.
Arkama doğru baktı, "Burada uyuyacaksın... Uyandığında ise konuşmaya devam edeceğiz. Sana istediğin tüm cevapları vereceğime söz veriyorum. Ama çok hırpalandın. Dinlenmen gerekiyor, güçsüzsün..." dedi.
Bu konuda katılıyordum ona. O kadar güçsüzdüm ki, beni öldürmeye çalışan adamın kim olduğunu öğrenmeyi bile sonraya bırakmaya razıydım. Tüm korkuma rağmen, anlayamadığım bir şekilde burada gerçekten güvende olduğumu biliyordum ama yabancı bir yerde, bir de tüm bu olayların üzerine yeraltında böyle bir yerde uyumak fikri çok tuhaftı.
"Uyuyabileceğimi sanmıyorum..." dedim.
Bana bakışında farklı bir şeyler vardı. Sanki benim adıma üzülüyor gibiydi. Acıma üzüntüsü değildi ama bu, daha çok empati gibiydi.
"En azından dinlenmeye çalış..." dedi.
Başımı aşağı yukarı oynattım hafifçe.
Ayağa kalktı, kolumdan tuttu ve beni de kaldırdı. Ayaklarımın üzerinde durduğum anda bir kez daha ne kadar halsiz olduğumu fark ettim. Bütün bedenim ağrıyordu. Kesiklerim hala canımı yakıyor, sızlıyordu.
Beni yatağa doğru götürürken bir şey söylemek ister gibi bir hali vardı. Ama bir türlü cesaret edemiyor gibiydi.
Sonunda, "Sana uyuman için bir şey vermemi ister misin?" diye sordu çekinerek.
İstem dışı hafifçe güldüm. Vereceği herhangi bir şeyin işe yarayacağını sanmıyordum. Piyasadaki çoğu ilaca bağışıklık kazanmıştım. İki yana salladım başımı. Hiç ısrar etmedi.
Yatağı açıp beni oturttuktan sonra yanındaki ufak dolaptan bir parça kıyafet çıkardı.
"Maalesef elimde sadece bunlar var..." dedi mahcup bir şekilde bana uzatırken.
Kendi giydiğine benzeyen keten bir gömlekti.
"Gece boyunca kimsenin seni rahatsız etmeyeceğine söz veriyorum..." dedi ve ekledi, "İyi geceler..."
O gittikten sonra bir süre beni bıraktığı gibi kaldım yatakta. Kucağımdaki gömleğe takılmıştı gözüm. Ama düşüncelerim bambaşka yerlerdeydi.
Üstümdeki pis ve kanlı elbisedense, bu gömleğin daha rahat olacağını düşündüm ve giydim. Kalçamın altına kadar iniyordu. Keten olduğu için havadar ve rahattı. Yatağın içine girdim ve gözlerimi kapatmayı denedim. Kendimi bir orta çağ sarayında gibi hissediyordum. O izlediğim filmlerdeki kral odalarına benziyordu. Her şey çok ihtişamlı, bir o kadar da kasvetliydi. Yorgana sarıldım iyice ve haftalardır ilk defa, rüyasız bir uyku çektim.ardı.
"Maalesef elimde sadece bunlar var..." dedi mahcup bir şekilde bana uzatırken.
Kendi giydiğine benzeyen keten bir gömlekti.
"Gece boyunca kimsenin seni rahatsız etmeyeceğine söz veriyorum..." dedi ve ekledi, "İyi geceler..."
O gittikten sonra bir süre beni bıraktığı gibi kaldım yatakta. Kucağımdaki gömleğe takılmıştı gözüm. Ama düşüncelerim bambaşka yerlerdeydi.
Üstümdeki pis ve kanlı elbisedense, bu gömleğin daha rahat olacağını düşündüm ve giydim. Kalçamın altına kadar iniyordu. Keten olduğu için havadar ve rahattı. Yatağın içine girdim ve gözlerimi kapatmayı denedim. Kendimi bir orta çağ sarayında gibi hissediyordum. O izlediğim filmlerdeki kral odalarına benziyordu. Her şey çok ihtişamlı, bir o kadar da kasvetliydi. Yorgana sarıldım iyice ve haftalardır ilk defa, rüyasız bir uyku çektim..
________________

Sizin İmza Resimleri Görmeniz İçin Yetkiniz Yok. Lütfen Üye Olun.
imza
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
donus, olymposa

Seçenekler
Stil


Saat: 21:10

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,