ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgimiz Kütüphane > Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk Mustafa Kemal Atatürk


Atatürk'ün Dış Politika Anlayışında Gerçekçilik

Mustafa Kemal Atatürk


Atatürk'ün Dış Politika Anlayışında Gerçekçilik

ForumSevgimiz Kütüphane Kategorisinde ve Mustafa Kemal Atatürk Forumunda Bulunan Atatürk'ün Dış Politika Anlayışında Gerçekçilik Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Atatürk'ün Dış Politika Anlayışında Gerçekçilik Millî Mücadele döneminden bu yana Türk dış politikasının temel amacı Türkiye’de ve sınırları ötesinde refah ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 26 Ekim 2014, 17:17   #1
Durumu:
Çevrimdışı
BuRHaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Meskul
Üyelik tarihi: 25 Ekim 2014
Şehir: İstanbul
Yaş: 29
Mesajlar: 18.971
Konular: 8858
Beğenilen: 3252
Beğendiği: 2339
www.forumsevgisi.com
Standart Atatürk'ün Dış Politika Anlayışında Gerçekçilik

Atatürk'ün Dış Politika Anlayışında Gerçekçilik

Millî Mücadele döneminden bu yana Türk dış politikasının temel amacı Türkiye’de ve sınırları ötesinde refah içerisinde istikrarlı işbirliğine dayalı bölgesel ve uluslararası bir ortamın yaratılması sağlamlaştırılması geliştirilmesini sağlamak ve bu sayede millî menfaatleri gerçekleştirmektir. Bu politikanın temelleri Mustafa Kemal ATATÜRK’le birlikte atılmıştır.
ATATÜRK’ün dış politika anlayışı onun dünya görüşünü de yansıtmaktadır. ATATÜRK bir asker ve devlet adamı olarak fikir ve düşünceleri ile Türk dış politikasına önemli ölçüde yön vermiştir. ATATÜRK’ün uyguladığı dış politika tamamıyla millî menfaatlere dayalı bir “millî siyaset” uygulamasıdır. Bu siyasetin çerçevesini ise Misak-ı Millî1 bağımsızlık millî egemenlik uluslararası hukuka saygı oluşturmuştur. Bu anlayış Millî Mücadele dönemiyle birlikte başlayan ve Lozan’la devam eden siyasi faaliyetlerin de temelini oluşturmuştur.
ATATÜRK’ün dış politika anlayışında gerçekçilik ve pragmatizm olguları Millî Mücadele dönemi ve Cumhuriyet dönemi Türk dış politikasının ana karakteristiklerindendir. Bu bağlamda Millî Mücadele sırasında Sovyet Rusya ile yapılan iş birliği gerçekçi ve pragmatist bir dış politikanın önemli bir yansımasıydı. Dış politikada gerçekçi ve pragmatist olan Mustafa Kemal dönemin hassas yapısını akılcı değerlendirerek Lozan Konferansı görüşmelerinde de Boğazlar Ahali Mübadelesi gibi Misak-ı Millî’yi kısmen sınırlayan sorunların ertelenmesine veya tam istenen bir çözüme kavuşturulamamasına göz yumarak sonraki dönemlerde izlediği güç ve denge politikasıyla uluslararası ortamı bu sorunların çözümüne hazırlamıştır. Bu yazıda ATATÜRK’ün dış politika anlayışının gerçekçi ve pragmatist yönleri Millî Mücadele döneminde Sovyetler Birliği ile geliştirilen ilişkiler çerçevesinde ele alınıp değerlendirilecektir.
Millî Mücadele Gerçekçi ve Pragmatist Dış Politika ve ATATÜRK
Millî Mücadelenin amaç ve ilkeleri Mustafa Kemal’in önderliğinde Erzurum ve Sivas’ta toplanan kongrelerde tespit edilmiş Büyük Millet Meclisi açılınca da bir bildiri ile duyurulmuştu.2 Misak-ı Millî bünyesinde toplanan bu ilkeler daha sonra Türk dış politikasının ana hatlarını oluşturmuştur. Bu ana hatlar çerçevesinde gerçekleştirilen Millî Mücadele’nin yürütülmesinde başlıca iki dış politika aracı kullanılmaktaydı: Savaş ve diplomasi. Bu açıdan Anadolu hareketinin Heyet-i Temsiliye döneminde şekillenmeye başlayan Misak-ı Millî amacına en uygun çözümü sağlayabilmesi Ankara Hükûmetinin bu iki dış politika aracını birbirine uyumlu birbirini tamamlayan bir şekilde kullanmasıyla yakından ilişkiliydi. Bu amaca yönelik olarak izlenen diplomatik stratejinin başlıca iki temel ögesi mevcuttu. İlkin Ankara İtilaf devletlerini dengeleyecek bir güç bulmak durumundaydı. O dönemin koşullarında bu güç ancak Sovyetler Birliği olabilirdi. Dolayısıyla Ankara’nın yeni Sovyet yönetimi ile İtilaf devletleri arasında sürmekte olan çatışmayı değerlendirmesi gerektiriyordu. İkinci olarak Yunanların Anadolu’ya çıkışları ile iyice belirginleşen Müttefikler arası çatışmalardan yararlanılabilirdi. Bu konuda en önemli hedef Yunanistan’ın mümkün olduğunca yalnız bırakılmasını sağlamak için İngiltere ile Fransa ve İtalya arasındaki anlaşmazlıkların değerlendirilmesiydi. Bu şekilde askerî başarı yolu da açılmış olacaktı. Lozan’da ulaşılan sonuç hatırlandığında Ankara hükûmetinin bu stratejiyi oldukça başarılı bir biçimde uyguladığı görülecektir.3 Ulaşılan bu sonuç gerçekçi ve pragmatist bir dış politika anlayışının bir ürünüydü.
ATATÜRK’ün dış politikası her zaman gerçekleri esas alan bir politika olmuştur. Gerçekçi dış politika millî güç unsurları ile ulaşılması hedeflenen millî hedefler arasındaki uyumu gözeten boş hayaller peşinde koşmayan maceracılıktan uzak bir politikadır. Bu politika aynı zamanda millî hedeflerin gerçekleştirilmesinde kararlı olmayı da amaçlamaktadır. ATATÜRK’ün dış politikası aynı zamanda pragmatizm temellidir. Pragmatist dış politika düşüncelerin politikaların ve önerilerin değerlerinin onların yararlılıkları işlerlikleri ve uygulanabilirlikleri ile belirlenmesi esasına dayanmaktadır.
ATATÜRK gerçekçi ve pragmatist yapısının bir sonucu olarak yeni Türk Devleti’nin dış politikasını saptarken Türkiye’nin jeopolitik konumunu tarihî gelişme çizgisini Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini ve dünyanın içinde bulunduğu konjonktürü dikkate alarak uygun hedefler belirlemiştir. Ulusal ve uluslararası gerçeklerin sürekli olarak göz önünde bulundurulduğu bu politika sayesinde Türkiye Cumhuriyeti bağımsızlığını kazanmış kendisini dünyaya tanıtmıştır. Gerçekçilik ve pragmatizm ilkeleri Misak-ı Millî’den ve Millî Mücadele’ye Millî Mücadele’den Lozan’a ve sonrasındaki önemli birçok gelişmede kendisini göstermektedir.
Gerçekçi ve Pragmatist Bir İlişki: Millî Mücadele Dönemi Türk-Sovyet İlişkileri
Millî Mücadele sırasında Türkiye’nin Sovyet Birliği ile ilişkilerinin yürütülmesi gerçekçi ve pragmatist bir temel üzerinde gerçekleşmiştir. Millî Mücadele başladığında Türkiye Sovyet Birliği dışında zamanın hemen tüm büyük devletleri ile mücadele etmek durumunda kalmıştı. Bu nedenle Mustafa Kemal’in Sovyet Birliği ile işbirliği yapması ve bu devletin yardımını istemesi doğal bir durum olarak ortaya çıkıyordu. Farklı bir dünya görüşünü ve devlet biçimini kabul etmiş bulunan Sovyet Birliği ile işbirliği yapılmak istenmesinin hiçbir ideolojik yanı yoktu ve günün şartları bunu gerektiriyordu.
Ankara hükûmeti İngiltere ve yandaşlarına karşı giriştiği istiklal mücadelesinde Sovyet Rusya’yı bir denge unsuru olarak kullanmaya çalışacaktı. Nitekim Hariciye Vekili Ahmet Muhtar Bey mecliste yaptığı bir konuşmada Yunan kuvvetleri ile sürdürülen mücadeleyi kastederek şöyle demekteydi: “Ankara Millî hükûmetinin muhtaç olduğu dış kaynağı Batı’da bulmanın imkânı yoktur. Hariciye Vekili olmak sıfatı ile resmen ve alenen beyan ediyorum ki şimdiye kadar Batı’da bize sağlam bir dayanak olacak ve ümit verecek hiçbir kesin değişiklik vaki değildir. Buna rağmen Hükûmetimiz mutlaka ve mutlaka bu büyük mücadelede kendisine yardımcı olarak büyük bir dış kuvvete dayanmak zorundadır. Bizim istediğimiz millî sınırlarımız içinde iktisadi ve siyasi istiklalimizdir. Bunu bugün resmî ve aleni bir dil ile bize söyleyecek ve kabul edecek her devlete şimdiden elimizi uzatmaya hazırız.”4 Ahmet Muhtar Bey bu sözleriyle Türkiye’nin doğal olarak Sovyetler Birliği ile anlaşması gereğini belirtiyordu. Ancak bir yardım söz konusu ise bunun ilkeleri de açıkça belirtilmeliydi. İzlenen dış politikanın temel hedefi Misak-ı Millî sınırlarının bütünlüğünün sağlanması olduğuna göre başka bir devletle oluşturulacak ittifaklarda karşı tarafın bu konudaki tutumu birincil derecede öneme sahip olacaktı. Tarafların siyasi rejimlerinin farklılığı ikincil derecede bir sorundu.5 Nitekim Mustafa Kemal de mecliste Sovyet yardımı söz konusu olduğunda dış yardımın ulusal bağımsızlık ilkelerimize aykırı olmaması gerektiğini ortaya koyarken Sovyetler Birliği yönetimini kastederek “Görüşebilmek için komünist olunuz veya olmaya mecbursunuz diye kimse bir şey demediği gibi sizinle dost olmak için komünist olmaya karar verdik dememişizdir”6 diyerek rejim farklılığının iki ülke arasındaki siyasi işbirliğine engel oluşturmadığını ifade ederek gerçekçi ve pragmatist bir anlayış sergilemiştir.
Öte yandan Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye ilgisi Büyük Millet Meclisinin açılmasından çok önce başlamıştı. Sovyetler gizli anlaşmaları ilan ederek Türkiye konusunda Çarlık Rusyası’nın politikasını gütmediklerini belirtmek istemişlerdi. Anadolu’da Mustafa Kemal önderliğinde başlayan Millî Mücadele Sovyetler tarafından iyi karşılanmıştı. Sovyetler Birliği Anadolu hareketi ile iyi ilişkiler kurmayı hedefliyordu. Bunun siyasi askerî stratejik ve ideolojik nedenleri vardı. Bir defa İngiltere her iki ülkenin de ortak düşmanı durumundaydı. Gücünün doruğunda bulunan İngiltere Kafkasya İran ve Afganistan’a hakim duruma gelerek Rusya’yı güneyden kuşatmıştı. Bunun yanında Mondros Mütarekesi’yle Boğazlar da İngiltere’nin denetimi altına girmişti. İngiltere ayrıca kendi etkisi altındaki Yunanistan’ı Anadolu’ya yerleştirerek ve Doğu Anadolu’da da kendi güdümünde bir Ermenistan ve
Kürdistan’la bu bölgeyi kontrol altında tutmak böylece Sovyetleri sıkıştırmak istiyordu.7 Ayrıca Kafkasya’da İngiltere'nin kurduğu bağımsız devletler (Ermenistan Gürcistan Azerbaycan) aracılığı ile Sovyetler Bakü petrollerinden de yoksun bırakılmıştı. Kafkasya’da kurulan baraj ancak Türkiye ile işbirliği yapılarak yıkılabilirdi.8
Bakü’de yapılan III. Enternasyonal’in kararları da Sovyetlerin bütün Müslüman uluslar üzerinde etkili olması için Türkiye’yi desteklemesinde başka bir nedendi. Sovyet Birliği Türkiye’nin emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı yapmasıyla Türkiye’nin de Sovyet ideolojisini benimseyebileceğini böylece bütün İslam dünyasının da kazanılabileceğini düşünüyorlardı. Sovyetler Birliği Türkiye’nin emperyalizme karşı bağımsızlık savaşını kazanmasının bütün sömürgelere örnek olabileceğini ve sömürgelerin de ayaklanması sonucu buraları sömüren Avrupa ülkelerinin fakirleşerek kapitalizmin çökeceğini ümit ediyorlardı.9 Esas itibariyle Lenin tarafından ortaya konan bu görüşe III. Enternasyonal’in ikinci kongresinde Hintli M. N. Roy liderliğini komünistlerin yapmadığı millî burjuva hareketlerinin desteklenmemesi yolundaki teziyle karşı çıkarken; Stalin ve diğer bazı Kafkasyalı Bolşevikler de karşılıklı ilişkilerden kaynaklanan bazı nedenlerden dolayı Anadolu hareketine yardım edilmesine taraftar değillerdi.10 Fakat 1920 yılında ve 1921 yılı başlarında ortaya çıkan belirginleşen bazı gelişmeler Sovyet liderlerinde Anadolu hareketine karşı olan tereddütlerin azalmasına neden oldu. İlkin 1921 yılı Mart ayında Alman Komünist Partisi’nin giriştiği “Mart Eylemi” olarak bilinen silahlı ayaklanmanın bastırılması ile belirginleşen Avrupa’daki başarısızlıklar Sovyet liderlerinin Avrupa dışındaki gelişmelerle daha yakından ilgilenmelerine neden olurken bugünden yarına gerçekleşecek bir dünya devrimi beklentilerini de sona erdirmiştir. İkinci olarak bazı Avrupa ülkelerinde iktidarı ele geçirmek için gerçekleştirilen başarısız ayaklanma girişimleri bu ülkelerdeki solun etkisinin azalmasına buna karşılık anti-komünist hareketlerin güçlenmesine neden olmuştu. Dolayısıyla Sovyetler Birliği kendisine karşı oluşabilecek geniş bir koalisyona karşı tek başına kalabilirdi. Bu nedenle bir yandan Batılı kapitalist ülkeler arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanılmalı-mümkünse bunlar daha da derinleştirilmeli- diğer yandan da bu ülkeler safında yer almayan bu ülkelerle çeşitli sorunları bulunan ülkelerle işbirliğine gidilmeliydi. Bu durumda Moskova-Ankara yakınlaşması daha da kolaylaşıyordu.
Sovyet liderleri özellikle III. Enternasyonal’in kurulduğu 1919 yılı Mart ayından itibaren Doğu ülkelerine yönelik olarak yaptıkları propaganda çalışmalarında Türkiye’ye de yer ayırmışlar Anadolu’daki ulusal kıpırdanışları Sovyet tipi bir harekete dönüştürebilmek için çaba sarf etmişlerdir.12 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi) hükûmetinin kurulmasından sonra Sovyetler Birliği’nin Ankara’ya karşı izlediği politika resmî ve gayriresmî düzeylerde farklılıklar göstermiştir. Resmî ilişkiler düzeyinde Sovyetler ideolojik bir beklentiyi açıkça gündeme getirmemişlerdir. Bunun böyle olduğu Mustafa Kemal’in yukarıda geçen ifadesinden de anlaşılabilmektedir. Buna karşılık Sovyet yöneticileri kendileri ile çeşitli derecelerde yakınlık içerisinde bulunan Anadolu’daki solcu gruplar aracılığı ile Anadolu hareketini sosyalist nitelikli bir harekete dönüştürme yolunda gayret sarf etmişlerdir. Her şeye rağmen bu iki durum arasında kaçınılmaz bir tercih gerektiğinde hükûmetler arasındaki iyi ilişkileri korumayı daima birinci planda tutmuşlardır.13
Sivas Kongresi’nden sonra Mustafa Kemal Sovyet Rusya’ya gayriresmî bir temsilcinin gönderilmesini ve Sovyetlerden para ve silah yardımı alma olanaklarının araştırılmasını uygun görmüştü. Bu iş için eski İttihatçılardan Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa seçilmişti. Bir parça da onun çabasıyla 1920 yılının ilk aylarında Anadolu’ya Ruslardan az da olsa bir yardım gelmişti. Ancak İngilizlerin 1920 baharında giriştikleri saldırı hareketi Mustafa Kemal’in Sovyetlere ilk olarak resmî ve ciddi görüşme teklifinde bulunmasına yol açmıştır.14 İstanbul’un işgali Sevr Anlaşması’nın açığa vurulması ve bunun doğurduğu savaş Sovyetlerden bir an önce yardım almayı gerektirmekteydi. Büyük Millet Meclisinin kurulmuş olması Mustafa Kemal’e Moskova’ya resmî bir diplomatik heyet göndermek için aradığı fırsatı vermiştir. Mustafa Kemal Lenin’e bir mektup yollayarak diplomatik ilişkilerin kurulmasını önermiş ve emperyalizme karşı mücadelede Türkiye’ye yardım edilmesini istemiştir. Mektupta ayrıca Bolşeviklerin Gürcistan’a askerî harekât yaparak İngilizleri buradan çıkarmaya çalışmaları durumunda Ankara hükûmetinin de emperyalist Ermeni hükûmeti üzerine askerî harekât yapmayı kabul ettiğini başlangıç olarak 5 milyon altın askerî silah cephane malzemenin gönderilmesi isteniyordu.15 Bu arada yazılan mektubun yanıtı beklenmeden Bekir Sami Bey başkanlığında bir heyet 11 Mayıs 1920’de Sovyetler Birliği’ne gitmek üzere hareket etmişti. Bu heyetin hareket ettiği gün TBMM’de Lenin’in bir mektubu okundu. Lenin mektubunda Ermeni haklarından söz ediyordu.16 Bekir Sami Bey’in başkanlığındaki heyet Sovyetlerdeki iç savaş ve ulaşım güçlükleri yüzünden Moskova’ya ancak 19 Temmuzda varabildi. Yapılan görüşmelerde bir dostluk anlaşmasının esasları 24 Ağustosta hazır olmasına rağmen esas olarak Kafkasya sorunu kısmen de Sovyet yöneticilerinin siyasi tereddütleri sonuca ulaşılmasını engelledi.Mustafa Kemal’in 26 Nisan tarihli mektubuna ise Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin’in imzasıyla 3 Haziran 1920’de verdiği cevapta TBMM hükûmetinin resmen tanındığı bildiriliyor bununla beraber herhangi bir ittifaktan söz edilmiyordu. Çiçerin mektubunda ayrıca Ermenilerin yerlerine dönmesi ve bundan sonra “Türk Ermenistanı’nda Kürdistan’da Lazistan’da Batum’da plebisit (halk oylaması) yapılmasını” istiyor ve Sovyet yardımını bu şarta bağlıyordu.

Kafkasya’nın durumu Ankara ile Moskova arasındaki ilişkilerin gelişebilmesi açısından son derece önemliydi. İngilizlerin etkisindeki Azerbaycan Gürcistan ve Ermenistan devletleri iki tarafın yakınlaşması önünde maddi bir set oluşturmaktaydılar. Bu engellerin mutlaka ortadan kaldırılması gerektiği Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir Paşalar tarafından da önemle dile getirilmekteydi. Tam bu sıralarda Bolşevikler Azerbaycan’da iktidarı ele geçirmişler ve Ermenistan devleti üzerinde de önemli ölçüde etki sahibi olmuşlardı. Ankara Hükûmeti temsilcileriyle Sovyet yetkilileri arasında Moskova’da süren görüşmelerin çıkmaza girmesinin ana nedeni buydu. Ermenistan üzerindeki Sovyet etkisinin artması üzerine Çiçerin Bekir Sami Bey’den Ermeniler lehinde bazı taleplerde bulunmuş bu taleplerin kabul edilmemesi üzerine de görüşmeler tıkanmıştı.19 1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan “Şark Milletleri Kurultayı”nda Zinovyev açılış konuşmasında Türkiye’ye değinerek “Başında Mustafa Kemal bulunan hareketin komünist harekâtı olmadığını bir dakika bile unutmadıkları”nı “Fakat İngiliz hükûmetinin aleyhine yürüyen her devrim mücadelesine yardım etmeye hazır olduklarını” söylemekteydi.
Öte yandan Türkiye Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler kurulması için Haziran ayında başlaması gereken Doğu Cephesi’ndeki Ermeni harekâtını da bu yüzden ertelemişti. Fakat Sovyetlerin bu tutumu ve Kızılordu’nun Kafkasya’ya girmesi üzerine Türk ordusu ileri harekâta geçti. 29 Eylülde Sarıkamış alındı. Fakat Sovyetlerin alacağı durumun beklenmesi için ileri harekât durduruldu. Sovyetler eski görüşlerinde ısrar edince Mustafa Kemal Misak-ı Millî’den ödün verilmeyeceğini bildirdi. 21 Ekimde de Karabekir Paşa'nın isteği kabul edilerek Ermeni ordusunu yok etmesi izni verildi. 28 Ekimde yeniden taarruza başlayan Türk ordusu 30 Ekimde Kars’ı geri aldı. Gümrü’yü de terk eden Ermeniler barış istemek zorunda kaldılar ve 17 Kasımda ateşkes kabul edildi. Gümrü’de başlayan görüşmeler sonunda 3 Aralık 1920’de Gümrü Anlaşması imza edildi. TBMM’nin ilk askerî başarısı sonucu ilk anlaşması olan Gümrü Anlaşması ile Kars Sarıkamış Kağızman Rulp ve Iğdır yeniden Türk topraklarına katıldı.21
Bu anlaşmanın imzalanması ile Türkiye Doğu Cephesinde üstün geldi. Barışın sağlanmasıyla bu cepheden önemli sayıda asker silah ve cephane Batı Cephesi'ne taşındı. 5 Aralık 1920’de Ermeni Hükûmeti Sovyetleştirilince burada Sovyetler egemen oldular. Sovyetler barış anlaşmasının değiştirilmesini istiyorlardı. Ankara bunu kesin bir şekilde reddetti. Azerbaycan ve Ermenistan’da birer Bolşevik hükûmeti kurmayı başaran Sovyetler Gürcistan’daki Menşevik hükûmeti karşı harekâta girişerek Kafkasya’daki Bolşevik hükûmetler zincirinin son halkasını tamamlamaya çalışıyorlardı. Sovyetler Birliği bu sırada İngiltere ile ticaret anlaşması imzalamak üzere olduklarından Türkiye ile anlaşmayı İngilizleri kızdırmamak için de geciktiriyorlardı. Fakat İngiltere’nin Sovyetlerden istediği Türk İstiklal Savaşı’na yardım etmemeleri şartını reddettiler. Yine bu sırada Türkiye’nin Londra Konferansı’na (Şubat 1921) katılması Sovyetleri Türkiye’nin İngiltere ile anlaşmak üzere olduğu endişesine düşürdü. Bir yandan bu ilişkiler sürerken diğer yandan Sovyetler Kafkasya’yı ele geçirmek için ilerliyorlardı. Gürcistan 1921 yılı başında Türkiye ile ilişki kurup Ankara’ya bir elçi gönderdi. Elçi Mustafa Kemal ile görüşerek Gürcistan’ın Sovyet tehdidi altında bulunduğunu Gürcistan’ı Sovyet işgalinden kurtarmak için Türk kuvvetlerinin Gürcistan’ın bazı bölgelerini geçici olarak işgal etmesini istedi. 20 Şubat 1921 tarihinde Kızılordu Gürcistan’ı işgale başlarken Türkiye de 22 Şubatta Gürcistan’a bir nota vererek Brest-Litowsk Anlaşması gereğince Ardahan ve Artvin’in Türkiye’ye iadesini istedi. Gürcü Hükûmeti bu isteği kabul edince bu bölgeler Türkiye’ye devredildi. Kâzım Karabekir Paşa da Sovyetler Batum’a yaklaşmadan önce 11 Martta Batum’u kayıtsız şartsız işgal etti. Fakat 14 Martta Gürcü hükûmeti Sovyetlerle bir ateşkes anlaşması imza edince Batum Sovyetler tarafından da işgal edilmiş oluyordu. Bu durumda Batum’da bulunan Türk kuvvetleri ile Kızılordu arasında çatışma tehlikesi belirmişti. Bu tehlikeli durum 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova Anlaşması’na kadar sürecekti.
Bu olayların olduğu zaman diliminde Ankara ile Moskova arasındaki diplomatik ilişkiler de gelişiyordu. Batı cephesinde kazanılan Birinci İnönü Savaşı Ankara’nın prestijini artırmıştı. Öte yandan Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçisi olarak atanan M. Budu Medivani 1921 yılı Şubat ayında kente gelmiş buna karşılık Ankara hükûmetince Moskova Büyükelçisi olarak atanan Ali Fuat Paşa ile Sovyet yetkilileri arasındaki görüşmeler sonucunda 16 Mart 1921 tarihinde iki ülke arasında Moskova Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Sovyetler Birliği Sevr Anlaşması’nı tanımıyor Misak-ı Millî’de belirlenen sınırlar içerisindeki Türkiye’yi ve onun temsilcisi olarak Ankara hükûmetini tanıdığını beyan ediyordu. Anlaşmaya göre Sovyetler Boğazlar üzerinde Türkiye’nin egemenliğini kabul ediyor buna karşılık Türkiye’de Boğazlar’ın statüsünün sadece Karadeniz’e sahildar devletlerce saptanması görüşünü destekliyordu. Ayrıca iki taraf da Osmanlı İmparatorluğu ile Çarlık Rusyası arasında yapılmış olan her türlü siyasi ve mali anlaşmaları geçersiz ilan ediyorlardı. Böylece Ankara hükûmeti doğuda hedeflediği dış politika amaçlarına büyük ölçüde ulaşmış olurken esas mücadelenin sürdüğü Batı cephesinin gerisini de güvence altına almış oluyordu. Ayrıca daha önceki dönemde oldukça sınırlı kalmış olan Sovyetlerin yaptığı para ve silah yardımları da bu anlaşmayı takiben önemli ölçüde artmıştır.23
Moskova Anlaşması’na giden süreçte belirtilmesi gereken bir diğer nokta da Mustafa Kemal’in hem Türk-Sovyet ilişkilerindeki güveni artırarak yardımın devamını sağlamak hem de yurt içindeki komünist hareketleri denetim altına alabilmek için kendi eliyle komünist bir parti kurdurmuş olmasıdır. Mustafa Kemal’in gerçekçi ve pragmatist anlayışının bir sonucu olarak 18 Ekim 1920’de kurulan Resmî Komünist Fırka fonksiyonunu tamamladıktan sonra kapatılmıştır.24 Bu noktada Mustafa Kemal’in 22 Ocak 1921’de TBMM’de komünist düşünceleri suç sayıp saymama konusunda gizli oturumda yaptığı konuşma Sovyet Rusya ile ilişkilerin pragmatik temelini açıkça ortaya koymaktadır:
“ …Efendiler iki türlü önlem olabilirdi. Birisi doğrudan doğruya komünizm diyenin kafasını kırmak; diğeri Rusya’dan gelen her adamı derhal denizden gelmiş ise vapurdan çıkarmamak karadan gelmiş ise sınırın dışına atmak gibi zorlayıcı şiddetli kırıcı önlem kullanma… Bu önlemleri almak iki noktadan yararsız görülmüştür. Birincisi iyi ilişkilerde bulunmayı gerekli saydığınız Rusya Cumhuriyeti tümüyle komünisttir. Eğer böyle zorlayıcı önlem uygularsak o hâlde kayıtsız koşulsuz Ruslarla ilişkide bulunmamak gerekir. Oysa biz birçok siyasal düşünce ile birçok neden ve etkenden dolayı Ruslarla temas ve ilişkide bulunmak ve görüşmek istedik ve istiyoruz ve isteyeceğiz. O hâlde uygulayacağımız önlemlerde dostluğunu istediğimiz bir ulusun bir hükûmetin ilkelerini tahkir etmemek zorundayız. İşte bunun içindir ki zorlayıcı önlem kullanmak istemedik. İkinci bir noktadan da zorlayıcı önlem kullanmayı yararlı görmedik: Bildiğiniz gibi düşünce akımlarına karşı düşünceye dayanmayan kuvvetle karşılık vermek o akımı yok etmedikten başka herhangi bir kişiyle herhangi bir insanla konuşulduğu zaman onun herhangi bir düşüncesini kuvvet zoru ile reddederseniz o ısrar eder. Israr ettikçe kendi kendini aldatmakta daha çok ileri gidebilir. Bundan dolayı düşünce akımları cebir şiddet ve kuvvetle reddedilemez. Tersine takviye edilir. Buna karşı en etkili çare düşünce akımına karşı düşünceyi oluşturmak düşünceye düşünce ile karşılık vermektir. Bundan dolayı komünizmin memleket için milletimiz için dinimiz için kabul edilemez olduğunu anlatmak yani kamuoyunu aydınlatmak en yararlı çare görülmüştür…”25
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Sovyet Rusya ile olan ilişkilerle komünizmin Anadolu’ya geçmesini ayrı kefelerde tutmaya özen göstermiş; birincisine ne kadar önem verip destekliyorsa ikincisine de o kadar karşı çıkmıştır. Öte yandan Türkiye ile Sovyet Rusya arasında gelişen ilişkiler Batı dünyasında Anadolu’nun Bolşevikleşebileceği endişesinin doğmasına ve sonuçta Türkiye’nin karşısındaki cephenin dağılmasına giden yolu da açmıştır. Ankara hükûmeti Mustafa Kemal’in önderliğinde askerî alanda kazandığı zaferlerin yanı sıra Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Müttefik Devletlerin aralarındaki çelişkilerden Rusya ile Batılı devletler arasındaki dayanışmanın çökmesinden bir denge yaratmasını bilmiş ve bağımsızlığını kazanarak Lozan Antlaşması sürecini başlatmıştır.
Sonuç
Amaç ve ilkeleri Mustafa Kemal’in önderliğinde Erzurum ve Sivas kongrelerinde tespit edilen Millî Mücadele’nin dış politikasında içinde yaşanılan dünyanın gerçeklerini gören anlayışın büyük etkisi vardır. Mustafa Kemal’in önemli ölçüde yön verdiği bu gerçekçi ve pragmatist dış politika Millî Mücadele’nin başarıya ulaşmasında önemli katkılarda bulunmuş bu mücadeleden sonra da devleti hiçbir zaman savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakmadan onun uluslararası hedeflerine ulaşmasını sağlamıştır. Misak-ı Millî’nin ülkenin olanakları ile çıkarları arasında kurduğu mükemmel denge gerçekçi ve pragmatist dış politika anlayışıyla pratiğe geçirilmiştir.
Millî Mücadele döneminde gerçekçi ve pragmatist bir dış politika anlayışıyla Sovyetler Birliği’yle kurulan ilişki çok anlamlıdır. Farklı bir dünya görüşünü ve devlet biçimini kabul etmiş bulunan Sovyetler Birliği ile işbirliği yapılmak istenmesinin hiçbir ideolojik yanı yoktu ve günün şartları bunu gerektiriyordu. Böylece Sovyetler Birliği ile ilişkiler geliştirilerek Batı’ya bir mesaj verilmeye çalışılmış ve Batı’ya karşı gerekirse Sovyetler ile birlikte hareket edilebileceği gösterilmiştir. Galip devletlerin Birinci Dünya Savaşı sonrasında statükoları belirlemede hemfikir olmadıkları gerçeği ile de birleşen bu politika sayesinde Millî Mücadele’nin en önemli safhalarında Batı’ya karşı önemli bir denge kurulmuştur.
ATATÜRK'ün dış politikadaki gerçekçi ve pragmatist tutumu Millî Mücadele’den sonra da devam etmiştir. Lozan Antlaşması’yla kendini uluslararası alanda kabul ettiren Türkiye dönemin mevcut uluslararası çıkar çatışmaları ve gruplaşmaları karşısında büyük ülkeler ve komşularıyla dostluk ilişkilerini sürdürmeye çalışırken; Milletler Cemiyetine de üye olarak ortak güvenlik sisteminden yararlanmaya çalışmış batıdaki ve doğudaki komşularıyla çeşitli anlaşmalar yapmıştır. Böyle bir politikanın kararlı ve gerçekçi bir biçimde uygulanması Türkiye’ye Lozan’da çözüme kavuşturulamayan meselelerinin (Boğazlar sorunu Ahali Mübadelesi vs.) hâlli için de olumlu bir uluslararası ortam temin etmiştir.
Sonuç olarak Millî Mücadele döneminden başlayarak ATATÜRK tarafından yönlendirilen Türk dış politikası gerçekçi ve pragmatist temelde yeni ve millî bir devlet kurma çabasıdır ve bu çaba bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş diplomasisini de oluşturmuştur. Uluslararası ilişkilerde “tarihî dostluk” ve “tarihî düşmanlık” yerine değişen şartlar ve karşılıklı yarar ilişkilerini esas alan bu dış politika anlayışı ile Türkiye Lozan Barış Antlaşması sonucunda Birinci Dünya Savaşı sonrası statükoyu değiştiren ilk ülke olarak tarihe geçmiştir.








Bülent ŞENERİstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi
Askerî Tarih Araştırmaları Dergisi Sayı 9 Şubat 2007 Yıl 5
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
anlayisinda, ataturkun, dis, gercekcilik, politika

Seçenekler
Stil


Saat: 10:04

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,