ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgimiz Kütüphane > Kültür - Sanat > Osmanlı Tarihi


Borçlanmanın Öyküsü


Borçlanmanın Öyküsü

Kültür - Sanat Kategorisinde ve Osmanlı Tarihi Forumunda Bulunan Borçlanmanın Öyküsü Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Borçlanmanın Öyküsü Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1945 yılından itibaren ABD’nin etki alanına girince nasıl oluduysa(!) ‘gider-gelirden’ fazla olmaya başladı... Gider gelirden ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 16 Temmuz 2015, 22:22   #1
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Borçlanmanın Öyküsü

Borçlanmanın Öyküsü

Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1945 yılından itibaren ABD’nin etki alanına girince nasıl oluduysa(!) ‘gider-gelirden’ fazla olmaya başladı...

Gider gelirden fazla olunca da; doğal olarak liberal ekonomili Türkiye Cumhuriyeti Devleti “borç bulmanın” telâşına düştü. Bu telâş artan şiddetle yıllardır sürüp duruyor... Bir hazin manzara ki; açık kapanmayacak kadar olsa bile borç aldığımız zaman zil takıp oynayacak duruma geliyoruz!



Borç batağında debelenişimiz yeni değil. 150 yıl önce 24 Ağustos 1854’de ilk kez yabancılardan borç aldık. Aldığımız parayı üretime yönelik yatırımlara harcamayınca yine borç aldık. Bu kez aldığımız borç ile öncekinin faizini ödemeye başladık. Yabancılar baktılar ki paraları ödenmiyor; üzerimize geldiler; hatta borcumuzu ödeyene kadar Ege’deki bir adayı işgal ettiler. Daha sonra da 1800’lerin sonunda (adı günümüzdeki IMF gibi çokça duyulan) “Düyunu Umumiye”yi kurduk. Gelirlerimizi yabancıların kontrolüne verdik. Cumhuriyetimiz kurulduğunda Osmanlı topraklarından ayrılan devletlerle Türkiye Osmanlı borçlarını paylaştı. Payımıza düşen “Düyunu Umumiye” borçları Atatürk’ün sıkı takibi ile düzenli olarak ödendi. Bu borçların son taksiti 25 Mayıs 1954’de kapatıldı.

Şimdi bu borç maceramıza kuşbakışı bir göz atalım...



Devlet ‘balta’ yedi!

Mali dengesizlik Osmanlı Devleti’nin “Yükselme Devri(!)”nden itibaren başladı... Maliyenin kontrolsüzlüğü padişahların cülus bahşişleri yenilgilerle sonuçlanan savaş giderleri gerçekçi olmayan para politikaları bütçe açıklarını sürekli hale getirmişti. Daha da önemlisi; 19. Yüzyılda askerî ve idarî teşkilatlarda yapılan yenilikler beraberinde daha çok harcamayı da doğurdu.



Osmanlı devletinin merkezi bir vergi sistemi yoktu; vergilendirme bölgeci ve nesnel gelir temeline dayanıyordu. Gerçi Tanzimat’ın ilanı ile beraber merkezi bir vergilendirme öngörülmüştü; ama bu uzun yıllar gerçekleştirilemedi. Hem vergi düzenini çağdaş biçime getirseniz bile devletin koyacağı vergileri kim ödeyecekti? Sanayi yoktu; dolayısıyla sanayici de yoktu! Geriye vergi alınacak kesim olarak karnını doyurma uğraşı veren toprakla didişen köylü ile ithalat ve ihracat yapan çoğu yabancı tüccarlar kalıyordu. Bu yabancılara da 1838 tarihli Ticaret Antlaşması’yla gümrük muafiyeti tanınmış; böylece devlet harcamalarını karşılayacak gelirlerden yoksun duruma getirilmişti.



Bir başka deyişle İngilizlerle yapılan o Balta Limanı antlaşmasıyla devlet okkalı bir balta yemişti!

Osmanlı borçlanıyor...

Savruk devlet yönetimi mali açığı kapatmak için önce iç borçlanmaya gitti arkasından günümüze kadar süren dış borçlanma macerasına atıldı... İlk borçlanma İstanbul’da başladı. Devlet Galata’daki Ermeni Yahudi Rum bankerlerden borç aldı. Bu sırada Kırım Savaşı geldi çattı. Devlet 1854’de hem Kırım Savaşı giderlerini karşılamak hem de Lübnan Suriye Girit ve Yemen’deki isyanları bastırmak istiyor; zırhlı satın almaya çalışıyor; ve bu arada kağıt parayı da kaldırmayı düşünüyordu. Bunlar için kaynak gerekliydi. Tek çare olarak yabancı ülkelerden borç para alma yolu görünüyordu... Nitekim Osmanlı Devleti İngiltere ve Fransa’dan 84.006.316 Osmanlı Lirası borç aldı...

Alış o alış!

Ondan sonra borç yiğidin kamçısıdır diye bir atasözü de uydurup aldıkça aldık; aldıkça battık; battıkça toprak verdik... Bütçe açıkları Osmanlı yıkılana kadar bir türlü kapanmadı.


Daha yakından bakalım...



Osmanlı’nın ilk ciddi dış borçlanması Padişah Abdülmecit zamanında oldu. Devlet ilk dış borcu 24 Ağustos 1854 tarihinde Londra’daki Palmer ve Ort. Ile Paris’te ticaret yapan Goldschmied ve Ortakları firmalarından aldı. Bu firmalardan alınan borç miktarı toplam 3.000.000 Sterlin idi. Bu borcun faizi yüzde altıydı... Pekiyi bu borcun garantisi ne idi? Osmanlı devleti “bu borcun garantisi benim ben Osmanlı hükmi şahsiyeti” diyemiyordu. Diyemiyordu; çünkü elin oğlu Osmanlı’nın borcunu ödeyeceğine inanmıyordu. Elle tutulur gözle görülür gelirlerin bu borca tahsis edilmesini özellikle istiyordu... Nitekim Mısır’dan alınan verginin bir kısmı bu borca karşılık olarak gösterildi. Hatta bu borçlanmaya bundan dolayı “Mısır Borçlanması” diye bir ad da takıldı!



Ve borçlanma devam etti: 1855 1858 1862 1863 1865 1869 1870...



Hemen hemen her yıl borç peşine düştük... Aldığımız borçları üretim sağlayacak istihdam yaratacak yatırımlara harcadığımızı sanmayınız! Şu tarihi gerçek karşısında insan küçük dilini yutası geliyor. O gerçek şu: İster inanın ister inanmayın; aldığımız borçlarla çokça saray yaptırdık artan parayla da eski borçları -çoğu zaman sadece faizini- ödemeye çalıştık!



Tekrar edelim:19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren dışarıdan sürekli borç alıyor bolca saray yaptırıyorduk. Yatırım üretim hak getire! Doğaldır ki her gelen yıl bir öncesinden kötü... Bütçeler sürekli açık veriyordu.



Yıl 1860... Bütçe yine açık veriyor... Hem de 250.000.000 Franklık bir açık! Fuat Paşa bütçe açığını kapatmak için İngiltere’ye başvurur.



İngiltere’den yanıt:

1-Yabancıların Osmanlı Devleti topraklarından mülk satın almasına ve kiralamasına izin verirsen 2- Satın alınan bu gayrimenkulleri teminat göstererek tahvilat emisyonuna gidersen 3- Osmanlı’daki tüm vakıfları kapatırsan 4- Osmanlı Maliyesi’nin kontrolünü milletlerarası bir komisyona devredersen sana borç para veririm dedi!

Bu şartlar kabul edilmedi; bu kez Fransa’ya döndük... Fransa’da bir banker bulduk. Adı; Mirees... Bu bankerle 400.000.000 Franklık bir borç anlaşması yaptık. Şu şanssızlığımıza bakınız ki tam parayı alacağımız sırada banker tutuklanmaz mı? Dolayısıyla anlaşma da feshedilmiş oldu!

Donanmayla borç tahsili!



Osmanlı öyle bir çöküş dönemine girmişti ki; bir zamanlar Mohaç yolunda ilerleyen sipahilerin geçtikleri üzüm bağlarından yedikleri üzümün parasını asma çubuklarına bağlatan halkın devleti (Küçük bir iliştiri: Bu bilgi uydurma değildir; Montaigne Denemeler’inde belirtiyor) yabancının hakkını ödemiyor; o yabancı kendi ülkesinin donanmasının tehdidi ile alacağını ancak tahsil edebiliyordu... Örnek mi? Buyurun: II. Abdülhamit zamanında gelişen olay şöyle: Devlet elinde alacağına dair mahkeme ilamı olsa da insanların hakkını ödemekte ayak sürüyordu. Devletle iş yapan müteahhitler bu durumu bildikleri için malın değeri bir ise beşten devlete satıyorlardı. Bu halde de parasını çok uzun süre alamayanlar oluyordu. Sözgelimi Fransız uyruklu Lorenzo adındaki birisi elinde mahkeme ilamı olduğu halde devletten alacağını tahsil edemedi. Çok uğraştığı halde başaramayınca hakkının korunması için kendi devleti Fransa’ya başvurdu. Fransa Osmanlı’ya durumu bildirdiyse de yine sonuç alamayınca kuvvete başvurdu: Fransız filosu gelip Ege’deki Osmanlı adası olan Midilli’yi işgal etti! Ve vatandaşının parası ödenene kadar da oradan ayrılmadı!





Borçlar nasıl ödenecek?



Borç batağında debelenen Osmanlı için borç veren devletler telaşlanır olmuştu. Osmanlı Maliyesi’ni kontrol edecek bir milletlerarası teşkilatın kurulmasını istediler. Bu konuda devlete baskı yapmaya başladılar. Nihayet 1863’de İngiliz-Fransız sermayesiyle “Bank-ı Osmani”yi kurdular. Bu bankanın varlığı ‘devlet içinde devlet’ gibiydi. Ancak bankanın kurulması da yabancıların alacaklarını tahsil konusunda fayda sağlamadı... Osmanlı; bırakınız borçları; onların faizlerini bile ödeyemiyordu! Devlet dünya karşısında zor durumdaydı. Bunun üzerine 6 Ekim 1875 tarihinde bir kararname çıkardı. Bu öyle bir kararname idi ki; tam anlamıyla devletin aczini ifade ediyordu. Bu kararname ve ardı sıra gelenlerle devlet tüm borçlarının faizlerini kimseye sormadan 5 yıllık bir süre için yarıya indirdi! Yine 5 yıllık süre içinde borçlarının yarısını nakit olarak yarısını da tahvil olarak ödeyeceğini ilan etti. “Ramazan Kararnameleri” diye anılan bu kararlarla kendisini bağlayan Osmanlı Devleti kendi kararlarını uygulayamadı; yani borçlarını yine ödeyemedi! Sonuç ne oldu? Sonuç bir mali bunalım! Altının fiyatı 235 kuruştan tam 900 kuruşa çıktı! Bankalar büyük zararlara uğradı. (yani bize ‘yaşatılan’ son iki mali krizde Dolar ve Banka oyunu gibi...) Yabancılar telaşlandılar. Haklıydılar. Öyle ya; Osmanlı kendi vatandaşlarından aldığı paraları ödeyemiyordu. Bunun üzerine Osmanlı’ya çok çeşitli projeler sundular; Berlin Kongresi’nde ‘IMF’in Türkiye teftişi’ benzeri; milletlerarası bir mali kontrol komitesinin kurulmasını istediler. Sonunda 1879’da pul ipek tuz içki av resimlerinin gelirlerinin 10 yıl süreyle Galata Bankerleri’ne bırakılması kararlaştırıldı ve böylece “Rusumu Sitte” idaresi kuruldu... Bu kez Avrupa devletleri daha da telaşlandı. Çünkü sadece Galata Bankerlerini hedef alan bu ödeme biçiminden dışarıdakiler yararlanamıyordu. Avrupalılar tüm ‘kupon’ (alacak senedi) sahiplerinin yararlanmasını istiyordu. Bunun üzerine tüm borçluları hedef alan yeni bir kurul doğdu. Bu bildiğimiz “Düyunu Umumiye” idi.





Düyunu Umumiye!



Yıllarca pek çok örgüt denendi... Sonunda 1881’de Muharrem Kararnamesi ile “Düyunu Umumiye-i Osmaniye Varidatı Muhassasa İdaresi” kısaca; Düyunu Umumiye İdaresi kuruldu! Bu idarenin yapacağı tahsilâta av tuz içki pul resimleri yanına Kıbrıs Doğu Rumeli Yunanistan Bulgaristan Karadağ yöresinin vergileri de eklendi... Bu idare kurulmasıyla beraber devletin pek çok gelirinin kontrolünü eline aldı.



Devlet mali yönden kıpırdayamaz duruma düştü. Almanlar’dan medet umdu ve 1. Dünya Savaşı’na girdi. Fakat ‘medet’ felaket olarak geldi.



Ve Osmanlı çok geçmeden yıkıldı!



1. Dünya Savaşı’nın sonlarında Filistin Cephesi’nden mağlup olarak dönen Cemal Paşa’ya Haydarpaşa Garı’nda gazeteciler “Osmanlı bu savaşa niçin girdi?” diye sorduklarında Cemal Paşa’nın yanıtı çok kısa oldu: “Maaşları ödemek için!..” (F.R.Atay Zeytindağı).



Evet... Osmanlı bir anlamda ‘maliye’nin tetiklemesiyle yıkıldı...



Yıkıldı; ama Duyunu Umumiye İdaresi kendi iradesiyle yıkılmadı! Bu ‘idare’ Osmanlı dağılınca Osmanlı topraklarında kurulan devletlerden alacaklarını tahsil yoluna gitti. Atatürk Türkiye’si bu idareyi kaldırdı. Ancak Osmanlı’dan hissesine düşen borçları onurlu devlet olmanın gereği olarak; o yokluk yıllarında olağanüstü bir azimle ödedi. Son taksit ise 25 Mayıs 1954 yılında kapatıldı... Atatürk zamanında Düyunu Umumiye borçların ödemede şimdi ‘zarar ediyor’ diye (sanki durduk yerde zarar ediyordu...) haraç mezat satılan KİT’ler başrol oynadı.



“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” öyle mi?



Öyle geçmiş zamanlar var ki; değil ‘hayalinin cihana değmesi’; insan o günleri hayaline bile getirmek istemiyor!



Mevlüt Uluğtekin Yılmaz
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
borclanmanin, oykusu

Seçenekler
Stil


Saat: 09:43

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,