ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgisi Din Ve Maneviyat > İslamiyet > Sahabeler - Evliyalar


Üsve-i Hasene


Üsve-i Hasene

İslamiyet Kategorisinde ve Sahabeler - Evliyalar Forumunda Bulunan Üsve-i Hasene Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Üsve-i Hasene Târihte hayatının tamamı en ince teferruâtına kadar tesbît edilen tek Peygamber ve tek insan, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 21 Ocak 2015, 01:48   #1
Durumu:
Çevrimdışı
Liich
Üye
Liich - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Keyifli
Üyelik tarihi: 14 Kasım 2014
Yaş: 24
Mesajlar: 7.850
Konular: 4856
Beğenilen: 1368
Beğendiği: 1252
www.forumsevgisi.com
Standart Üsve-i Hasene

Üsve-i Hasene

Târihte hayatının tamamı en ince teferruâtına kadar tesbît edilen tek Peygamber ve tek insan, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'dir. Peygamberler silsilesinin, insanlığı Hakk'a ve hayra yönlendirme hususunda birer emsâl teşkil edebilecek davranış mükemmelliklerinden ancak muayyen miktarda hâtıra günümüze intikal edebilmiştir. Hâlbuki Âhirzaman Nebîsi -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz'in en basitinden en girift ve mükemmeline kadar bütün fiil, söz ve ifâdeye aksettiği kadarıyla duygu dünyâsı, an-be-an tâkib edilmiş ve târihe bir şeref levhası hâlinde kaydedilmiştir. Üstelik bunlar, Allâh'ın lutfu ile, asırlar ötesinden kıyâmete kadar gelecek son insana kadar intikâl etme mazhariyetine erdirilmiştir.
Hayatın türlü ibtilâ, musîbet ve sürprizleri karşısında kendimizi fitneden bertaraf edebilmek için şükür, tevekkül, kadere rızâ, belâlara sabır, azîmet, şecaat, fedâkârlık, kanaat, gönül zenginliği, diğergâmlık, cömertlik, tevâzu, hâdiseler karşısında dengeyi bozmama ve benzerleri gibi yüksek ahlâkî vasıfları en güzel bir şekilde hayatımıza tatbik etmek mecbûriyetindeyiz. Bütün bu hususlarda nümûne olması için de, Cenâb-ı Hakk'ın bütün bir beşeriyete armağan ettiği en büyük mürşid-i kâmil; zarif, temiz, nezih ve örnek hayatı ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizdir.
Allâh Rasûlü'nün hayâtı, kıyâmete kadar gelecek bütün nesillere örnektir. Kur'ân-ı Kerîm'de O'nun hakkında:
" (Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki senin için tükenmeyen bir mükâfât vardır. Şüphesiz sen büyük bir ahlâk üzeresin." (el-Kalem, 3-4) buyurulmuştur.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in sîreti ve mübârek şahsiyeti, sırf insan idrâkine sığabilen tezâhürleri ile dahî beşerî davranışlar manzûmesinin zirvesini teşkîl eder. O, irşad vazîfesini, insanlık içinde bizzat kendisi örnek olmak sûreti ile tamamlayan zirve bir peygamber ve nümûne-i imtisâl bir şahsiyettir. Allâh -celle celâlühû-, O mübârek varlığı -Kur'ânî tâbiriyle- "üsve-i hasene", yani en mükemmel bir örnek şahsiyet olarak bütün insanlığa takdîm etmiştir.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
"Andolsun ki, sizin için; Allâh'a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh'ı çok zikreden (mümin)' ler için Rasûlullâh'ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır." (el-Ahzâb, 21)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizlere hayatının her safhasında her bakımdan müstesnâ bir güzellik ve mükemmellik sergilemiştir. Gerek öz hâlinde gerek tafsîlâtlı olarak bütün davranış güzellikleri O'ndadır. Dolayısıyla her insan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in şerefli hayatı ve sünnet-i seniyyesinde, kendisine örnek alabileceği davranışların en güzelini ve mükemmelini bulabilir. Yâni Fahr-i Kâinât Efendimiz'in hayatı, bütün çeşitleriyle birlikte en müstesnâ güllerden derlenmiş bir bukete benzer ki, arayanlar, kendileri için güllerin en güzellerini o bukette bulabilirler.
Cemiyetin birbirine zıd noktalarında bulunanlara dahî en mükemmel örnek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'dir. Meselâ, bir mahkûmun hayatı hâkime, hâkimin hayatı da mahkûma misâl teşkil etmez. Aynı şekilde bütün ömrü maîşet mücâdelesi ve yokluk içinde kıvranmakla geçen bir fakîrin hâli de, varlık içinde yüzen bir zengine nümûne olamaz. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in hayatı ise, her iki tarafa da örnek takdîm eder. Zîrâ, Cenâb-ı Hak, onu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan "yetim çocukluk"tan başlatarak, hayâtın bütün kademelerinden geçirip kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yani peygamberlik ve devlet reisliğine kadar yükseltmiştir. Efendimiz'in ömrü boyunca yaşadığı devreler, insan hayatındaki her türlü med ve cezir tecellîleri için pekçok ideal davranış örnekleri sergiler. Bu sebeple O'nun hayatı, -hangi kademe ve vaziyette bulunurlarsa bulunsunlar- bütün insanlara kendi iktidâr ve istîdâtları nisbetinde taklid edebilecekleri fiilî, müşahhas ve mükemmel bir örnek teşkil etmiştir.
Peygamberler ve onların izinden yürüyen sâlihlerin dışında insanlığa kurtuluş yolunu gösterme ve onlara örnek birer rehber olma iddiâsındaki bütün insanlar ve bilhassa her şeyi kendi âciz akıl ve idrakleri ile îzâha kalkışan feylesoflar, bu hususta dâimâ nâkıstırlar. Zîrâ peygamberler, ilâhî vahye dayandıkları için, birbirlerini tasdîk eden hidâyet rehberleri olarak gelmişlerdir. Hâlbuki, hakîkati bulma yolunda insanlara rehber olmayı hedefleyen feylesoflar, te'yîd-i ilâhîden mahrûm oldukları ve nefislerinin sultası altında kifâyetsiz akılları ile düşündükleri için birbirlerinin sistemlerini çürüterek ve birbirlerini tekzîb ederek gelmişlerdir. Bu yüzden de ne kendilerini ne de toplumları irşâd edebilmişlerdir.
Meselâ Aristo, ahlâk felsefesinin birtakım kanun ve kâidelerinin temelini atmış olmasına rağmen, vahiyden mahrûm olduğu için onun felsefesine inanıp bunu tatbîk ederek saâdete kavuşmuş bir tek kimse göremeyiz. Çünkü filozofların kalbleri tasfiye, nefisleri tezkiye görmemiş, fikir ve fiilleri, vahyin müstesnâ yardımlarıyla olgunlaştırılmamıştır.
Vahiyle terbiye edilmemiş zihnî melekeler ve kalbî temâyüllerin insanoğlunu sürükleyebileceği bâdirelerden kurtulmanın yegâne vâsıtası, Âhirzaman Nebîsi ile beşeriyete sunulan "Habl-i Metîn" yâni tutunacak en sağlam kulp olan Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân'ın sînesindeki hakîkatlerin en müşahhas ve fiilî örnekleri de, Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz'in zengin sîretinde mevcuttur. O hâlde, yaratılış gâyesini gerçekleştirmeye mecbur olan insanoğlu için en lüzûmlu iş, feyizli Kur'ân ve sünnet kaynağıyla istikâmetlenmektir.
Diğer taraftan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, daha risâlet vazîfesine başlamadan önce kendisini sevdirmiş, şahsiyeti, halkın kendisine "Sen Emîn ve Sâdıksın!" demelerini mûcib kılacak bir mükemmellik arz etmiş ve O, dînin teblîğine bu kimlik tesbît ve tescîlinden sonra başlamıştır.
Halk, O 'nun doğruluk ve îtimad telkîn eden güzel seciyesini, daha peygamberlik gelmeden çok önce bilmekte ve O 'nu takdir etmekte idi. O 'na Emîn ünvânını vermiş olan kavmi, Kâbe tâmîr olunurken Hacer-i Esved'i yerine koyma husûsunda ihtilâfa düştükleri zaman, O 'nun hakem liğine itirazsız teslîm olmuşlardı.
Zîrâ Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, öyle bir sıdk hâli üzere idi ki, henüz O'na îmân etmediği devrede büyük bir peygamber düşmanı olan Ebu Süfyan dahî, Bizans imparatoru Herakliyus'un:
"-Hiç sözünde durmadığı oldu mu?" suâline:
"-Hayır! O, verdiği her sözü tutar!" ifadesinden başka bir şey söyleyememişti.
O'nun bu yüce hâlinden gerçek istifâde ise, Mîrâç hâdisesinde Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-'ın:
"-O dediyse, doğrudur!" ifâdesindeki teslîmiyet hâline ermekle mümkündür.
O Âlemler Sultanı'nın, müşrikler tarafından bile «Muhammedü'l-Emîn» (elinden ve dilinden herkesin emniyet ve huzur bulduğu kimse) olarak vasıflandırılmasının sebeplerine ışık tutan bir hâdise de şudur:
Hayber Savaşı'nın cereyân ettiği günlerde yahûdîlerin safından Yesâr isimli bir çoban Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e geldi. Bir süre sohbetten sonra İslâm'a girdi ve müslümanlara katılmak istedi. Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ona önce koyunlarını sâhiplerine iâde etmesini ve ondan sonra kendilerine katılmasını emir buyurdu. Üstelik savaşın uzadığı ve müslümanlar arasında erzak sıkıntısının baş gösterdiği bir anda... Hiç şüphesiz bu emir, en zor zamanda bile mesûliyet, vazife şuuru ve emânete hassâsiyetle riâyetin ehemmiyetini sergileyen pek mânidar bir misâldir.
Târihen de sâbittir ki, diğer dinlere mensup pek çok kişi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in üsve-i hasenesini vicdânen tasdîk etmek mecbûriyetinde kalmıştır. Bunların sayısız misallerinden birkaçı da şöyledir:
1789 büyük Fransız ihtilâlinin fikrî temellerini hazırlayanlardan biri olan filozof Lafayet, meşhûr "İnsan Hakları Beyânnâmesi" yayınlanmadan, bütün hukuk sistemlerini tedkik etmiş ve İslâm hukukunun üstünlüğünü görerek şöyle haykırmıştır:
"Ey Muhammed! Senin adâleti gerçekleştirmek husûsunda ulaştığın seviyeyi bir daha hiç kimse gösteremedi!.."
Diğer bir misâl de şudur:
Geçen asrın ortalarında Hollanda'nın Lahey şehrinde toplanan bir ilim ve fikir adamları konseyi, dünyânın yüz büyük adamını tesbît etmiş ve hepsi Hristiyan olan seçiciler, bir numara olarak Hazret-i Peygamber'i tercîh etmek zorunda kalmışlardır.
İşte asıl fazîlet odur ki, İslâm dışındakiler bile onun hakkını teslîm, tasdîk ve îtirâfa mecbûr kala!.. Hazret-i Peygamber'in fazîlet ve dirâyeti, kendisine inanmayanlarca bile hep tasdîk edilegelmiştir...

Yukarıda da ifâde ettiğimiz üzere târih boyunca Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dışında her yönüne ilgi duyulmuş ve bütün özellikleri inceden inceye tespit edilmiş ikinci bir insan daha bulmak mümkün değildir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in, örnek şahsiyetini oluşturan bütün hususlar anlatılmaya çalışılsa, ciltlerle kitap yetmez.
İslâmî ilimler de, temelde1 ve ictihad2 noktasında Allâh Rasûlü'nün çeşitli yönlerini kendilerine delil edinmişlerdir. Bu sebepledir ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in her yönü değişik ilim dalları tarafından ayrı ayrı ele alınıp işlenmeye çalışılmıştır.
Nitekim 1400 küsur seneden beri te'lîf edilen bütün İslâmî eserler, bir kitâbı, yâni Kur'ân-ı Kerîm'i ve bir insanı, yâni Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i îzâh etme gayreti içindedir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sûreti güzel, sîreti mükemmel, misli yaratılmamış bir vücûd-i mübârektir.
Birgün Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-, Arap kabîlelerinden birine uğramış ve kabîle reisi kendisine:
"-Yâ Hâlid! Bize Allâh'ın Rasûlü'nü, sûret ve sîreti ile tasvîr et." demişti.
Hâlid -radıyallâhu anh- ise:
"-Bu imkânsız, buna kelimeler yetişmez." deyince, kabîle reisi:
"-O hâlde hiç olmazsa tasavvur ve idrâkin nisbetinde hülâsa et." dedi.
Bunun üzerine Hâlid -radıyallâhu anh- şu muhteşem cevâbı verdi:
"-Gönderilen, gönderenin kadrince olur. Gönderen, kâinâtın Hâlık'ı olduğuna göre, gönderdiğinin şânını, var sen hayâl ve tasavvur eyle!.." 3
Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-'ın bu ifâdelerinden de anlaşılıyor ki, Allâh Rasûlü'nün sûret ve sîret mükemmelliğini lâyıkıyla ifâde edebilmek mümkün değildir. Nitekim İmam Kurtubî der ki:
"Allâh Rasûlü'nün güzellikleri bize tamâmiyle gösterilememiştir. Şâyet gösterilmiş olsaydı, gözlerimiz ona bakmaya tâkat getiremezdi."
Hakîkaten, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile devamlı berâber olanlar arasında bile, edeblerinden dolayı O'nun nûr cemâlini doyasıya seyredebilenler pek azdı. Hattâ, sohbet hâlinde iken, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer dışındaki ashâbın hep önlerine baktıkları, Hazret-i Peygamberle sâdece bu iki sahâbînin gözgöze gelebildikleri rivâyet edilir.
Bu durumu, daha sonra Mısır fâtihi ünvânı ile târihe geçen Amr bin Âs -radıyallâhu anh- âhir ömründe şöyle dile getirmiştir:
"Rasûlullâh Efendimizle uzun zaman birlikte bulundum. Fakat O'nun huzûrunda duyduğum hayâ hissi ve O'na karşı beslediğim tâzim duygusundan dolayı, başımı kaldırıp da doya doya mübârek ve nûrlu yüzlerini seyredemedim. Eğer bugün bana; «-Bize Rasûlullâh'ı tavsîf et, O'nu anlat." deseler, inanın anlatamam." (Müslim, Îmân, 192; Ahmed bin Hanbel, IV, 199)
Bir yaradılış hârikası olan Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i, beşerî istîdâd ve tâkat dâhilinde kâmilen kavrayabilmemiz mümkün değildir. Bu âlemden alınan intibâlar, O'nu îzah ve idrâkte kifâyetsiz kalır. Bir bardağa, bir ummânı sığdırmak mümkün olmadığı gibi, Nûr-i Muhammedî'yi idrâk de lâyıkıyla mümkün değildir.
Biz de, Allâh Rasûlü'nün örnek şahsiyetini tanıma yolunda bir umman teşkil eden misâllerden ancak birkaçını idrâkimiz nisbetinde arz edelim:
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in etrâfına îtimâd ve huzur telkîn eden mübârek yüzü, yüzlerin en güzel ve en temizi idi. Yahûdî âlimlerinden Abdullâh bin Selâm, hicrette merakla Allâh Rasûlü'nü sormuş, vech-i mübâreklerine bakınca da:
"Bu yüz aslâ yalan söylemez!" diyerek müslüman olmuştu.
Çünkü O'ndaki güzellik, heybet, nûrâniyet ve letâfet o derecede idi ki, Allâh'ın peygamberi olduğuna dâir, ayrıca bir mûcize, delîl ve bürhâna ihtiyâç yoktu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir şeyi arzu etmediği zaman, derhal sîmâlarından fark edilir, bir şeyi beğenince de memnûniyeti hissedilirdi.
Cism-i nazîfânelerinde zindelik, kuvvetli hayâ ve müthiş bir azîm bir arada idi. Örtüsüne bürünmüş bâkire bir genç kızdan daha edebli idi. Rikkat-i kalbiyyesinin derinliğini îzâh etmek ise mümkün değildir.
Kimsenin yüzüne dikkatli bakmazdı. Yere bakışı, semâya bakışından daha çoktu. Hayâsı ve yüksek şahsiyeti sebebiyle kimsenin hatâsını yüzüne vurmazdı. Hoşlanmayacağı şekilde hareket eden kişinin ismini söylemez; «Şöyle, şöyle yapan insanlara ne oluyor ki…» derdi. Bâzen de kusûru kendine izâfe ederek; «Bana ne oluyor ki sizleri böyle görüyorum.» buyurur, zarif bir üslûb ile îkâz ederdi.
Yüzünde nûr-i melâhat, sözlerinde selâset, hareketlerinde letâfet, lisânında talâkat, kelimelerinde fesâhat, beyânında fevkalâde belâğat vardı.
Fuzûlî söz söylemeyip her kelâmı hikmet ve nasîhat idi. Lügatinde aslâ dedikodu ve mâlâyâni yoktu. Herkesin akıl ve idrâkine göre söz söylerdi.
Mülâyim ve mütevâzî idi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık olmazdı. Dâimâ mütebessimdi.
O'nu ansızın gören kimseyi haşyet sarardı. O'nunla ülfet ve sohbet eden kimse, O'na cân u gönülden âşık ve muhib olurdu.
Derecelerine göre fazîlet erbâbına ihtirâm eylerdi. Akrabâsına da ziyâde ikrâm ederdi. Ehl-i beytine ve ashâbına hüsn-i muâmele ettiği gibi, sâir nâsa dahî rıfk ve lutf ile muâmele ederdi.
Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyer ise, onlara da onu yedirir ve giydirirdi. Cömert, ikrâm sâhibi, şefkatli ve merhametli, gerektiğinde cesûr ve gerektiğinde de halîm idi.
O'nun, cömertlik ve kerem hususundaki derecesini lâyıkıyla takdîr edebilmek mümkün değildir. O'nun cömertliği, fakirlikten korkmayan bir kimsenin ikrâm edişinden daha ileri seviyede idi.
Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh-'ın beyânı vechile:
"Kendisinden bir şey istendiğinde, «hayır» dediği vâkî değildi." (Müslim, Fedâil, 56)
Akrabâlarını en çok ziyâret eden, halka en fazla şefkat ve merhamet gösteren, insanlar arasında en güzel bir şekilde muâmele eden, kötü ahlâktan en çok sakınan, en güzel edeb ve ahlâk sâhibi, O idi.
Ahid ve va'dinde sâbit ve sözünde sâdık idi. Ahlâk, akıl ve zekâ bakımından cümle insanlardan üstün ve her türlü medh u senâya lâyık idi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in hüznü dâimî, tefekkürü aralıksız idi. Zarûret olmaksızın konuşmazdı. Sükûnet hâli uzun sürerdi. Bir söze başlayınca, onu yarım bırakmaz, tamamlardı. Birçok mânâları birkaç kelimede toplar öyle söylerdi. Sözleri tane tane idi. Ne lüzûmundan fazla ne de az idi. Yaratılış olarak yumuşak olmasına rağmen gâyet salâbetli ve heybetli idi.
Hakk'a itiraz edilmesinin ve hakkın çiğnenmesinin hâricinde öfkelenmezdi. Bir hak çiğnendiği zaman öfkelenir, hak yerini buluncaya kadar öfkesi devam ederdi. Ancak hakkı tevzî ettikten sonra sükûnete bürünürdü. Aslâ kendisi için öfkelenmezdi. Sırf şahsına taalluk eden bir hususta kendisini müdâfaa etmez, kimseyle münâkaşaya girişmezdi.
O, kimsenin hânesine izin almadıkça girmezdi. Hâne-i saâdetlerine geldiği zaman da evde kalacağı müddeti üçe bölerdi; birini Allâh'a ibâdete, diğer vaktini âilesine, üçüncüsünü de şahsına ayırırdı. Kendisine ayırdığı zamanını avâm-havâs insanların hepsine tahsîs eder, onlardan kimseyi mahrûm bırakmazdı. Hepsinin gönlünü fethederdi.
Belli bir yerinde oturmanın âdet edinilmesini önlemek için mescidlerin her yerinde oturduğu olurdu. Yerlere ve makâmlara kudsiyyet izâfe edilmesini ve meclislerde tekebbüre medâr olacak bir tavır takınılmasını istemezlerdi. Bir meclise girince, neresi boş kalmışsa, oraya oturur, herkesin de öyle yapmasını arzu ederdi.
Kim O'ndan herhangi bir ihtiyâcını gidermek için bir şey isterse, o ister ehemmiyetli, ister ehemmiyetsiz olsun onu yerine getirmeden huzûr bulamaz, ihtiyâcı halletmesi mümkün olmadığı takdîrde hiç olmazsa güzel bir söz ile muhâtabının gönlünü almaktan geri kalmazdı. O, herkese derd ortağı idi. İnsanlar, hangi makam ve mevkîde olursa olsun, zengin-fakîr, âlim-câhil O'nun yanında insan olmak haysiyetiyle müsâvî bir muâmeleye nâil olurlardı. Bütün meclisleri hilim, ilim, hayâ, sabır, tevekkül ve emânet gibi fazîletlerin cârî ve hâkim olduğu bir mahaldi.
Ayıp ve kusurlarından dolayı kimseyi kınamaz, îkâz ihtiyâcı belirdiğinde bunu, karşısındakini rencide etmeyecek bir şekilde zarîf bir îmâ ile yaparlardı. Hiç kimsenin zâhire çıkmamış ayıp ve kusuruyla meşgûl olmadığı gibi, bu tür hâllerin araştırılmasını da şiddetle men ederlerdi.
Sevâbını umduğu meseleler hâricinde konuşmazdı. Sohbet meclisleri vecd içinde idi. O konuşurken etrâfındakiler öyle büyülenir ve can kulağıyla dinlerdi ki, Hazret-i Ömer'in ifâdesi vechile, başlarına bir kuş konmuş olsa, uçmadan saatlerce durabilirdi. O'ndan ashâbına akseden edeb ve hayâ o derecede idi ki, kendisine suâl sormayı bile -çoğu kere- cür'et telakkî ederlerdi. Bu yüzden, çölden bir bedevî gelerek Hazret-i Peygamber'e suâl sorup sohbete vesîle olsa da, O'nun feyz ve rûhâniyetinden biz de istifâde etsek diye beklerlerdi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'den daha büyük bir kahraman tasavvur etmek de mümkün değildir. Zîrâ, hayatında korku ve telâşa kapıldığı aslâ görülmemişti. Olağanüstü hâller karşısında sabır ve sebât gösterir, korku ve telâşa düşüp uygunsuz hareket etmezdi.
Kendisini öldürmek için bekleyenlerin arasından "Yâsîn Sûresi"nin şu iki âyet-i kerîmesini okuyarak korkusuzca geçmişti:
"Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır. Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onların basîretlerini perdeledik; artık göremezler." (Yâsîn, 8-9)
Hazret-i Alî -radıyallâhu anh- buyurur:
"Bedir'de savaş bütün şiddetiyle devâm ederken, bazan biz Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in arkasına sığınıyorduk. Hepimizin en cesûru O idi. Düşmân saflarına en yakın yerde O bulunurdu." (Ahmed bin Hanbel, I, 86)
O, îlâ-yı kelimetullâh için dâimâ en önde savaşırdı. Huneyn Gazâsı'nda, başlangıçta İslâm ordusunda meydana gelen çözülme karşısında, O, metânetini hiç bozmayarak kendisini düşman saflarının ortasına atmış, bindiği hayvanını mütemâdiyen ileri sürerek ashâbının şecâatini artırmış ve nihâyet te'yîd-i ilâhî ile de zafer nasîb olmuştur.
Şöyle buyurmaktaydı:
"Kudret ve irâdesiyle yaşadığım Allâh'a yemîn olsun ki, Allâh yolunda gazâ edip şehîd olmayı, sonra (diriltilip) gazâ ederek yine şehîd olmayı, tekrar gazâ ederek yine şehid olmayı isterdim..." (Müslim, İmâre, 103)
O'nun engin şefkat, rahmet ve merhamet dolu hâlinden birkaç hususu Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şu şekilde tavsîf eder:
"O, hiç kimseyi ayıplamaz, kötülüğe mukâbele etmez, af ve hoşgörüyle muâmele eder, kötülükten uzak kalırdı. Nefsi için bir kimseden intikâm almış değildir. Hiçbir köle ve hizmetçiye, hattâ bir hayvana bile haksızlıkla dokunmamıştır..." 4
Nitekim O'nun teblîğ vazîfesindeki ulvî muvaffakıyeti de, bu yüksek hâllerinin bir bereketi olmuştur. Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in bu husustaki kemâlini şöyle bildirir:
" (Ey Rasûlüm!) O vakit Allâh'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi..." (Âl-i İmrân, 159)
Gerçekten de o günkü câhiliyye insanları, O'nun yumuşak tabiatlı, affedici, güzel ahlâklı, halîm ve müsâmahakâr şahsiyeti karşısında bir mum gibi erimiş, vahşet ve huysuzlukların elinden kurtularak o insanlık nûrunun etrafında pervâne olmuşlardır. Çünkü O, insanlığın hüsrânını değil, hidâyetini istiyordu. Azâbı değil, rahmeti temsil ediyordu.
O, hayatı boyunca bir samîmiyet âbidesi idi. Gönlünde olmayan bir şeyi hiç söylemedi. Ahlâkı ile âdetâ canlı bir Kur'ân idi. Bizzat yapmadığı bir işi başkalarına emretmezdi.
Hâsılı O, gelmiş geçmiş en müstesnâ ve yüce bir örnek şahsiyet ti. Bir ömür:
1. Kullukta,
2. Muâmelâtta,
3. Ahlâkta, bütün insanlığa kâ'bına varılmaz hasletler, fazîletler, gayretler, kısacası, maddî-mânevî eşsiz güzellikler armağan etti. Zîrâ O, bir ümmetin önünde nümûne şahsiyet olmanın mesûliyetini lâyıkıyla idrâk etmiş bir ebedî saâdet rehberiydi.
Bu meyanda O'nun namaz a olan hassâsiyeti, her şeyin fevkindeydi. Gecenin az bir kısmını uykuda geçirir, mübarek vücudu çoğu vakit yatak görmezdi. Herkes geceleyin tatlı uykularında iken o secdede gözyaşı hâlinde idi. Ömrünün sonlarına doğru, hastalıkları had safhaya vardığı anlarda dahî gücünü toparlayabildikçe hücre-i saâdetinden çıkarak mescide varmış ve namazını cemaatle kılmıştı.
Zekât âyetiyle de mü'minlere zekât vermelerini, hayır için infâk etmelerini emretmişti. Lâkin en güzel infâkı evvelâ kendisi tatbîk ederdi. Cenâb-ı Hakk'ın:
"... Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allâh yolunda infâk ederler." (el-Bakara, 3) buyruğunu en güzel şekilde yaşar; hayra sarfedilen malı ve takvâ sâhibi ticâret erbâbını senâ eylerdi.

Dipnotlar:
1.İslâmî ilimlerin dayandığı bu temel, "nass" tâbir olunan Kur'ân ve Sünnet'tir. Sünnet ise, Rasûlullâh Efendimizin kavlî, fiilî ve takrîrî hâl ve davranışlarıdır. Kur'ân ve sünnetin açık olarak hüküm koyduğu hususlarda ictihâda yer yoktur.
2 İctihad, Kur'ân ve Sünnet'in açık olarak hüküm beyan etmediği mevzularda, müctehidlerin belli usûller dâhilinde yine Kur'ân ve sünnet muhtevâsı içinde meseleleri çözüme kavuşturmalarıdır.
3.Bkz. Münâvî, Feyzü'l-Kadîr , V, 92; İmam Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye Tercümesi , s. 417.
4.Bkz. Müslim, Fedâil, 79
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
hasene, usvei

Seçenekler
Stil


Saat: 03:39

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,