ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgimiz Eğitim Bölümü > Türkçemiz Ve Diğer Dersler > Tarih


1071 Öncesi Türkler'in Anadolu'ya Gelişi


1071 Öncesi Türkler'in Anadolu'ya Gelişi

Türkçemiz Ve Diğer Dersler Kategorisinde ve Tarih Forumunda Bulunan 1071 Öncesi Türkler'in Anadolu'ya Gelişi Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> 1071 Öncesi Türkler'in Anadolu'ya Gelişi 1. ANADOLU "Anadolu, Asya ve Avrupa kıtalarının buluştuğu bir noktada bulunduğu ve doğal bir geçiş ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 05 Aralık 2014, 21:31   #1
Durumu:
Çevrimdışı
User
Güneş teninde güzel.
User - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kaygili
Üyelik tarihi: 02 Aralık 2014
Şehir: İstanbul
Mesajlar: 9.308
Konular: 8078
Beğenilen: 727
Beğendiği: 562
www.forumsevgisi.com
Standart 1071 Öncesi Türkler'in Anadolu'ya Gelişi

1071 Öncesi Türkler'in Anadolu'ya Gelişi

1. ANADOLU

"Anadolu, Asya ve Avrupa kıtalarının buluştuğu bir noktada bulunduğu ve doğal bir geçiş oluşturduğu için her iki kıtadan ve hatta Afrika’dan gelen sayısız göç dalgalarına sahne olmuştur. Anadolu’nun tarihi bir bakıma göçebe kabilelerle koloni toplulukların akınlarının, devletlerinin yükseliş ve çöküşlerinin tarihi olmuştur"; (Değirmencioğlu, Ahipaşaoğlu, 2003:3).

Yukarda da söylendiği gibi sayısız milletlerden göç alan Anadolu’ya Türklerin gelmesi kaçınılmaz bir sondu. Orta Asya’da yer yetersizliği, kıtlık, kuraklık gibi sorunlar yüzünden batıya doğru göç eden şanlı Türk Milleti en sonunda üç tarafı denizlerle çevrili ve elverişli toprakların bulunduğu bu coğrafyaya gelip yerleşmişlerdir.

"Kültür tarihçisi Prof. Dr. Sayın Mustafa Kafalı, bu coğrafya biz geldiğimizde nasıldı, bunu anlatıyor: "Atalarımız Anadolu'ya girdikleri zaman kır hayatının canlı unsurunu barındırması lâzım gelen köy ve kasabalar çoktan harabeye dönmüşlerdi. Bunun neticesi olarak da terkedilmiş, ıssızlaşmış durumdaki yeni vatanlarında kır hayatı emniyetli olmadığı için ziraatın ve hayvancılığın yapılmadığı vahşi bir tabiat ile karşılaşmışlardı. Hattâ küçük ve büyükbaş ehli hayvan nesillerinin yerli numûneleri, bu münasebetle yük denecek kadar azalmıştı. Ziraat imkânlarının şehirlere yakın dar sahalara inhisar etmesi yüzünden hububat cinsleri için de bu durum aynı idi. Anadolu'da yurt tutmak ve vatan kurmak arzusuyla, Türkistan'dan göçerek yeni vatanlarına giren Türkler, beraberlerinde bol miktarda hububat ile sayısız büyük ve küçükbaş hayvan sürüleri, yılkılar (at sürüleri) ve yük hayvanları ile birlikte gelmişlerdir. Bunlardan başka kavun, karpuz, ayçiçeği (günebakan veya (güneâşık), pamuk, pirinç ve cin darı (bir mısır cinsi) gibi ziraî mahsuller Türklerin Anadolu ziraatına ilâveleridir. Ayrıca ipek böceği yetiştirme ve ipekçilik, atalarımızın yeni vatanlarına getirdikleri bir yeniliktir. Bütün bunların neticesi olarak diyebiliriz ki, günümüzde Anadolu coğrafyasında ehli hayvan cinslerinden hububat nevilerine kadar pek çok şey, fâtih atalarımız tarafından Türkistan'dan Türkiye'ye getirilmiştir. Böylece koy ve kır hayatının icâbâtı olan ziraat ve hayvancılık fetihten kısa bir müddet sonra canlanmış oldu" (Kafalı, 1997:10-11).

1.2 ANADOLU’NUN FETHİ VE TÜRKLEŞMESİ

"Selçuklu Devleti’nin kurularak, özellikle batı yönünde fetihlerin başlatılması ve dolayısıyla Anadolu’nun tamamen fethedilip bir Türk yurdu haline getirilmesinden çok önceki zamanlarda (4. yüzyılın sonlarına doğru), Anadolu’ya ilk Türk girişi, Hun Türkleri tarafından gerçekleştirilmiştir"; (Sevim, Yücel, 1990:25).

1.2.1 İslamiyet’ten Önce Türkler

"Türkler, dünyanın en eski, asil, büyük devletler kurup, pek çok ünlü şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerinden biridir. Türkler, Nuh peygamberin oğullarından Yâfes'in Türk adlı oğlunun neslindendir.
Tarihî şahıs, boy ve millet adlarının oluşumuna göre, Türk kelimesinin aslı "türümek" fiilinden gelmektedir. Bu fiilden türetilmiş, kişi ve insan anlamında "türük" ve nihayet hece düşmesiyle "Türk" kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu'da bir kısım göçebeler de yürümekten "yürük" adını almışlardır. Türk kelimesi, ayrıca, çeşitli kaynaklarda; "töreli, töre sahibi, olgun kimse, güçlü, terk edilmiş, usta demirci ve deniz kıyısında oturan adam" manâlarında kullanılmaktadır.
Coğrafî ad olarak Turkhia (Türkiye) tabiri ise altıncı yüzyıldaki Bizans kaynaklarında, Orta Asya için kullanılmıştır. Dokuzuncu ve onuncu asırlarda, Volga'dan Orta Asya'ya kadar olan sahaya denilirdi. Bu da Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Doğu Türkiye, Hazarlar'ın; Batı Türkiye ise Türk asıllı Macarların ülkesiydi"; (İnternet 1).
"Milattan önceki ve sonraki ilk yüzyıllarda, Moğolistan içlerinden batısına doğru uzanan geniş bozkırlarda, at üstünde gidip gelen, binlerce hayvanlık koyun ve at sürülerini otlatan, zaman zaman güneylerindeki yerleşik devletlere akınlar yapan, bazen ayrı ayrı boylar halinde dağınık yaşayan, bazen de bir boylar federasyonu halinde birleşen çok hareketli bir kavim yaşıyordu. Milattan önceki ikinci binde bu kavmin macerası hakkında pek fazla malumatımız yoktur. Birinci binin ilk yarısında Karadeniz’in kuzeyinden Uralların doğusuna kadar uzanan Saka İmparatorluğu içinde yer aldıklarını, hatta bu imparatorluğun hakim unsurunu meydana getirdiklerini tahmin ediyoruz. Yine bu çağlarda Kafkasların kuzeyinde ve Ural eteklerinde Hint-Avrupa kavimleriyle, biraz daha kuzeyde Fin-Ugor kavimleriyle münasebette bulunduklarını düşünebiliriz. Güneyde ise İran ile temastaydılar. Şehname’deki İran-Turan savaşları ve Türk kaynaklarında da yer alan Alp Er Tunga efsanesi bu devrin izlerini taşır. Buna göre Türklerin Hazar’ın iki tarafından; hem Azerbaycan, hem de Maveraünnehir istikametlerinden İran’ı sıkıştırdıklarını ve Ceyhun’a kadar dayandıklarını anlayabiliyoruz.

Türklerin çok erken çağlarda, bozkır kuşağının güneyinde de yurt tuttuklarını gösteren emareler vardır. İnsan medeniyetinin beşiği kabul edilen Mezopotamya medeniyetini kuran Sümerlerin dili ne Hint-Avrupa ne de Sami dillerine girmektedir. Sümerce yapı bakımından, Türkçe gibi eklemeli bir dildi. Üstelik Sümerce de Türkçe il aynı olan pek çok kelime bulunmaktaydı. O halde Sümerler ya Türklerle akrabaydılar ya da çok eski çağlarda, milattan önce üçüncü, dördüncü binlerde Türklerle temas etmişlerdir. Bu da Türklerin daha o çağlarda Ön Asya’ya, hiç olmazsa Maveraünnehir’e kadar geldiklerini gösterir. Anadolu’nun eski kavimleri Hititlerin, Friglerin, İyonların Hint-Avrupa kavimleri olduğu bilinmektedir. Fakat Hititlerden önce Orta Anadolu’da yaşayan Hattiler, M.Ö. birinci binin ortalarına doğru Doğu Anadolu’da yaşayan Urartular da Türkler gibi eklemeli dil kullanıyorlardı. Batılılar, Hint-Avrupa ve Sami dilleriyle birleştiremedikleri Sümer, Hatti, Urartu gibi diller için "Azyanik"; veya "Eski Anadolu"; tabirlerini kullanmaktadırlar. O halde eklemeli dil konuşan kavimlerin daha milattan önce üçüncü binde, Anadolu’da bulundukları anlaşılır. Ancak üçüncü binin sonunda Hititler ile, Anadolu’da Hint-Avrupa kavimleri görülür. Hititlerin de Anadolu’ya doğuda geldikleri sanılmaktadır. Anadolu’ya batıdan gelen ilk Hint-Avrupa kavimleri, Frigler ve İyonyalılar ancak M.Ö. 1200’lerde buralara ulaşmışlardır.

Divanü Lugati’t-Türk’te yer alan Şu Destanı’nın bize öğrettiği önemli bir husus vardır. Mete’den 120-130 yıl önce Oğuz boyları mevcuttur. Bu boylar da Oğuz Kağan’ın çocuklarından türediğine göre Oğuz Kağan, Mete’den yüzlerce, hatta binlerce yıl önce yaşamış olmalıydı. Belki de Türklerin mitolojik atasıydı. İşte bu tarihin şafağındaki ilk Türk atası Oğuz Kağan, belki de milattan birkaç bin yıl önce, Kafkasları aşarak Anadolu, Suriye ve Mısır’a seferler yapmıştı. Bir yandan da Hint’e, kuzeyin buzlu ülkelerine ve Moğolistan’a kadar uzanmıştır.

Balkanlar ve Orta Avrupa dördüncü yüzyılın sonundan itibaren Türkleri tanır. Hun, Bulgar, Avar Türkleri buralarda asırlarca hüküm sürdüler"; (Ercilasun, 1997:23-25).
"Türk tarihine bir bütün olarak düşünmek gerekir. Bunu Atatürk’ten dinlemek daha uygun olacaktır: "Bizim milletimiz eski ve şerefli bir millettir. Zaten Orta Asya’nın Altay Yaylası’nda yetiştiği için kartalın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır. Ta uzakları görüşü, hızlı bir uçuşu vardır ve bu ruhu barındıracak kadar kuvvetli bir beden sahibidir. Zaten maddi olsun, dimaği olsun hiçbir sıkıcı kudret içinde durmaz. Yaratılışta olduğundan yüksek anayurdunun, dünyadan uzak vaziyetine karşı isyan etmiştir. İşte o zaman bu ilk Türkler başlarını alarak dünyanın hem Doğusuna hem Batısına yayıldılar"; (Türkdoğan, 2003:22).

Bu sözleri ile Atatürk, Türklerin Orta Asya’dan göçlerini nedenleri ile belirtmiş ve kendi hazırladığı Türk Tarih Tezi’ni kuvvetlendirmiştir.

"Türklerin anavatanı Orta Asya’dır. 9. yüzyıldan itibaren, Orta Asya’da yaşayan Türkler; nüfus fazlalığı, yer yetersizliği, su kıtlığı gibi nedenlerle göç etmeye başlamışlardır. Orta Asya’dan dört bir yana gerçekleşen bu göçlerin en önemlisi batı yönünde olmuştur. Batı yönünde gerçekleşen göçler sonucu 11. yüzyılda Anadolu Türkleşmiş ve daha sonra Avrupa içlerine kadar yayılmışlardır"; (Özey, 1999:7).

"Aslında çöl değil yayla iklimine sahip bozkır halkı olan Türklerin, yayılmaları esnasında, bozkır coğrafi ve iktisadi şartlarının yer almadığı ve kültürlerinin yaşama imkanının zayıfladığı sınırlarda durakladıkları; ormanlık,sıcak veya çok rutubetli bölgelere pek girmedikleri görülmektedir. Kendi hayat tarz ve anlayışlarına uymayan coğrafyaya ve yabancı kütleler baskısını şiddetli olduğu bölgelere yerleşmiş Türk zümrelerinin ise, oralarda fazla barınamamaları ve çok kere varlıklarını kaybetmeleri dikkat çekicidir (Çin’de Tabgaçlar, Balkanlar’da Bulgarlar, Kuzey Hindistan’da çeşitli Türk devletleri vb. gibi). Bu itibarla Türklerin irili ufaklı siyasi kuruluşlar meydana getirerek mevcudiyetlerini devam ettirdikleri saha, daha ziyade Kuzey Çin’den başlayarak, bütün Orta Asya’yı, İran’ı ve Anadolu’yu içine alabilecek şekilde, Avrupa’da Tuna dirseğine kadar devam eden geniş coğrafi kuşak olmuştur"; (Kafesoğlu, 2003:57).

"Görüldüğü gibi, Türkler tarihin hemen her devrinde muhtelif sebepler ile anayurtlarını bırakıp, muhtelif istikametlere doğru göç etmişlerdir ve yine bu yerleşme yerlerinde biri olan Anadolu’da hemen her devirde etkili olmuşlardır. Osmanlıların Balkanlar’ı kolaylıkla fethetmesinde, daha önce olan bu yerleşmelerin rol oynadığı gibi, Anadolu’nun Türkleşmesinde ve fethedilmesinde de Selçuklu öncesi akın ve yerleşmeler rol oynamıştır"; (Aşan, 1989:27).

1.2.2 İslamiyet’ten Önce Türk Devletleri:

"Türklerin kurduğu en eski devlet olan Hun İmparatorluğu, aynı zamanda, Türk askerî teşkilat ve idareciliğinin de ilk örneğidir. Osmanlılar zamanı dahil olmak üzere, bütün tarih boyunca Türk teşkilatının baş kaidesi olan, sağ ve sol ikili nizam, Hunlar tarafından kurulmuştur. Hun ordusu, on bin, bin, yüz ve on kişilik gruplar halinde, onlu sisteme göre oluşturulmuştu. Keçe çadırları içinde oturuyor ve besledikleri koyun, at ve sığır sürülerinden elde ettikleri ile geçiniyorlardı.
Hunlar, M.Ö. 3. yüzyılın sonlarında, Sarı Irmağın kıvrım yaptığı alana gelerek, Çin içlerine doğru akınlara başladılar. Çinliler, bu Türk kavminin süvarileri karşısında tutunamayıp, ağır yenilgilere uğradılar. Böylece Çin hakimi olan Ti-şin hanedanı, Çin Seddi'ni tamamlamaya çalıştı.
Türk kavimlerini toplayıp, imparatorluk halinde birleştiren ilk büyük Hun hükümdarı, Teoman Yabgu'dur (M.Ö. 220). Teoman Yabgu'dan sonra, Hun tahtına oğlu Mete Yabgu geçti. Mete Han zamanında yapılan fetihlerle, Hun İmparatorluğunun toprakları, Hazar Denizinden Japon Denizine kadar uzandı. Bu topraklarda, çeşitli Türk kavimlerinin yanı sıra, diğer Altaylı kavimler de yaşıyordu. Mete devri, Hun İmparatorluğunun en parlak devri oldu (M.Ö. 209-174).
Mete Han'dan sonra gelen yabgular zamanında, Çinlilerle ilişkiler arttı. Özellikle evlenme yoluyla, Türk ve Çin hükümdar aileleri arasında yakınlıklar doğdu. Bu yakınlıklar, Hunların iç işleri bakımından bir çok karışıklıklara yol açtı. Buna rağmen Hun İmparatorluğu, M.Ö. 1. yüzyıla kadar üstünlüğünü devam ettirdi. Bu yüzyılda ise, Türk beyleri arasında taht kavgaları gittikçe arttı. Çinliler de bu kavgalardan faydalanarak, Türkleri zayıflatmayı bildiler. Neticede Hunlar, Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı. Bunlara, Güney ve Kuzey Hunları da denir. M.S. 3. yüzyılın başlarında, başka bir Türk kavmi olan Siyenpiler, Hunlarla iktidar mücadelesine giriştiler. Sonunda Moğolların ve bazı Türk boylarının da yardımıyla, Hunların hakimiyetine son verdiler. Büyük Hun İmparatorluğu, tarihte bilinen eski imparatorlukların en büyüğüydü.
Siyenpiler'le yaptıkları savaşları kaybettikten ve Asya'daki Büyük Hun İmparatorluğu dağıldıktan sonra, Hunların bir kısmı, Dinyeper nehriyle Aral Gölünün doğusu arasındaki bölgeye yerleştiler ve 4. yüzyılın ortalarına kadar orada yaşadılar. Çin'den gelen Hun kitleleriyle çoğalan ve uzunca bir süre sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlenen bu Hunlar, iklim değişikliği ve geçim şartlarının bozulması sebebiyle, bu tarihten itibaren Batı'ya göç etmeye başladılar. O tarihlerde, Karadeniz kuzeyindeki düzlükler, bir Cermen kavmi olan Gotların işgali altındaydı. Don-Dinyeper nehirleri arasında Doğu Gotları (Ostrogotlar), batısında ise Batı Gotları (Vizigotlar) bulunuyordu. Daha batıda Transilvanya ve Galiçya'da Gipidler, bugünkü Macaristan'da Tisa Nehri havalisinde Vandallar vardı. Hun başbuğu Balamir'in idaresinde, hayret edilecek bir hareket kabiliyeti ve gelişmiş bir süvari taktiğiyle hareket eden Hunlar, Önce Doğu, sonra da Batı Gotlarla karşılaştı. Yerlerinden kopan bu kavimler, batıya doğru hızla akarak, Roma İmparatorluğu topraklarını, Kuzey Karadeniz'den İspanya'ya kadar her tarafı alt üst ettiler. Böylece, Avrupa'nın etnik manzarasını değiştiren ve tarihte Kavimler Göçü denilen hadise meydana geldi. Âni ve şiddetli Hun darbelerinin, beklenmedik şekilde ortaya çıkan Hun akıncı birliklerinin, Doğu Avrupa kavimleri arasında uyandırdığı dehşet, Batı dünyasında büyük yankılar yaptı. Hunlar aleyhine, Latin ve Grek kaynaklarından inanılmaz rivayet ve hikâyelerin çıkmasına ve yayılmasına sebep oldu.
Hunlar (Avrupa Hun İmparatorluğu), 378 yılı baharında Tuna'yı geçtiler ve Romalılardan direniş görmeksizin Trakya'ya kadar ilerlediler. Bu arada daha büyük bir Hun kütlesi, Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya yöneldi. Bu ikinci akıncı kolu, Güney Anadolu'dan Suriye'nin Akdeniz kıyılarına ve Kudüs'e kadar yıldırım hızıyla ilerledi. Sonbahar'da aynı yoldan Azerbaycan'a döndü. Batı'da ise Balamir'in oğlu Ildız'ın komutasındaki Hun süvari birlikleri, Bizans İmparatorluğunu barışa zorladı. Ildız'dan sonra Hun tahtına geçen Karaton ve Rua zamanlarında da Bizanslılar, Hunlara vergi ödedi. Rua'nın 434'te ölmesi üzerine devletin başına Attila geçti. Attila zamanında Hunların hakimiyeti, Volga Nehrinin doğusundan bugünkü Fransa'ya kadar uzandı. Yönetimleri altında, çeşitli Türk boyları da dahil olmak üzere kırk beş kavim yaşıyordu. Bunların çoğu, şimdiki Avrupa milletlerinin dedeleridir. Bizans, Hunlara verdiği vergiyi üç katına çıkardı. Attila, 451'de Hristiyan dünyasının merkezini zaptetmek üzere, yüz bin kişilik ordusuyla Roma önüne geldi. Ancak, Attila'nın önünde diz çöken ve Roma'nın kendisine boyun eğdiğini bildiren papa, kentin kurtarılmasını sağladı.
Attila'nın ölümünden sonra tahta çıkan oğulları İlek, Dengizik ve İrnek dönemlerinde, Hun birliği parçalandı. Ayaklanan Cermen kavimleriyle yapılan savaşlar, Hunları yordu. Sonuçta Orta Avrupa'da tutunmanın zorluğunu gören İrnek, Hunların büyük kısmı ile, Bizans'tan geçiş izni alarak Karadeniz'in batı kıyılarına döndü. İrnek idaresindeki Hunların, önce Güney Rusya düzlüklerinde görülen, sonra Balkanlarda ve Orta Avrupa'da birer devlet kuran Bulgarlarla Macarların oluşumunda büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Geleneklere göre, Bulgar Türk Devletinin kurucusu Dulo sülalesiyle Macar kabilelerini Tuna boyuna getirerek orada yerleştiren Arpad Hanedanı, İrnek'i ata tanımaktadırlar.
M.S. 3. yüzyıl başlarında, Türklerin Tabgaç Hanedanı, Kuzey Çin'de güçlü bir siyasî teşekkül meydana getirerek, Asya Hunlarının yerini aldı. Tabgaç hakimiyeti, hükümdar Kuei zamanında (385-409) Pekin'e kadar uzandı. Bu durum, Tabgaçların Çin'le çok fazla yakınlık kurmalarına ve onların hayatlarına alışmalarına yol açtı. O kadar ki, bazı Tabgaç yabguları, Çinlilere hayranlıkları yüzünden kendi halklarını ve kültürlerini hor gördüler. Bu durum, Tabgaçların, Çin kültürü ve Çin kalabalığı içinde eriyip gitmelerine sebep oldu. Onların yerine 4. asrın sonunda, iktidar, Avar hanedanının eline geçti.
Avar Türkleri, önceleri Hun ve Tabgaç hanedanlarının hakimiyeti altında yaşıyorlardı. Tabgaç iktidarının zayıflamasıyla Orta Asya hakimiyetini ele geçiren Avar Hanedanı, 4. yüzyıl sonundan 6. yüzyıl ortasına kadar devam etti. Avar kağanları hem doğuda, hem batıda fetihler yapmışlar, esas olarak Çin'le uğraşmışlardır. Avar Devleti, Onabay Kağan zamanında Göktürklerin isyanı üzerine yıkıldı (552). Göktürkler karşısında uğranılan başarısızlık üzerine, Avar kitleleri batıya doğru çekildiler.
558 yılında, Sabarlar'ın hakimiyetini yıkıp, Kafkaslara doğru ilerlediler. Buradaki İranlı Alanları egemenlikleri altına aldıktan sonra, Bizans'a elçi göndererek yıllık vergi ve kendilerinin yerleşebilecekleri arazi istediler. Bu arada Dalmaçya'da ve Balkanlar'da geniş çaplı bir fetih hareketine giriştiler. Bizans İmparatoru, Avar akınını durdurmak maksadıyla, Aşağı Tuna havzasında, başta Antlar olmak üzere, bazı Slav ülkelerinde bir set kurmaya çalıştı. Fakat 562'de bu engeli rahatlıkla aşan Avarlar, Bizans'la sınırdaş oldular. Avrupa içlerine büyük akınlarda bulundular. Bizans İmparatorunun vergi ödememesi üzerine Orta Karpatlara girdiler. 568'de, bugünkü Macaristan'ı tamamen hakimiyetleri altına aldılar. Böylece Orta Avrupa'da büyük Avar İmparatorluğu kuruldu. Devletin sınırları, Elbe Vadisi ve Alp Dağlarından Don Nehrine kadar uzanıyordu.
Avar Hakanlığının iki yüz yıl kadar süren hakimiyeti devrinde en mühim askerî teşebbüsleri, İstanbul'u kuşatmalarıdır. 619 ve 626 yıllarında iki defa olmak üzere, Sâsânîlerle ortak yapılan bu kuşatmalar çok şiddetli geçti. Surlar önünde çarpışmalar günlerce sürdü. Ancak Avar ordusu kuşatmadan, donanması olmadığı için bir sonuç alamadı. Güç şartlar altında çekilmek zorunda kaldı. Avarların, Bizans başşehrinde büyük heyecan uyandıran özellikle ikinci harekâtı, tarihî birtakım hatıralar da bıraktı. Avarların çekildiği gün, Bizans'ta bayram ilan edildi ve kiliselerde âyinler asırlarca devam etti. Diğer taraftan İstanbul kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanması, Avar Hakanlığının itibarını sarstı. Tâbi kavimler başkaldırmaya ve dağılmaya başladılar. Uzun mücadeleler neticesinde, Balkanlar Bulgarlara, Tuna-Sava bölgesi Hırvat-Sloven gibi Slav kabilelerine, Bohemya sahası da Çeklerin atalarına terk edildi. Zayıflayıp küçülmesine rağmen Avar Hakanlığı, yaklaşık 170 yıl daha varlığını korudu. Fakat, 791'den itibaren Frank İmparatorluğunun amansız hücumları sonunda tamamen ortadan kalktı (805). Parçalanan Avar grupları, Doğu Macaristan ve Balkanlara dağılıp kısa zamanda Hıristiyanlaşarak ve dillerini unutarak, yerli halk içinde eridi.
468'den 965'e kadar, diğer bir Türk kavmi olan Hazarlar, Kuzey Karadeniz ve Kafkasya'da, kudretli, yüksek kültürlü bir hakanlık kurdular. Bir kısmı Müslüman olan Hazarların kağan denilen hakanları, daha çok Musevî dinine girdiler ve bu dine giren yegâne Türk kitlesini teşkil ettiler"; (İnternet 1).
________________
Umut bitti,limanı değil gezegeni verin ateşe.

imza
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
1071, anadoluya, gelisi, oncesi, turklerin

Seçenekler
Stil


Saat: 07:51

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,