ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgimiz Kütüphane > Kültür - Sanat > Türk Tarihi


Savaştan Spora Osmanlı’da Okçuluğun Dönemsel Gelişimi


Savaştan Spora Osmanlı’da Okçuluğun Dönemsel Gelişimi

Kültür - Sanat Kategorisinde ve Türk Tarihi Forumunda Bulunan Savaştan Spora Osmanlı’da Okçuluğun Dönemsel Gelişimi Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Savaştan Spora Osmanlı’da Okçuluğun Dönemsel Gelişimi İslamlaştıktan sonra büyük kitleler halinde Anadolu’ya gelen Türk boyları Doğu Roma üzerine yaptıkları akınlarla ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 17 Ocak 2015, 01:50   #1
Durumu:
Çevrimdışı
Liich
Üye
Liich - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Keyifli
Üyelik tarihi: 14 Kasım 2014
Yaş: 24
Mesajlar: 7.850
Konular: 4856
Beğenilen: 1368
Beğendiği: 1252
www.forumsevgisi.com
Standart Savaştan Spora Osmanlı’da Okçuluğun Dönemsel Gelişimi

Savaştan Spora Osmanlı’da Okçuluğun Dönemsel Gelişimi

İslamlaştıktan sonra büyük kitleler halinde Anadolu’ya gelen Türk boyları Doğu Roma üzerine yaptıkları akınlarla yeni yurtlar edinmişler ve savaşçı özellikleri sayesinde hem Doğu Roma’ya hem Haçlılara karşı direnip Ön Asya’daki yurtlarında kalacaklarını göstermişlerdir. Hem kılıcı hem de yay ve oku iyi kullanmaları, at üstündeki becerileri savaş alanında üstün olmalarının başlıca sebepleridir. Anadolu Selçukilerinin dağılmasından sonra ise Türk cihan hakimiyeti ülküsünü devam ettirmek için sancağı devralan Osmanlılar ise başta bu savaşçı becerileri sayesinde 6 asır hüküm sürme muvaffakiyyetine malik olmuşlardır. Şüphesiz bu başarıda Devlet-i Aliyye’nin istimalet ve hoşgörü politikası da bu kadar uzun bir müddet hüküm sürmesinin sebeplerindendir. Ancak bu bölgelere yayılmak ise gaza ve fütühat anlayışıyla gerçekleşmiştir. Gaza ve fütühatın başarıya ulaşabilmesi için ise güçlü bir ordu gerekmektedir. Gaza ve fetihlerde ise Osmanlı’nın en önemli silahlarından biri ise yay ve oktur. Yay ve ok çok eski zamanlardan beri mevcut olup, avlanmada ve savaşta çokça kullanılmıştır. Türkler ise bu savaş araçlarını çok iyi kullanmışlar ve bu savaş araçları bir Türk devleti olan Osmanlı Devleti’nin ordusunda da çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Daha kuruluş devrinde ne kadar önemli olduğunu bir alp olan Osman Gazi’de görmekteyiz. Kuruluş devresinde alplerin oynadığı rol çok mühimdir ve alp olmanın şartlarından biri de iyi yay ve oka sahip olmaktır.[1] Bu iyi yay ve ok sadece kuruluş döneminde alplerde değil, Osmanlı ordusunun ana iskeletini oluşturan yeniçeride ve tımarlı sipahide de mühim birer savaş aracı olarak bulunmaktadır. Her Türk devletinde olduğu gibi Osmanlı’da da yay ve ok çok büyük önem arz etmekte ve sahip olduğu yayların özelliğiyle düşman karşısında avantaj sağlamaktadır. Osmanlı’da okçuluk sadece bir savaş unsuru olarak kalmamış, spor müsabakalarında ve gösterilerde kullanılmıştır. Talimlerin ve yarışmaların düzenlendiği, bugün eski halinden çok uzak olsa da Okmeydanı diye anılan semt de yine Osmanlılardan kalmıştır. Bu bize Osmanlı da okçuluğun ne derece bir önem arz ettiğini göstermesi açısından bir örnek teşkil etmektedir. Spor faaliyeti olarak da önemli bir yere sahip olan okçuluk için kanunlar çıkarılmış ve ok atmanın kaideleri ortaya konmuştur. Ok müsabakalarında çeşitli kategorilerin olması ise okçuluğun Osmanlı’da ne kadar ilerlediğinin bir göstergesidir. Bu çalışmada ise Osmanlı okçuluğunun dönem içindeki değişimlerini ve yay ile ok yapımının özelliklerini açıklamaya çalışacağız.

Savaş Aracı Olarak Yay ve Ok:

Osmanlı’nın hüküm sürdüğü zaman boyunca savaşlardan elde ettiği zaferlerin ehemmiyetini daha önce söylemiştik. Bu savaşlarda muzafferiyet ise devletin asıl ordusu olan yeniçeriler sayesinde olmuştur. Yeniçeriler hazar vaktinde eğri bir hançer taşırlardı, sonraları büyük bıçak taşıyanlar da görüldü. Sefer vaktinde boynuzdan yapılmış mükemmel bir yay ile okları vardı; onaltıncı asırdan itibaren ise orduda iyice teammüm eden tüfenk kullanırlardı.[2] Görüldüğü üzere ok ve yay bir dönem Devlet-i Aliyye’nin merkez ordusunda önemli bir yer teşkil etmektedir. Yeniçeri ocağına yay, ok ve diğer silah mühimmatını ise cebeci ocağı sağlamaktadır. Bununla beraber orduda yay ve oku kullanan diğer bölükler de mevcuttur. Atlı okçulukta çok iyi olan Türklerde süvari gruplarında yay ve okun kullanılması pek tabiidir. Tımarlı sipahi ve kapıkulu süvarilerinde kullanımı yeniçeri ocağına göre daha yaygındır. Çünkü ateşli silahların at üzerinde atımı daha zordur ve yayı çok iyi kullanan Türkler at üzerindeki atış kabiliyetlerini de geliştirmişler ve giderken ardlarına dahi ok atabilmişlerdir. Osmanlı’daki bu özellik daha büyük Avrupa ordularına karşı bile Osmanlı’ya üstünlük sağlayan durumlardandır. Osmanlı yaylarının Avrupa oklarına göre küçük olması da taşınmayı ve kullanımı kolaylaştırmıştır. Daha hızlı ve güçlü şekilde atılan oklar karşı tarafa hem maddi olarak hem de psikolojik olarak kayıp verdirmiştir. Osmanlı’da okçuluğun bu denli gelişmesinin bir başka sebebi de kurulan okçular tekkesidir. Bu tekkenin başında şeyhü’l-meydan denilen bir vazifeli bulunur ve her iş usûlüne göre icra edilirdi. Ayrıca hükümdar tarafından tasdik edilmiş kanunları da bulunan bu okçuların, sicillerinin de muntazaman tutulduğunu görmekteyiz. Ok Meydanı’nda tâlime başlamak isteyen “kabza tâlibi”, atıcılar arasına kabul edilmeye lâyık görülürse, isteklinin eline merasimle yay verilir ve kendisine bir üstad gösterilirdi. Bu merasimde, bir atıcıda bulunması gereken vasıflar, atıcı namzedine uygun bir şekilde anlatılırdı. Atıcılar şeyhi tarafından kendisine bir belge verilerek yay kullanma iznini aldığı bildirildikten sonra, hayatı boyunca sakınacağı şeyler ve yapacağı vazifeler gösterilirdi. Buna da “kabza teslim nasihatı” denirdi. Herkesin eline yay verilmez ve rast gelene atış usûlleri öğretilmezdi. Usûl ve âdaba aykırı hareket edip bunda ısrar eden kemankeşler, yolsuz addolunur ve şeyh tarafında “bizimle oturma” denilerek tekkeye alınmazlardı. Atışlara başlayan kimsenin tam bir kemankeş olabilmesi için 900 gez mesafeye ok atabilmesi lazımdı. Bunu başarabilen tâlibin adı atıcılar siciline kaydedilirdi.

Yay ve Ok Yapımı:

Prof. Dr. Osman Turan’ın tabiriyle Türk ve İslam tarihinin en muhteşem devrinin eserlerini veren Osmanlılar, yay ve okta da en muhteşem eserleri vermişlerdir. Bu yay ve okları yapmak için devletin kendi imalatçıları olmasına rağmen dışarıda bu işle meşgul olan esnaf bulunmaktadır. Evliya Çelebi’de bu esnaflardan bahsedilmektedir. Bu esnaflar; esnaf-ı yaycıbaşı, esnaf-ı okçubaşı, esnaf-ı zenberekçiyan, esnaf-ı talimhaneciyan, fasl-ı atıcıyan-ı kemankeşan u kemandaran, esnaf-ı zıhgirciyandır. Osmanlı’da kemankeş, oku İngilizlerdeki gibi üç parmağın aksine zihgir denilen bir aletle atar. Bu alet baş parmağa takılır ve bir tetik görevi görür. Baş parmakla atıldığı için de daha fazla germe imkanı sağlar. Osmanlı’da yaylar kullanıldıkları yere göre; atış yayı (tunarlı olup, menzil atışlarında kullanılır), puta yayı (puta atışlarında kullanılır), darb yayı (savaşta ve kütük darbında kullanılır), temrin yayı-Haki (antrenman/idman yaparken kullanılır), kepade yayı/Kepaze (yeni ok atmaya başlayan gençlerin kolayca çekmesi için kullanılmaktadır)[3] çeşitlere ayrılmaktadır. En güzel yaylar ise akçaağaçtan yapılmakta olup bu ağaçlar Gerede’de bulunmaktadır. Kızılcık ve porsuk ağaçları da yay yapımında kullanılan diğer ağaç türleridir. Yay yapmak için gerekli olan malzemeler ise boynuz, tahta, tutkal ve hayvan tendonudur. Yayın ahşap kısmında akçaağaç, kızılcık, porsuk ağacı tercih edilirdi. Tutkal olarak sinir veya deriden elde edilen çega tutkalı veya mersin balığının (Acipencer Gueldenstaedtii veya Huso huso) dokularından elde edilen balık tutkalı kullanılırdı. Balık tutkalının yapımında, mersin balığının damak mukozası ve hava kesesi kullanılırdı. Yayın sinir kaplaması için tercih edilen tendon, öküz bacağından alınan aşil tendonu idi. Kullanılacak boynuz da öküz ya da mandadan elde edilmekteydi. Yayın yapımında kullanılacak ağacın budaksız, sık ve paralel damarlı olanı özenle seçilerek sonbaharda kesilirdi. Yayın ahşap kısmı üç ya da beş parçadan oluşurdu. Bu parçalara istenen şekil verilir ve en az bir yıl kurumaya bırakılırdı. Ağaç parçalar kış mevsiminde balık tutkalıyla birbirine yapıştırılır, boynuzun tahtaya yapışacak iç yüzeyine ve yayın karın kısmına (atış sırasında okçuya bakan yüzey) karşılıklı yivler açılıp tutkallanırdı. Sonra, ağaç aksam ve boynuz, birbirine iple sımsıkı bağlanırdı. Yaz mevsiminde yayın sırt kısmına (atış yaparken hedefe bakan kısmı) çega tutkalıyla 2-3 kat sinir yapıştırılır, her kat sinirden sonra daha daraltılmak üzere yay iple yay askısına alınır ve bir yıl boyunca kurumaya bırakılırdı. Kuruyan yayın sırt kısmına İlkbaharda atın sağrı derisi ya da kayın ağacı kabuğu yapıştırılıp sandaloz yağı sürülürdü. Böylece yay kiriş takılmaya hazır hale gelmiş olurdu. Yay, ısıtılmak suretiyle yumuşatılır, ahşap formlar kullanılarak ve asa gezi denilen özel bir sırık/kalıp yardımıyla alıştırılır ve uygun şekle ulaşması sağlanırdı.[4] Uygun şekli aldıktan sonra bir yayın mükemmel seviyede kullanılması için en az üç sene beklemesi lazımdır. Ok da kendi içinde çeşitlere ayrılır. Savaş okları, talimhane okları ve atıcı okları ok çeşitleridir. Atıcılar da farklı farklı oklar kullanmaktadırlar. Çam, gürgen ve kayın ağaçlarından yapılan okların en iyisi genç çam ağaçlarından yapılırdı. Bu çamların en iyileri de Bayramiç’in Çavuş Köyü Kumunç Dağı’nda yetişirdi. Devlet-i Âliye’nin, çam ormanlarında, yalnız körpe çam dalı kesmeye memur ettiği “Çamcı” denilen hususî müfrezeleri vardı. Bunlar üçer parmak kalınlığında ve bir metre uzunluğundaki çamları keserek rutubetsiz bir yerde en az üç sene bekletirlerdi. Okların en iyisini yapmak için bu çamların yirmi sene, bunların daha mukavemetlisi olan “tımarlı” okları elde etmek için ise elli sene bekletmek lazımdı. Bursa, Edirne ve İstanbul başta olmak üzere İmparatorluğun büyük şehirlerinde ok yapımcılarına mahsus çarşılar meydana getirilmişti. Buralarda imâl edilen oklar daha sonra hususî sandıklarda fırınlara verilirdi. Belli zaman aralıklarıyla da soğuğa ve güneşe tutulan bu oklar mukavemet kazandırılarak kullanıma hazır hale getirilirdi.[5] Ok imâli, türüne göre incelik isteyen bir sanattı. Okların sap kısımlarına, okun yörüngesinde gitmesi için “yele” tâbir edilen kuş kanatları takılırdı. Kuğu, karabatak, kaz ve kartal tüylerinden yapılan bu kanatlar, devletin, bu tüyleri temin etmek için kurduğu hususî teşekküllerinden elde edilirdi.[6] Yarışmalarda kullanılacak okların yelelerinin hazırlanması da başlı başına hassasiyet isteyen bir uzmanlık işiydi. Sağ kanattan alınan tüyler, sol kanattakilere göre daha tercih edilir ve ağırlıkları demrenin (uç) ağırlığı ile orantılı olarak hesaplanırdı. Bu orantı ölçüsü de demrenin ağırlığının sekizde biridir. Okların başlarına takılan ve “demren” adı verilen madenî sivri ucun geçirildiği yere “soya” denilirdi. Çavuş oklarının soyasına, içi delik bir kemik takılır, düdüklü ok denilen bu kemik, ok atılınca yılan gibi ıslık çalardı. Uçları testere gibi tırtıklı olan demrenler de vardı ki bunlar saplandıkları yerleri paramparça etmeden çıkmazlardı. Geniş uçlu dermenler ayı, domuz gibi av hayvanlarına atılırdı. Uçları meşinli oklar da tecrübe, staj ve tâlim için kullanılırdı. Osmanlı oklarının en mühimi ise parlayıcı, fitilli (dumdumlu) oklardı. Deniz savaşlarında, düşman yelkenlilerine karşı kullanılan önemli silahlardan biri olan bu okların demrenlerinin uçlarında yelkene sarılacak çengelleri, barut fişekleri ve fitilleri bulunurdu. Kemankeş (okçu), bu okun fişeğini ateşleyip düşman yelkenine fırlattığında ok, yelkene isabet ederek patlar ve yelkeni cayır cayır yakardı.[7] Zihgir ise oku atmak için baş parmağa takılan ve kirişi çekmeye yarayan araçtır. Okun sabit ve düzgün şekilde gönderilmesi okçulara, özellikle de atlı okçulara büyük bir fayda sağlamaktadır.

Kemankeşin Talimi:

Osmanlı’da ordunun her daim savaşa hazır ve disiplinli olması gerekiyordu. Bu hazırlık ve disiplin ise sürekli talim yapmak ile mümkündü. Kemankeş olabilmek için 900 gez yani 600 metreye yakın ok atabilmek lazımdı. Bu duruma gelebilmek için ise sürekli çalışmak gerekiyordu. Kemankeşlerin eğitiminden talimhaneci başı sorumluydu. Talimhanecinin her gün meydana gelip ok atacaklara, solaklara ve kemankeşlere talim ettirmesi kanundu.[8] Bazen bu atışları seyretmeye padişah da gelir, burada atış taliminde bulunur ve muvaffak olanlara ikramiye verirdi. Yeniçeriler talimhaneye gelip ok ve tüfek talimi yaparlardı. Devlet talimler için gerekli olan her mühimmatı tedarik ederdi. Talimhaneciler de ehil kimselerden seçilirdi. Ancak ocağın bozulmaya başladığı dönemlerde mansıp verilen talimhaneciler beceriksiz oldukları için talimhane de bozulmaya başlamıştır. Osmanlı’nın bu bozulmadan önce dünyanın en iyi atıcılarını yetiştirmesi şüphesiz bir tesadüf değildir. Osmanlıların dünyanın en iyi atıcılarını yetiştirmesinin nedeni, o çağın bilimsel kurallarıyla öğretim ve eğitim veren her birisi kendi düzeyinde birer spor okulu diyebileceğimiz, Enderun, Tekke ve Talimhaneler açılmış olmasıdır.[9] Ve sadece okçuluk değil, okçuluğun felsefesi de öğretilmesi, Osmalı’nın okçuluğa verdiği önemi göstermektedir. Ustanın kemankeş adayının kulağına şu ayet mealini okuması bunun bir örneğidir: Ey bu işe talib olan! Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı (Enfal/17). Evliya Çelebi ise İstanbul’daki esnaf-ı talimhaneciyan ile ilgili şu anektodu bizlere sunmaktadır: Bu talimhaneciler tahtırevanlar üzre talimhaneler inşa edüp bazı kemandaran ok atarken talimhaneci, ok elinden bir, olasın kemal pir ok elinden iki, sana lazım yayın peki ok elinden üç, görmesin bazuların güç ok elinden dörd, düşmenin bağrına derd ok elinden beş, olasın pirlere eş netice on iki oka varınca, on iki imam-ı hümam aşkına okların oldu tamam deyüp on iki okda bir akçe alub tablaya urulan zizanları alub bir sanat ile kemandara red edüp talimhanesinin çanları çınkırdayarak böyle alay gösterüp giderler.[10]

Ateşli Silahlardan Sonra Yay ve Okun Ahvali:

Ordudaki Yeri:

Tüfeğin icadından sonra ordunun asıl kısmı olan yeniçeriler tüfek kullanmaya başlamışlardır. Çünkü kendileri için daha faydalı ve kullanışlıdır. Mamafih yay ve ok ise ordudan ve yeniçeriler arasından tamamiyle atılmış değildir. Yeniçeriler arasında da yay ve oku kullananlar mevcuttur. Ok talimleri eskisi gibi devam etmektedir. Talimler de ocağın bozulmasına muvazi olarak tedrici bir şekilde azalmış ve ocağın kaldırılmasıyla beraber ortadan kalkmıştır. Ancak yay ve ok hiç bir vakit ordudan çıkarılıp atılmak istenmemiştir. Öyle ki III. Selim’in nizam-ı cedit ordusunda dahi okçular bulunmaktadır. Ama Nizam-ı Cedit’in de ömrü uzun olamamıştır.

Spor Faaliyeti Olarak Okçuluk:

Osmanlı Devleti’nde savaş araçları zaman içerisinde değişime uğramış, lakin eski gelenekler de bir anda kaldırılmamıştır. Güreş, cirit ve okçuluk gibi bazı savaş aletleri ve sanatlarında talimler sürekli devam etmiş ve bunlar çeşitli tören, ritüel ve şenliklerde bir gösteri olarak süregelmiştir. Tabii ki bu müsabakalarda kazananların mükafatlandırılması ise bu dalların spora dönüşmeye başlamasının sebebidir. Bilindiği üzere lahanacılar ve bamyacılar olarak iki grup halindeki insanların birbirleriyle rekabeti Osmanlı’da profesyonel olarak sporun başlangıcı sayılabilir. Elbetteki bu spor dalları arasında okçuluk da yer almakta ve çeşitli kategorilerde yarışılmaktadır. Darb vurma ve puta atışı hedef vurmak için yapılırken, menzil atışı oku uzağa atmak için düzenlenirdi. Oku uzağa atanlar için okun düştüğü yere bir menzil taşı dikilir ve kitabe hakkolunurdu. Adına menzil taşı dikilmiş padişahlar da bulunmaktadır. III. Selim ve II. Mahmut’un adına dikilen taşlar en uzağa gitmiş olanlardır. Adına menzil dikilen iki önemli şahıs ise Tozkopan İskender ile Miralem Ahmed Ağa’dır. Tozkopan İskender’in attığı ok 845,5 metre ile bir rekordur ki günümüzde dahi geçilememektedir.

Menzil Taşı Dikme Töreni:

"Okun düştüğü yer daha önce işaret edilen yerde toplandıktan sonra, Şeyh: “Bu menzili sen mi attın ?” diye sorar. Kemankeş: “Allah’ın izniyle ben attım.” derdi. Bunun üzerine önceki menzilin sâhibi veya oradaki birkaç kemankeş usulen (eğer bir hatâ varsa gerçekten) itiraz ederlerdi. O zaman, çağrılan iki ayak ve iki hava şâhidi dinlenirdi. Ayak şahitleri: “Oku yolunca attı, sarık bozulduğun gördük.”, hava şahitleri ise: “Oku buraya düştü, konduğunu gördük.” derlerdi. İtirazcılar bu defa şahitler için şahadet isterlerdi. Orada hazır bulunanlar, dört şahidin de sözlerinin doğruluğuna ve garazsız kişiler olduğuna şahitlik ederlerdi. Sonra dualar okunur, bir ihtiyâr kalkıp okun düştüğü çakıl yığılı yer çevresine bir daire çizer, burası kazılır, tekbîrlerle taş diktirilir ve bir Fatiha ile tören son bulurdu."[11]

Bu spor faaliyetlerinin yapıldığı Okmeydanı da bu anlamda bir önem arz etmektedir. Okmeydanı fetihten sonra Sultan II. Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Evet, meydan yaptırılmıştır çünkü Okmeydanı o çağda köşklük, bağlık, bahçelik idi. Burasının yarış alanı olması kararlaştırıldıktan sonra Fâtih’in vezîri Fâik Paşa, bağ ve bahçeleri satın aldı. Subaşı Midillili Dâvût Beğ’in de bulunduğu bir mecliste herkesin parası teslîm edildi. Bu istimlâkten sonra meydandaki ağaçlar kesildi, evler yıkıldı, arâzî düzeltildi. Bir emrî fermân çıkartılarak bu sâhaya bağ, bahçe kurmak, su kanalı açmak, kuyu kazmak, mevtâ gömmek gibi şeyler kesin olarak yasaklandı. Meydanın bakım ve gözetimi yeniçeri ağasına verildi. Târîhçi Ali Efendi’ye göre meydanın hudûdları şöyledir: “Sivrikoz Çardağı yerinden yıldıza doğru büyük böğürtlene ve incire, Yeniçeri Ağası Karagöz Ağa ile Galata Kadısı’nın diktikleri taşlara, bu taşlardan Manol Bağı’na, beylik büyük karlıktan Çakılı Tepe’ye, gündoğusunda Helvacı Karlığı’na, kıbleye doğru Câferâbâd Bahçesi’nin hendeğine, Atıcılar Tekkesi’nin yanındaki yola kadar olan saha.”[12] ve Ok Meydanı’nda müsabakalar belli bir düzen dahilinde yapılmaktadır. Çıkarılan Kanunname-i Rimat (atıcılar kanunnamesi) ile okçuluk yasalaşmış ve eskiden beri yazılı olmayan kaideler yazılı hale getirilmiştir. Kabağa ok atma: Spor alanının ortasına dikilmiş yüksek bir ağacın ve direğin tepesindeki kabağa, at koştururken ok atıp vurmak, Türkler’in çok eskiden beri yaptığı bir spor türüdür. Türkler gittikleri her ülkeye bu sporu götürdüler. Kıpçak Türkleri Mısır’a, Babür Şah Hindistan’a, Selçuklular İran’a ve Anadolu’ya götürüp savaş eğitimi yaptılar. Bazı şehirlerde bu sporun yapıldığı alanlara da “Kabak Meydanı” denildi. At üzerinde ok atmaya yönelik bu sporu yapmalarının tek amacı, düşmandan kaçıyormuş gibi manevra yapıp geriye ok atarak, onu vurmaya alıştırma eğitimidir.[13]

Avcılıkta Ok ve Yay:

Osmanlı padişahları zaman zaman ava çıkarlar ve bu avlanma sırasında hem stres atıp hem de önemli meseleleri konuşurlardı. Hatta IV. Mehmet av merakı yüzünden “Avcı” lakabını almıştır. Eski çağlardan beri avlanmak için kullanılan ok ve yay Osmanlı zamanında da kullanılagelmekteydi. Hatta Osmanlı’da av için kurulmuş bir bölük dahi vardı. Bunlar padişah için av yaparlar ve padişahla beraber ava giderlerdi.[14] Yazın Istıranca Dağlarında yatıp kalkarlardı. Sefere gitmezlerdi.

Sonuç:

Osmanlı’da okçuluğun yeri, zaman içinde değişse bile devletin sonuna kadar varlığını sürdürmüştür. Zaman değişmiş, teknoloji ilerlemiş ama okçuluk kendini av sahasında ve sporda devam ettirebilmiştir. Bundaki en önemli neden ise Osmanlı’nın geleneklerine bağlılığı ve bu işte sistemli bir şekilde hareket etmesidir. Kanunlarla, maddi desteklerle bu olgunun yaşamasına vesile olmuştur. Okmeydanına verdiği önem, atıcıların mükafatlandırılması bu işin devamını sağlamıştır. Okçuluk, Osmanlı’da imalathanesinden yarış alanına kadar bir bütünlük içerisinde yaşatılabilmiştir.[15] Yaşatmıştır çünkü bir zamanlar başarılı okçuları sayesinde o günlere gelebilmiştir. Osmanlı’nın bu konuda sistemli olması da devlet yapısının bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Devletin belli bir nizam dahilinde işleyişi her olay ve olguda bir nizam getirmiştir. Talimlerdeki düzen ve kanunlar, oluşturulan av teşkilatı ve av merasimleri hep bu düzenin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Osmanlı’nın 6 asır hüküm sürmesi savaşta ve idaredeki başarısının yanı sıra aslında bu sistemli olmanın ürünüdür.
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
donemsel, gelisimi, okculugun, osmanli’da, savastan, spora

Seçenekler
Stil


Saat: 21:06

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,