ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgimiz Kütüphane > Kültür - Sanat > Türk Tarihi


Türk Efsaneleri


Türk Efsaneleri

Kültür - Sanat Kategorisinde ve Türk Tarihi Forumunda Bulunan Türk Efsaneleri Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Türk Efsaneleri Karacaoğlan Efsanesi Asıl adı Hasan’mış. Daha bir yaşına basmadan anadan öksüz kalmış. Beş yaşına varmadan da babası Kara ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 25 Temmuz 2015, 19:55   #1
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Türk Efsaneleri

Türk Efsaneleri

Karacaoğlan Efsanesi



Asıl adı Hasan’mış. Daha bir yaşına basmadan anadan öksüz kalmış. Beş yaşına varmadan da babası Kara İlyas Kozan derebeyi tarafından askere alınmış. Bir daha da dönmemiş. Böylece küçük Hasan ortalıkta kalakalmış ! Anasının “Karaca” diye sevip doyamadığı Hasan’a köyden Serdengeçti Osman Ağa sahip çıkmış. Ona babalık etmiş büyütmüş. Yaşı on sekize gelince de köyde kimi kimsesi olmayan dilsiz bir kızla evlendirmek istemiş. Karacoğlan bu dilsiz kızla evlenmek istememiş. Ama bu düşüncesini çok sert bir adam olan babalığı Osman Ağa’ya da söyleyememiş. Çareyi köyden kaçmakta bulmuş. Düğün hazırlıkları yapılırken köyden kaçmış. Karacoğlan dağlar tepeler aşmış nereye gittiğini bilmeden durmadan yürümüş…

Yaşar Kemal’den: “Yola Çıkarken bütün obası başına birikmişti. Gitme demişlerdi. Gurbet elin kahrı zehirden acıdır. Aşıkta olsan gitme. Başında kavak yelleri gelir geçer Obamızı bırakma gitme demişlerdi. Ama dinlememişti. Yareni yoldaşı sazının sözünün üstüne yok bırakma bizi demişlerdi fakat onu yolundan döndürememişlerdi… Uçsuz bucaksız ovanın ortasına dikilmiş şimdi bunları düşünüyordu. Kim bilir ne zamandan beri böyle dimdik kımıldamadan duruyordu. Derken şafağın ucu görünmüştü. Dağlar tepeler aydınlandı. Kuşlar ötmeye başladı. Yürüdü. Yürümekten başka bir şey düşünmüyordu. Gençti. Yüreğinde bir top ışık bir ateş harmanı çiçek açmış bir bahar dalı. Yürüyordu. Gün öğle oldu…”


Karacaoğlan Yorgunluktan yürüyemez duruma gelince ulu bir çam ağacının altına oturmuş. Daha oturur oturmaz da uyumuş. Uykusunda ak sakallı bir dede Karacoğlan‘a dolu bir tas uzatmış: - İç şunu iç kiyorgunluğun ve dargınlığın son bulsun. Dilin bülbül gönlün şen olsun demiş. Karacoğlan tası başına dikip içince kendine gelmiş. Yorgunluğu üstünden gidivermiş. İçinin çalıp söylemek isteğiyle coştuğunu görmüş. Sazını eline alıp yeniden yollara düşmüş… Bir gün Karacaoğlan Aladağlar’da bir Türkmen obasına konuk olmuş. Çalıp söylemiş. Oba halkı Karacoğlan‘ı çok sevmiş: - Âşık hiç üzülme demişler. Burasını kendi oban gibi bilburada kal obamız şenlensin ! Karacoğlan obada kalmış. Karacaoğlan‘ın etrafı halka halka olmuştu. Kalabalıktan bir yaşlı “şu aşık iki söylese de dinlesek” dedi… Şimdi yalnız bir ses sanki dağlar taşlar ovalar yankılanıyordu. Obada kim varsa hasta yatalak çoluk çocuk halkaya katılmak için adeta çadırlarından fırlıyorlardı. Halka büyüdü büyüdü… Dağlardan çobanlar sürüsünü bırakıp geldi. Dağlardan kurtlar kuşlar geldi. Halka dondu kaldı… Sonra birdenbire saz durdu. Türkü durdu. Türkü bir zaman kayalarda ovada yankılandı kaldı. Aşık başı önünde kalktı yürüdü. Onun geldiğini gören halka usuldan aralandı. O çıktı… ” Dünyadaki bütün yaratığı ağacı kuşu böceği insanı her şeyi. Her şeyi en derin sevgisiyle kucaklardı. İliklerine kadar aşkı duyardı dünyanın her şeyine. Yağmuruna kışına sıcağına soğuğuna boranına…
Dünyanın en küçük en duyarsız şeyine bile kocaman açılmış çocuk gözleriyle hayretle bakardı. Türküsü sesi bir coşma bir kendinden geçmeydi. Dünyaya karşı… Günler gelip geçerken Karacoğlan obabaşı Boran Bey’in biricik kızı Elif’e âşık olmuş. Boran Bey de babalığı Osman Ağa gibi sert bir adammış. Derdini içine gömmüş gizlice obayı terk etmiş… Dağları aşa aşa günlerden bir gün Karaman iline gelmiş. Orada da Boran Bey’in obasıyla karşılaşmasın mı ? Hem şaşırmış hem sevinmiş. Elif de aylardır Karacoğlan‘ın özlemiyle yanıp tutuşuyormuş… Bir gece gizlice buluşup obadan kaçmışlar. Uzaklarda çok uzaklarda bir obaya obanın beyi Tuğrul Bey’e sığınmışlar. Tuğrul Bey obalılar çok iyi karşılamışlar bunları. Artık Karacoğlan‘la Elif orada kalmışlar. Tuğrul Bey dillere destan bir düğün yaptırarak onları evlendirmiş. Karacoğlan obalılara saz çalıyor Elif de ev işleriyle uğraşıyor mutluluk içinde geçinip gidiyorlarmış. O yörede Köse Veli derler bir adam varmış. Elif ‘e tutulup âşık olmuş. Bir gece Karacoğlan yokken çadıra girivermiş Elife saldırmış. Ne yapsın Elifcik? Bir duyan olmasın rezil olmayalım diyerek sesini çıkaramamış… …Fakat bu sırada Karacaoğlan Ceritlerin düğününde saz çalmaktadır. Birden sazın teli kırılır. Şaşırır. Ayağa kalkar. Rüzgar gibi yola düşer. Bir günlük yolu göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Çadırına geldiği zaman Halil’i Elif’le yatağında uyurken bulur. Üstlerine abayı örter.

Abayı gören Elif Karacaoğlan‘ın gideceğini bir daha dönmemek üzere gideceğini anlar. Olan olmuştur. Elif olan biteni annesine anlatır. Anası Halil’i öldürür. Halil’in ölüm haberi Bey’e gider. Bey Karacaoğlan‘ın başına gelenlere üzülür. Onun aranıp bulunmasını ister. Bey’in adamları ve Deli Hüseyin günlerce obaları dağları taşları ararlar. Karacaoğlan‘ı bulamazlar. Aradan yıllar geçer. Karacaoğlan‘dan bir haber çıkmaz. Bir haber geliyor Antep ilinde saz çalıyor. Bir haber geliyor Erzurum yaylasında Akkoyunlular içinde. Bir haber geliyor Arabistan’a geçmiş. Hama’da saz çalarken görülmüş. Bey nereden bir haber duyarsa atlılar oraya uçuyorlardı. Ama nafile. Gittikleri yerlerde sadece Karacaoğlan‘ın türkülerini duyabiliyorlardı. Bey Elif’e Karacaoğlan‘ı buldurmadan ölürsem gözüm açık gider demişti ama bulduramadan da ölmüştü. Elife gelince o da o günden sonra kara çadırından hiç dışarı çıkmamış. “Er geç gerçeği öğrenecek bana dönecek!” umuduyla Karacoğlan‘ın yolunu gözlemiş. Bir zamanlar obanın en güzel gelini olan Elifcik de yaşlanmış artık obanın Elif Ana’sı olmuş… Aradan yıllar geçmiş Elif yaşlanmış. Bir gün Karacaoğlan her şeyin aslını öğrenmiş. Elif’i bulmak için yola çıkmış. Aramış araştırmış bulamamış. Sonra bir gün ona bir mezarlığı göstermişler.

Ayakta zor durabilen Karacoğlan:

- Nerede? diye sormuş Elif nerede ?
Kalabalık donup kalmış kimseden ses çıkmamış.
- Yoksa öldü mü ?
Yaşlılardan biri mezarlığı göstermiş:
- işte orada !

Gençlerin yardımıyla Karacoğlan mezarlığa varmış. Yeni bir dut fidanı dikilen Elifin mezarının başına oturmuş. Sazını göğsüne bastırarak söylemeye başlamış:

“Şu yalan dünyaya geldim geleli
Tas tas içtim ağuları sağ iken.
Kahpe felek vermez benim muradım
Viran oldum mor sümbüllü bağ iken…”
Sonra sazını dut fidanına asmış:
- Bu saz burada kıyamete kadar kalacak demiş oraya yığılıp kalmış…

Obalılar Karacoğlan‘ı Elifin yattığı tepenin karşısına gömmüşler. Derler ki her yıl ilkbaharda o tepenin üstünde biri yeşil biri mavi iki ışık yükselir gökyüzünde birleşir. Karacaoğlan‘la Elifin sevgileridir bunlar…

Saza gelince o saz da yıllarca orada asılı kalmış. Çürümüş yenisini yapıp asmışlar. Dut ağacı yaşlanmış yıkılmış Yeni bir dut fidanı dikmişler. Yüzyıllardır yel estikçe Karacaoğlan‘ın sazı kendi kendine ötüp durmuş…

Kısa olan efsanede ise şöyle anlatılır:

Yukarı Karacasu Köyünün sınırları içinde Karacaoğlan tepesinde moloz taslarla üçgen seklinde yapılmış bir mezar vardır. Halkın “Karacaoğlan ziyareti” diye adlandırdığı ve adaklar adandığı bu ziyaretin efsanesi şöyledir.

Rivayete göre Karacaoğlan bir ağanın kuzu çobanıdır. Vaktin birinde ağa hacca gider. Yolda giderken cani helva çeker ve “su bizim hanimin helvası olsa da yesem” der. Ağa bunları hac yolunda düşüne dursun Diğer tarafta Karacaoğlan ağanın evine gelip ağanın karısına “ağam helva istedi yapta götüreyim” der. Ağanın karisi içinden “ağa hacda çobanın cani helva çekti bana da söylemeye kıyışamadı. Böyle bir yalan söyledi” diye geçirir. Helvayı yapar bir tasın içine koyup çobana verir.

Ağa yolda giderken bir bakar ki kendisine bir tasın içinde helva uzatılıyor. Ağa tası alır bakar ki bu tas evindeki tastır. Ağa olup bitenlere bir anlam veremez ama helvayı da yer. Helvayı yedikten sonra tası çantasına koyup yoluna devam eder. Ağa hacca gider görevini yapar ve köyüne geri döner. Evine geldiğinde hanımına yolda kendisine gelen tası sorar. Hanımda Karacaoğlan ile arasında geçen konuşmayı anlatır ve “Tası ona vermiştimdaha getirmedi” der. Bunun üzerine ağa kendisini ziyarete gelenlere dönerek “keramet Karacaoğlan ‘dadır. Gidin onun elini öpün “ diye söyler. Böylece Karacaoğlan yörede “keramet sahibi “ olarak tanınır.

Karacaoğlan bir gün yine kuzuları otlatmak üzere dağlara doğru gider. Ancak ecel Karacaoğlan bir tepenin üstünde yakalar. Karacaoğlan öldüğü tepede defnedilir. Karacaoğlan tepesi ve ziyareti bundan sonra halk arasında kutsal kabul edilir Olur yöresinde Karacaoğlan ile birlikte “Sari Baba” ve “Horasan Baba“ ziyaretleri de halk arasında adakların adandığı yerlerdir. Hatta bu üç şahsın birbirleriyle kardeş oldukları söylenir. Bunların bulunduğu bölgeye “Üç ziyaretler“ denir ve kutsallığına inanılır.




Ay Atam Efsanesi


Ay-Atam Efsanesi Memlükler döneminde Mısır’da yaşamış olan Türk tarihçisi Aybek üd Devâdârî tarafından kayda geçirilmiş bir Türk efsanesidir. Aybek üd Devâdârî’nin verdiği bilgilere göre bu efsaneyi halk dilinden yazıya aktaran ilk kişi Ulug Han Ata Bitikçi adlı eski bir Türk bilginidir.

Ulug Han Ata Bitigçi’nin içinde Ay-Atam Efsanesi’nin de yer aldığı bir kitabını ele geçiren Cebrail bin Bahteşyu adlı İranlı bir tarihçi Ay-Atam efsanesi’ni Türkçe’den Farça’ya tercüme etmiştir. Bu farça tercümeyi bulan Aybek üd Devâdârî efsaneyi olduğu gibi kendi kitabına aktarmıştır.

Ay-Atam Efsanesi’nin konusu insanoğlunun yaratılışıdır. İnsanın yaratılışını dört unsura (su ateş toprak rüzgar) ve balçığa bağlayan bu efsanede Ön Asya mitolojisinin etkileri görülür. Kimi Türkologlar Ulug Han Ata Bitikçi’nin yeni müslüman olmuş bir Türk düşünürü olduğunu düşünmektedirler.

Efsanede geçen ve Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunan Ata Mağarası motifi Türk mitolojisinin temel motiflerinden biridir. Bozkurt Destanı‘nda kurtla yaşayan son Türk çocuğunun kaçıp sığındıkları Turfan’ın kuzeybatısındaki büyük dağ ve dağdaki mağara da böyle bir yerdir. Ergenekon‘da da durum böyledir. Nitekim Ay-Atam Efsanesi’nde anlatılan mağara da Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunmaktadır. Büyük Hun ve Kök Türk devletleri zamanında Türkler’in Tanrı’ya tapınmak için bir tür tapınak olarak kullandıkları ata mağaraları da konu ile ilgili ve önemlidirler.


İnsanın yaratılışını dört unsur ve balçığa bağlama daha çok Ön Asya mitolojisinin geleneğidir. Ancak dört unsur inanışı Uygur Türkleri’nde de vardır. Ayrıca efsanenin kişi ve yer adlarının öz Türkçe olması Ata Mağarası motifinin efsane de önemli bir yer tutması ve dolayısıyla Türkler’in ünlü mağara kültünün efsanede yer alması Ay-Atam Efsanesi’nin bir Türk efsanesi olduğunu ortaya koyar. Ama efsanenin Ön Asya etkisi taşımasını ve Aybek üd Devâdârî’nin müslüman olması dolayısıyla efsanenin bazı bölümlerini kırpmış ya da müslümanlaştırmış olması ihtimalini göz önünde tutarak efsaneyi incelemek gerekir.

Ay-Atam Efsanesi özetle şöyledir:

Çok çok eski çağlarda…

Çok yağmurlar yağdı. Gök delinmiş gibiydi. Dünya sele boğuldu her yanı çamurlar kapladı. Çamurlar akan selle yuvarlanarak Kara Dağ’daki bir mağaraya doldular. Mağaranın içindeki kayalar yarıldı. Yarıkların kimileri insanı andırıyordu. Sürüklenen çamurlar bu insan biçimli yarıkları doldurdular.

Aradan çok zaman geçti….
Yarıklardaki balçıklar sular ile benzeşti hâllodu. Güneş Saratan burcuna gedi ve havalar çok ısındı. Yarıklardaki balçık sular ile pişti. Yarıkların bulunduğu bu mağara tıpkı bir kadın gibiydi. İçi de insanlara can veren bir kadın karnı gibiydi.

Dokuz ay durmadan yel esti….

Su ateş toprak ve yel insana can vermak için birleştiler. Dokuz ay sonra bir insan çıktı ortaya. Adına Ay-Atam dediler.

Ay-Atam gökten indi yere kondu. Bu yerin suyu tatlı havası da serindi.

Sonra yine yağmurlar seller başladı. Mağara yeniden çamurla doldu. Güneş bu kez Sünbüle burcunda durdu. Sünbüle burcundaki güneşin sıcaklığı ile balçıklar sular ile pişti. Bu kez bir hatun kişi çıktı ortaya. Adına Ay-Va dediler.

Ay-Atam ile Ay-Va evlendiler. Kırk çocukları oldu. Bunların yarısı erkek yarısı da kızdı. Onlar da evlendiler; soyları çoğaldı.

Bir zaman geldi Ay-Atam ile Ay-Va Hatun’un ömürleri doldu; öldüler. Çocukları ana-babalarını türedikleri mağaraya gömdüler. Mağaranın kapısını altın kapılar ile kapattılar dört bir yanını çiçekle süslediler.



Tufan Efsanesi

Türk mitolojisinde tufan ile ilgili örnekler Altay Türkleri’nin efsanelerinde yaşamaktadır. Altay Türkleri’nde tufan efsanesinin bir kaç söyleyişi vardır. Aşağıda bu söyleyişlerden birine yer verilmiştir. Aşağıda yer alan ve U. Harva Holmberg tarafından nakledilen Altay Tufan Efsanesi İslam ve Hıristiyan dünyasının Nuh Tufanı anlatılarına oldukça benzemektedir. Altay Tufan Efsanesi özetle şöyledir:
Sel bütün yeri kapladığında Tengiz (=Deniz) yerin üzerinde efendi idi. Tengiz’in yönetimi altında Nama adında iyi bir erkek yaşardı. Nama’nın Sozun Uul Sar Uul ve Balık adlarında üç oğlu vardı.



Ülgen (Tanrı) Nama’ya bir kerep (=tahta sandık) yapmasını buyurdu. Nama sandığın yapılması işini üç oğluna bıraktı. Oğulları kerepi bir dağ üzerinde yaptılar. Kerep yapıldıktan sonra Nama onu her biri seksen kulaç olan sekiz halatla köşelerinden yere bağlamalarını söyledi. Böylece su seksen kulaç yükseldiğinde durum anlaşılacaktı. Bundan sonra Nama ailesi ile çeşitli hayvanları kuşları alarak kerepe girdi.

Yeryüzünü sisler kapladı. Dünya korkunç bir karanlığa gömüldü. Yerin altından ırmaklardan denizlerden sular fışkırdı. Gökten sağanaklar boşandı. Yedi gün sonra yere bağlanan halatlar koptu kerep yüzmeğe başladı; suyun seksen kulaç yükseldiği anlaşıldı. Yedi gün daha geçti. Nama en büyük oğluna kerepin penceresini açmasını çevreye bakmasını söyledi. Sozun Uul bütün yönlere baktı. Sonra şöyle dedi: “Her şey suların altına batmış. Yalnızca dağların dorukları görünüyor.” Daha sonra Nama da baktı. O da “Gökyüzü ile sular dışında bir nesne görünmüyor” dedi.

Kerep sonunda sekiz dağın birbirine yaklaştığı yerde durdu. Çomoday ve Tuluttu dağlarında karaya oturdu. Nama pencereyi açtı kuzgunu serbest bıraktı. Kuzgun geri dönmedi. İkinci gün kargayı gönderdi üçüncü gün saksağanı gönderdi. Hiçbiri geri gelmedi. Dördüncü gün bir güvercin gönderdi. Güvercin gagasında bir ince dalla geri döndü. Nama bu kuştan öteki kuşların niçin geri gelmediğini öğrendi. Onlar sırasıyla geyik köpek ve at leşi yemek üzere gittikleri yerde kalmışlardı. Nama bunu duyunca öfkelendi. “Onlar şimdi ne yapıyorsa dünyanın sonuna değin onu yapmağa devam etsinler” dedi.
Efsanenin devamında Nama yaşlandığı zaman kurtardığı canlıları öldürmesi için kendisini kışkırtan karısını öldürür. Oğlu Sozun Uul’u yanına alarak cennete (göğe) çıkar. Daha sonra orada beş yıldızlı bir yıldız kümesine dönüşür. Holmberg’in düşüncesine göre tufan kahramanları Yayık Han’a dönüşmüştür. Yayık Han Altay Türkleri’ne göre insanları koruyan ve yaşam veren bir ruhtur. Ayrıca insanlarla Ülgen (Tanrı) arasında elçilik yapar.
Alıntı ile Cevapla

Okunmamış 25 Temmuz 2015, 19:56   #2
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Yanıt: Türk Efsaneleri

Yaratılış Efsaneleri



Orta Asya’da yaşayan Türk toplulukları arasında dünya ve insanın yaratılışı hakkında birçok efsane saptanmıştır. Bu efsaneler yakın çağlarda derlendikleri için İslamlık Hıristiyanlık Budizm Maniheizm gibi dinlerden etkiler taşımaktadırlar. Ancak bunlar genel yapısıyla erken dönem Türk mitolojisinin izlerinin görüldüğü önemli ürünlerdir.

Aşağıda Altay Türkleri’ne ait iki yaratılış efsanesi verilmiştir. Bu iki efsane temel olarak birbirlerine benzerler; ama ayrıldıkları noktalar da vardır; aralarındaki farkları okuyunca anlayacaksınız. İlk efsane W. Radloff tarafından saptanmıştır; ikinci efsane ise V. Verbitskiy tarafından saptanmış olup ilk efsaneden daha değişik bir söyleyişe sahiptir. İki efsanede de tek bir yaratıcı Tanrı vardır. Birinci efsanede Tanrı; Kayra Kan Kuday ve Kurbustan adlarını taşırken ikinci efsanede Ülgen Bay-Ülgen adlarına sahiptir. İki efsane de dış etki (Çin ve İran) taşırlar.

Bu yaratılış efsanelerinde İran mitolojisinin ile Mani dininin etkisinin olduğu görülmektedir. İkili düşünce ilkesi (dualizm) İran mitolojisinin en önemli özelliğidir. İran mitolojisinde Hürmüz iyilik ilahıdır ve gökte oturur; Ehrimen ise yeraltında karanlıkların ilahıdır. Aynı durum Altay Türkleri’nin yaratılış destanlarında da vardır. Altay yaratılış destanlarında da Tanrı Kuday gökte oturur Şeytan Erlik ise yer altında. Ama Erlik Tanrı değildir; yalnızca güçlü bir körmös’tür (şeytan). Türk Tanrı düşüncesi İran mitolojisindeki ikili ilah sistemini tek ilahlı sisteme çevirmiştir.


İran mitolojisinde Hürmüz birçok yaratık yaratır ve Ehrimen de bunların bir bölümünü kendisine vermesini ister; ama olumsuz yanıt alır. Aynı durum Altay yaratılış efsanesinde de söz konusudur. Tanrı Kuday (Ülgen) da birçok yaratık yaratır ve Erlik bunların bir kısmını kendine ister ama Tanrı bunu reddeder.

Altay yaratılış destanlarında her şeye gücü yeten ve günümüzdeki Tanrı inancının aynısı olan bir inanış yoktur. Altay yaratılış destanlarında Tanrı’ya yaratma eyleminde kimi varlıklar yardım eder (mesela Ak Ene ve Kişi yani Erlik). Bu yüzden bu efsanelerde her şeye kaadir bir Tanrı imajı yerine yaratma eyleminde çeşitli varlık ve nesnelere başvuran bir ilah portresi çizilmiştir.

Verbitskiy’in saptamış olduğu yaratılış efsanesinde (aşağıdaki ikinci efsane) balığın dünya ile ilgili simgeselliğine yer verilmiştir. Bu efsaneye göre dünyanın altındaki üç balığın dünyanın dengesini sağlamada rolü vardır. Burada balığa kutsallık verilmiş ve dünyanın dengede durmasının simgesi olmuştur. Bu özellik eski Hint mitolojisinde de vardır. Balığın burada kullanılması aynı zamanda onun insanın yaratılışının yaşamın yeniden doğuşunun bolluk ve bereketin simgesi olmasından ileri gelmiştir. Kimi araştırmacılar göre Kırım Türkleri de benzer biçimde dünya okyanusunda büyük bir balık bulunduğunu ve balığın üzerinde boynuzlarıyla dünyayı taşıyan bir boğa olduğunu ileri sürerlerdi.
Altay yaratılış efsanelerinin bazı kahramanları yabancı adlar taşırlar; mesela Mangdaşire Şal-Yime May-Tere vb. Bu efsanelerin bazı motifleri de Eski Türk kültüründe bulunmamaktadır. Mesela Tanrı’nın gökte oturmasıyaratma eyleminde nesne ve kişilere başvurması Ak-Ana Tanrı’nın insanlarla doğrudan konuşması …gibi. Altay yaratılış efsanelerinde Türk destanlarındaki güçlü yapı ve görkem de yoktur. Ergenekon Destanı ile karşılaştırılmaları bile bunu kolayca gözler önüne serer.
Aşağıda iki yaratılış efsanesi de yer almaktadır.


Yeriding Pütkeni (Yerin Yaratılışı)

Herşeyden önce su vardı. Yer ay gök güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile Kişi vardı. İkisi de birer kara kaz gibi su üzerinde uçuyorlardı.

Tanrı bir şey düşünmüyordu. Kişi yel çıkarıp suyu dalgalandırdı; Tanrı’nın yüzüne su sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin Tanrı’dan güçlü olduğunu sandı; daha yüksekte uçmak istedi. Ama uçamadı; suya düşüp dibe battı. Boğulmak üzereydi. “Bana yardım et!” diye bağırıp Tanrı’dan yardım istedi.

Tanrı “Yukarı çık!” dedi o da sudan çıkıverdi. Sonra Tanrı “Sağlam bir taş olsun!” dedi. Suyun dibinden bir taş yükseldi. Tanrı ile Kişi taşın üzerine oturdular. Tanrı Kişi’ye “Suya dal suyun dibinden toprak çıkar!” diye buyruk verdi. Kişi Tanrı’nın buyruğunu yerine getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Tanrı’ya götürdü.

Tanrı Kişi’nin getirdiği toprağı suyun üzerine serperken “Yer olsun !” diye buyurdu. Buyruk yerine geldi yeryüzü yaratıldı. Tanrı yine Kişi’ye “Suya dal suyun dibindeki topraktan çıkar !” diye buyruk verdi. Kişi suya daldığında bu kez kendim için de toprak alayım diye düşündü. İki avucuna da toprak doldurdu; bir avucundakini Tanrı’dan gizlemek için ağzına attı. Dileği Tanrı’dan gizli kendine göre bir yer yaratmaktı. Avucundaki toprağı getirip Tanrı’ya uzattı. Tanrı toprağı suyun üzerine serpip genişlemesini buyurdu. O’nun suya serptiği toprak gibi Kişi’nin ağzındaki toprak da büyüyüp genişlemeğe başladı. Kişi korktu; soluğu kesildi öleyazdı. Kaçmağa başladı. Ancak nereye kaçsa yanı başında Tanrı’yı buluyordu. O’ndan kaçamıyordu. Çaresiz kaldı Tanrı’ya yalvarmağa başladı: “Tanrı! Gerçek Tanrı! Bana yardım et”.

Tanrı Kişi’ye “Ağzındaki toprağı ne için sakladın” dedi. Kişi “Kendime yer yaratmak için saklamıştım” diye yanıt verdi. Tanrı da “Öyleyse at ağzından ve kurtul” dedi. Kişi’nin ağzındaki toprak yere dökülürken küçük tepeler oluştu. Tanrı “Artık sen günahlı oldun” dedi “Bana karşı geldin. Kötülük düşündün. Bundan sonra sana uyanlar senin gibi kötülük düşünenler senin gibi kötü kişi olacak; bana uyanlar ise iyi ve pak kişiler olacakgüneş ve aydınlık yüzü görecek. Ben gerçek Kurbustan adını almışımdır; bundan sonra senin adın da Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun günahlarını senden saklayanlar benim adamım olsun”.

Yeryüzünde dalsız budaksız bir ağaç yeşerdi. Tanrı bu dalsız budaksız ağaçtan hoşlanmadı. “Dalları yaprakları olmayan ağaca bakmak güzel değil. Bu ağacın dokuz dalı olsun!” dedi. Dalsız budaksız ağaç birden dokuz dallı oldu. Tanrı “Dokuz dalın herbirinin kökünden birerden dokuz kişi türesin; bunlar dokuz ulus olsun!” dedi.

Erlik bunlar olurken büyük bir gürültü duydu. Nedir acaba diye düşündü. Tanrı’ya gürültünün nedenini sordu. Tanrı “Ben bir kaganım sen de kendince bir kagansın. İşittiğin gürültüyü yapanlar benim ulusumdur!” dedi. Erlik Tanrı’dan bu ulusu kendisine vermesini istedi. Tanrı “Olmaz!” diye karşıladı; “Sen git kendi işine bak!”.

Erlik’in canı sıkıldı. Hele bir gidip şu insanları göreyim diyerek kalabalığın yanına vardı. Orada insanlardan başka yaban hayvanları kuşlar ve daha nice yaratıklar vardı. Erlik Tanrı bunları nasıl yarattı acaba bunlar ne yerne içerler diye düşündü. O düşüne dursun insanlar ağacın yemişlerinden yemeğe başlamışlardı. Erlik baktı ki insanlar ağacın yalnızca bir yanındaki yemişleri yiyorlar öte yandakilere ellerini sürmüyorlar. İnsanlara bunun nedenini sordu. İnsanlar şu yanıtı verdiler: “Tanrı bize şu yandaki dört dalın yemişini yemeği yasakladı. Biz yalnızca Tanrı’nın izin verdiği ağacın gündoğusundaki yemişlerden yiyoruz. Şu gördüğün yılan ile köpek yasak yandaki yemişleri yemememiz için bekçilik ediyor. Bundan sonra Tanrı göğe çıktı. Beş dalın yemişi de bizim aşımız oldu”

Bu yanıt Erlik’i sevindirdi. Erlik Körmös insanlardan Törüngey denilen erkeğe yaklaştı. Ona “Tanrı size yalan söylemiş. Asıl yasakladığı yemişlerden yemeniz gerekir. Onlar daha tatlıdır. Bir deneyin; göreceksiniz” dedi. Erlik uyumakta olan yılanın ağzına girdi; ağaca çıkmasını söyledi. Yılan ağaca çıkıp yasak yemişlerden yedi. Doğanay’ın karısı Eje yanlarına geldi. Erlik Törüngey ile Eje’ye de yasak yemişlerden yemelerini söyledi. Törüngey Tanrı’nın sözünü tutarak yasak yemişlerden yemedi. Karısı Eje dayanamadı yedi. Yemiş çok tatlı idi. Alıp kocasının ağzına sürdü. Törüngey ile Eje’nin tüyleri birden döküldü. Utandılar. Kaçıp herbiri bir ağacın ardına saklandılar.

Derken Tanrı geldi. Bütün ulus kaçışıp bir köşeye gizlendi. Tanrı “Törüngey! Törüngey! Eje! Eje! Neredesiniz” diye haykırdı. Törüngey ile Eje “Ağaçların arkasındayız” dediler “Karşına çıkamıyoruz utanıyoruz”. Sonraolanları bir bir anlattılar. Tanrı bildiği şeyleri duymanın öfkesi içinde herbirine ayrı cezalar verdi. “Şimdi sen de Körmös’ten (Şeytan’dan) bir parça oldun” diyerek yılana verdi ilk cezayı. “İnsanlar sana düşman olsun; seni görünce vurup ezip öldürsünler!” dedi. Eje’ye döndü “Sen Körmös’ün sözüne uydun. Yasak yemişi yedin. Cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın. Doğururken de acı çekeceksin. Sonunda öleceksin ölümü tadacaksın”. Törüngey’e de şöyle diyerek cezasını verdi: “Körmös’ün aşını yedin. Benim sözümü dinlemedin Körmös Erlik’in sözüne uydun. Onun adamları onun dünyasında yaşar karanlıklar dünyasında bulunur. Benim ışığımdan yoksun kalır. Körmös bana düşman oldu; sen de ona düşman olacaksın. Benim sözümü dinleseydin benim gibi olacaktın. Dinlemediğin için dokuz oğlun dokuz da kızın olacak. Bundan sonra ben insan yaratmayacağım. Artık insanlar senden türeyecek.”

Tanrı Erlik’e de kızdı. “Benim adamlarımı niçin aldattın ?” diye sordu öfkeyle. Erlik “Ben istedim sen vermedin” dedi “Ben de senden çaldım. Artık hep çalacağım. Atla kaçarlar ise düşürüp çalacağım. İçip içip esrirler (sarhoş olurlar) ise birbirlerine düşürüp döğüştüreceğim. Suya girseler ağaçlara çıksalar bile yine çalacağım”. Tanrı da “Öyleyse; dokuz kat yerin altında ayı güneşi olmayan karanlık bir dünya vardır. Seni oraya atıyorum” diyerek Erlik’i cezalandırdı. Her şey bitince bütün insanlara birden şöyle dedi: “Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak gücünüzle elde edeceksiniz; benim yemeğimden yemek yok. Artık yüz yüze gelip sizinle konuşmayacağım. Bundan sonra size May-Tere’yi göndereceğim”.

May-Tere insanlara birçok şey öğretti. Arabayı da May-Tere yaptı. Ot köklerini yenilebilecek otları insanlara öğretti. Erlik May-Tere’ye yalvardı: “Ey Gök Oğul bana yardım et. Tanrı’dan izin dile. Yanına çıkmak istediğimi söyle. Yardım et bana”. May-Tere Erlik’in dileğini Tanrı’ya iletti. Tanrı aldırış etmedi. May-Tere altmış yıl yalvardı. Sonunda Tanrı Erlik’e haber gönderdi: “Düşmanlıktan vazgeçersen insanlara kötülük etmezsen sana izin veririm yanıma gelirsin!” Erlik söz verdi. Tanrı’nın katına çıktı. Baş eğdi. “Beni kutsa. Bana izin ver ben de kendime gökler yapayım” diye yalvardı. Tanrı izin verdi. Erlik kendisi için gökler yaptı. Adamlarını topladıyaptığı göklere yerleştirdi; kendisi de başlarına geçti. Çok kalabalık oldular. Tanrı’nın en sevgili kullarından olan Mangdaşire bu duruma çok üzüldü. Üzüntü içinde düşündü: “Bizim öz kişilerimiz yeryüzünde sıkıntı çekip yoruluyor. Erlik’in adamları ise göklerde keyfedip duruyor.” Mangdaşire bu üzüntü içinde Erlik’e savaş açtı. Erlik daha güçlü çıktı. Ateş ile vurup Mangdaşire’yi kaçırdı. Mangdaşire Tanrı’nın katına çıktı. Tanrı “Nereden geliyorsun?” dedi. Mangdaşire “Erlik’in adamlarının gökte oturması bizim adamlarımızın ise yeryüzünde binbir güçlük içinde yaşamaları ağırıma gitti. Erlik’in yandaşlarını yere indirmek göklerini başına yıkmak için Erlik’le savaştım. Gücüm yetmedi o beni kaçırdı” diye yanıt verdi. Tanrı üzülmemesini söyledi. “Erlik’e benden başka kimsenin gücü yetmez” dedi “Erlik’in gücü senden çoktur. Ama gün gelecek senin gücün Erlik’in gücünden üstün olacak”. Mangdaşire’nin yüreği serinledi rahat rahat uyudu.

Gün geldi Mangdaşire güçleneceğini anladı. O gün Tanrı Mangdaşire’yi yanına çağırdı. “Var git. Güçlendin artık. Erlik’in göklerini başına yıkacak güce kavuşturdum seni. Dileğine ereceksin” dedi “Sana kendi gücümden güç verdim”. Mangdaşire şaşırdı: “Yayım yok okum yok. Kargım yok kılıcım yok. Kupkuru bir bileğim var. Yalnız bilek gücüyle Erlik’i nasıl yok edebilirim?”. Tanrı Mangdaşire’ye bir kargı verdi. Mangdaşire kargıyı alıp Erlik’in göklerine gitti. Erlik’i yendi kaçırdı; göklerini kırdı geçirdi. Erlik’in gökleri parça parça oldu yeryüzüne döküldü. O güne değin dümdüz olan yeryüzü o günden sonra kayalıklarla sivri dağlarla doldu. Görklü Tanrı’nın özene bezene yarattığı güzelim yeryüzü eğri büğrü oldu. Erlik’in bütün yandaşları yere döküldü; suya düşenler boğuldu ağaca çarpanlar sakatlanıp can verdi sivri kayaların üstüne düşenler öldü hayvanlara çarpanlar hayvanların ayakları altında kaldılar.
<>Erlik varıp Tanrı’dan kendine yeni bir yer istedi. “Benim göklerimin yıkılmasına sen izin verdin; barınacak yerim kalmadı” dedi. Tanrı Erlik’i yerin altındaki karanlıklar ülkesine sürdü. Üzerine yedi kat kilit vurdu. “Burada gün ışığı ay ışığı görmeyesin. Üzerinde sönmez ateşler olsun. İyi olursan yanıma alır kötü olursan daha derinlere sürerim” dedi. Bunun üzerine Erlik “Öyleyse ölmüş kişilerin canlarını bana ver; gövdeleri senin olsuncanları benim” dedi. Tanrı “Yo onları sana vermeyeceğim” dedi “İstiyorsan kendin yarat”. Erlik eline çekiç körük ve örs aldı. Vurmağa başladı. Bir vurdu kurbağa çıktı. Bir vurdu yılan çıktı. Bir vurdu ayı çıktı. Bir vurdudomuz çıktı. Bir vurdu Albıs (kötü ruh) çıktı. Bir vurdu Şulmus (kötü ruh) çıktı. Sonunda Tanrı Erlik’in elinden çekici örsü körüğü aldı; ateşe attı. Körük bir kadın çekiç bir erkek oldu. Tanrı kadını tutup yüzüne tükürdü. Kadın bir kuş olup uçtu. Bu kuş eti yenmez tüyü yelek olmaz Kurday denilen kuştur. Tanrı erkeği de tutup yüzüne tükürdü. O da bir kuş olup uçtu; adına Yalban kuşu dediler.

Bu olanlardan sonra Tanrı insanlara “Ben size mal verdim aş verdim. Yeryüzünde iyi güzel pak olan ne varsa verdim. Yardımcınız oldum. Siz de iyilik yapın. Ben göklerime çekileceğim tez dönmeyeceğim” dedi.

Yardımcı ruhlarına döndü: “Şal-Yime; sen rakı içip aklını yitirenleri körpe çocukları tayları buzağıları koru. Onlara kötülük gelmesin. Sağlığında iyilik yapmış olanların ruhlarını yanına al; kendini öldürenlerinkini alma. Zenginlerin malına göz dikenleri hırsızları başkalarına kötülük edenleri de alma. Benim için bir de kaganları için savaşıp ölenlerin ruhlarını da yanına al benim yanıma getir.

İnsanlar ! Size yardım ettim. Kötü ruhları (körmösler) sizden uzaklaştırdım. Körmösler size yaklaşırsa onlara yiyecek verin ama onların yiyeceklerinden yemeyin; yerseniz onlardan olursunuz. Benim adımı söylerseniz korumam altında olcakasınız. Şimdi ben aranızdan ayrılıyorum ama yine geleceğim. Beni unutmayın geri gelmez sanmayın. Geri döndüğümde iyiliklerinizin kötülüklerinizin hesabını göreceğim. Şimdilik benim yerimde Yapkara Mangdaşire ve Şal-Yime kalacaklar; size yardımcı olacaklar.

Yapkara! Gözlerini dört aç. Erlik senin elinden ölenlerin canlarını çalmak isterse Mangdaşire’ye söyle; o güçlüdür.

Şal-Yime! Sen de iyi dinle. Albıs Şulbus yeraltındaki karanlıklar ülkesinden çıkmasınlar. Çıkarlarsa hemen May-Tere’ye bildir. Ona güç verdim. O kötü ruhları koğar.

Podo-Sünku Ay’ı ve Güneşâ€™i bekleyecek. Mangdaşire yeryüzünü ve gökyüzünü koruyacak. May-Tere kötüleri iyilerden uzaklaştıracak.

Mangdaşire sen de kötü ruhlarla savaş. Güç gelirse benim adımı çağır. İnsanlara iyi şeyleri iyi işleri öğret. Oltayla balık avlamayı tiyin (sincap) vurmayı hayvan beslemeyi öğret”.

Sonra Tanrı uzaklaştı. Mangdaşire Tanrı’nın sözlerini yerine getirdi. Olta yaptı balık avladı. Barutu buldu sincap vurdu. Gün geldi Mangdaşire kendi kendine mırıldandı: “Bugün beni yel uçuracak alıp götürecek”. Bir yel geldi Mangdaşire’yi uçurup götürdü. Bunun üzerine Yapkara insanlara “Mangdaşire’yi Tanrı yanına aldı. Artık onu bulamazsınız. Gün gelecek beni de yanına çağıracak. Nereye isterse oraya gideceğim. Öğrendiklerinizi unutmayın. Tanrı’nın yargısı budur” dedi.

İnsanları kendi haline bırakıp o da gitti.

İkinci Yaratılış Destanı

Gök yoktu yer yoktu. Yalnızca sonu olmayan bir deniz vardı. Tanrı Ülgen (Aakay Kurbustan) bu denizin üzerinde uçuyordu. Konacak sert bir yer arıyordu bulamıyordu. Böyle uçarken gönlüne doğdu. Bir ses “Önündeki nesneyi yakala” diye fısıldadı. Ülgen bu fısıltıyı yineledi. Ellerini öne doğru uzattı. O sırada su yüzüne bir taş çıkmıştı. Ülgen taşı yakaladı üzerine kondu. Taşın üstünde ne yapacağını düşündü. Uçsuz bucaksız suyun içinden Ak Ene (Ak Ana) süzülüp Ülgen’in karşısına çıktı ve “Yarat” dedi; üç kez yineledi. Ülgen “Nasıl?” diye sordu. Ak Ene “Yaptım oldu de yaptım olmadı deme” dedi. Sonra Ak Ene kayboldu. Bir daha da görünmedi. Ülgen insanlara şu buyruğu verdi. “Var olana yok demeyin; vara yok diyen de yok olur!”.

Ülgen “Yer yaratılsın!” dedi; yer yaratıldı. “Gökler yaratılsın!” diye buyurdu; gökler yaratıldı. Böylece bütün dünyayı yarattı. Sonra üç büyük balık yaratıp yeri onların üzerine yerleştirdi. Balıklardan ikisini yerin kenarınaüçüncüsünü ortasına temel yaptı. Ortada bulunan balığın başı kuzey yönündedir. Bu balık başını eğerse kuzeyden yayık (tufan) olur. Başını daha aşağı eğerse yeryüzünde su basmadık bir avuç yer kalmaz. Onun için bu balık büyük bir zincirle bir direğe bağlanmıştır. Onu Mangda-Şire yönetir.

Ülgen dünyayı yaratırken ay ve gün ışığının dokunduğu Altın Dağ’da oturdu. Bu dağ gök ile yer arasında idi. Dünya’nın yaratılışı altı gün sürdü. Yedinci gün Ülgen yatıp uyudu; sekizin gün kalktı…

Bizim Ay ve Güneşâ€™imizin dünyasından başka doksan dokuz dünya daha vardır. Bunların hepsinde birer uçmag (cennet) birer tamu (cehennem) vardır. Herbirinde insanlar bulunur. En büyük dünya Han Kurbustan Tengere’dir. Bay-Ülgen bu âlemin yönetimini yardımcılarından olan Mangızın Matmas Burkan adlı ruha vermiştir. Bu dünyanın yerinin adı Altın Telegey’dir. Cehennemi Mangız Toçiri Tamu’dur. Bu tamuyu Matman Kara adlı bir zebani yönetir.

Doksan dokuz âlemin ortancası Ezre Kurbustan Tengere’dir. Ezre Tengere’yi Belgein Keratlu Türün Musıkay Burkan’a verilmiştir. Yerinin adı Altın Şarka’dır. Cehennemi Tüpken Kara Tamu’dur. Bu cehennemi Matman Karakçı yönetir.

Kişioğullarının bulunduğu bizim dünyamız en küçük dünyadır. Adına Kara Tengere Dünyası denilir. Bu dünyayı May-Tere yönetir. Cehenneminin adı Kara Teşâ€™tir. Bu cehennemi Kerey Han yönetir. Bizim dünyamızın üzerinde otuz üç kat gök vardır.

Bay-Ülgen birgün denize bakarken suyun üstünde bir toprak parçasının yüzdüğünü gördü. Toprağın üzeri insan gövdesine benzeyen bir kil tabakası ile kaplıydı. Ülgen “Bu cansız toprak kişi olsun!” diye buyurdu. Toprak kişi oldu. Ülgen ona Erlik adını verdi; olduğu yere bıraktı. Erlik giderek Ülgen’i buldu. Ülgen de onu yanına aldı; kendisine küçük kardeş yaptı. Bir zaman sonra Erlik Ülgen’i kıskandı. Ondan daha güçlü olmak istedi. Ülgen’e imrendi “Ben de onun gibi olmalıyım” diye düşündü. Düşüne düşüne Ülgen’e düşman oldu. Ülgen bunun yerine Mangdaşire’yi yarattı. Sonra da bizim dünyamızda yedi kişi yarattı. Bunların kemikleri kamıştanetleri topraktan oldu. Kulaklarına üfledi can verdi. burunlarına üfledi akıl verdi. En sonra da yine bir kişi yarattı ve May-Tere adını verdi. Ona “Bu insanları sen yönet” diye buyurdu.
Alıntı ile Cevapla

Okunmamış 25 Temmuz 2015, 19:56   #3
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Yanıt: Türk Efsaneleri

Leyla ile Mecnun Efsanesi


Mecnun bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla‘nın annesi öğrenir. Kızının bu durumuna kızan annesi kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leyla‘ yı göremeyince üzüntüden çılgına döner başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

Mecnun‘ un babası oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla‘yı isterse de Mecnun (deli çılgın) oldu diye Leyla’ yı vermezler. Leyla evden kaçarak Mecnun‘ u çölde bulur. Halbuki o çölde âhular ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ’ yı tanımaz. Babası Mecnûn’ u iyileşmesi için Kâbe’ ye yasal kelımeürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

“Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni.”

Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.

Bir zaman sonra âilesi Leylâ’ yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm’ ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

Mecnûn çölde Leylâ‘ nın evlendiğini arkadaşı Zeyd’ den işitince çok üzülür. Leylâ’ ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn’ a anlatır. Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.

Bir müddet sonra Mecnûn‘ un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner. Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak Mecnûn’ u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ’nın maddî varlığını unutmuştur. Leylâ çölde Mecnûn’ u bulduğu hâlde Mecnûn onu tanımaz. Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn Leylâ’ nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar ağlayıp inler;
“Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez.”

Der kabri kucaklayarak ölür. Bir müddet sonra Mecnûn‘ un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca derler ki:

“Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ’ dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular.”

——————

Leyla ile Mecnun’un aşkları bir Arap efsanesine dayanmaktadır. Bu efsanede Mecnun mahlasıyla şiirler söyleyen Kays ibni Mülevvah adlı bir Arap şairiyle Leyli ( Leyla ) adlı bir Arap kızın arasında geçen ve ayrılıkla sona eren bir aşk serüveni anlatılmaktadır.

Söylentiye göre Kays ile Leyla kardeş çocuklarıdır. Küçük yaşta birbirlerini severler. Kays’ın Leyla için söylediği şiirler dillerde dolaşır. Leyla’nın babası adını dillere düşürdüğü için kızının Kays’la evlenmesini önler. Leyla başka biriyle evlendirilir. Kays çöllere düşer. Mecnun (deli ) diye anılmaya başlar. Ayrılık acısına dayanamayan Leyla kederinden ölür. Mecnun bunu duyunca onun mezarının başına koşar ve o da orada can verir. Bu efsane Arap edebiyatında X. yüzyılda çok yaygın bir hale gelmiş Mecnun’a ait olduğu söylenen şiirlerin arasına nesirler de eklenerek hikaye haline getirilmiştir. Bu konu daha sonra Fars ve Türk edebiyatlarında da işlenmiştir.

Bunların arasında en ünlüsü Fuzuli‘nin yapıtıdır ( 1535) Aşağıda okuyacağınız küçük hikaye Fuzuli`nin Leyla vü Mecnun adlı mesnevisinden alınmıştır. Kays bilinen adıyla Mecnun Leyla`nın aşkından kendisinden geçip yarı meczup bir halde çölde giderken namaz kılmakta olan bir dervişin önünden geçer. Derviş hemen namazını selamlayıp Mecnun’a “Namaz kılan birinin önünden geçilmez bunu bilmiyor musun?” diye çıkışır. Mecnun cevap verir “Ben Leyla’nın aşkından öyle bir hale geldim ki senin burada namaz kıldığını görmedim bile sen nasıl bir aşkla namaz kılıyorsun da benim senin önünden geçtiğimi görüyorsun?” Leyla ve Mecnun’un hikayesi Türk Halk edebiyatının da etkilemiş ve Leyla ile Mecnun adıyla bir Karagöz oyunu haline getirilmiştir. Karagöz oyunlarında işlenen Leyla ile Mecnun hikayesi ise şöyle : Oyunun başında Leyla ile Mecnun birbirlerine olan sevgilerini şiirlerle dile getirirler.

Aralarında bir gül ağacı vardır. Zebani gelerek gül ağacını alır ve yerine karaçalı koyar. Karagöz bu karaçalıyı almak isterken zebani Karagöz‘ü kaldırıp baş aşağı kara çalının üzerine atar. Hacıvat gelerek Karagöz’e Leyla ile Mecnun’un hikayesini anlatarak Zebani’nin kara çalıyı onları ayırmak için koyduğunu söyler. Perdeye içinde Leyla’nın babası ve annesinin olduğu bir kervan gelir. Hacıvat onlara bir ev bulur. Daha sonra Mecnun’un babası olan Halepli Haşim gelir. Hacıvat Leyla’nın anne ve babasının olduğu yere ergeç Mecnun’un da geleceğini söyler. Mecnun gelip Leyla’ya olan aşkını Hacıvat’a anlatır ve ondan yardım ister. Bu esnada bir aslan gelip Karagöz’ün köpeğini yutar. Leyla’nın babası kızını Mecnun’a istemeye gelen Hacıvat’ı kovar.

Hacivat Karagöz‘ün ninesi olan Cazu’dan yardım ister. Cazu nine Leyla’nın babasına giderek eğer kızlarını Mecnun’a vermezlerse Leyla’nın öleceğini söyler. Bunun üzerine Leyla’nın babası kızını Mecnun’a vermek için üç şart koşar. Birincisi Mecnun çok sevdiği dişi ahuyu öldürecektir. İkincisi aslan ile boğuşup onu da öldürmesi. Üçüncüsü ise yedi başlı ejderhayı öldürmesi. Karagöz Mecnun’a bir bıçak verir. Mecnun kendi isteğiyle ahuyu öldürür. Daha sonra aslan ile ejderhayı da öldürür ve koşulları yerine getirmiş olur. Zebani iki sevgilinin kavuşmasını engellemek amacıyla araya yine kara çalı koyarsa da Mecnun bıçağı ile karaçalıyı kesip atar. Sevgililer birbirlerine kavuşurlar ve kervanla memleketlerine dönerler…





LEYLA ve MECNUN


Ey Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır
Beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!

Detlilerden yardımını uzak tutma.
Yani beni daha çok belalara müptela eyle!

Ben var oldukça beladan isteğimi uzaklaştırma!
Ben belayı isterim çünkü bela da beni ister.

Sevgi belasıyla ağırbaşlılığımı gevşetme!
Ta ki dostlar beni kınayıp vefasız demesinler!

Gidip geldikçe sevgilimin güzelliğini arttır
Sevgilimin derdine beni daha çok mübtela et.

Ben nerede mevki ve itibar kazanma nerede?
Bana yoksulluk ve yokluk ulaşma kabiliyeti ver

Senden ayrıyken bedenimi öyle zayıf kıl ki
Bahar yeli beni sana kavuştursun.

Fuzûlî’ nin nasibi gibi beni gururlandırıp
Ey Rabbim asla beni bana bağlı kılma!

Sonunda yar ağlayıp inlememize acıdı ve
Bugün hüzünler evimize ayak bastı.

Gözyaşı yağmurum demek öyle tesir etti ki
Gül bahçemizde taze bir gül dalı düşürdü.

Ah ateşinin bizi yaktığı
Ayrılık gecesini aydınlatan meşâ€™ aleden bellidir.

Eğer ağlayan gözümüzde uyku olsaydı
Bu kavuşma uyku halinde görülen bir rüya demek mümkün olurdu.

Gördüğümüz bir hayal mi?
Yoksa sevgilinin yanımıza geleceği aklımıza bile gelmezdi.

Ey can ve gönül! Sevgili misafirimiz oldu!
Neyimiz varsa misafirimizin ayaklarına dökelim.

Ey Fuzûlî! Sevgilinin kasdı canımızı almakmış.
Gel.. Güzel uğruna can vermeyi kendimize bir borç bilelim.

**
Fuzûli’ nin 1535′ te yazdığı
Leylâ ve Mecnûn adlı mesnevîsi
Alıntı ile Cevapla

Okunmamış 25 Temmuz 2015, 19:56   #4
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Yanıt: Türk Efsaneleri

Ferhat ile Şirin Efsanesi


Ferhat nakkaşlık yapan Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Saraylar süsler fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir.

Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya kız kardeşi Şirin için dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir’e suyu getir Şirin’i vereyim” der demesine de suŞahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir.

Ferhat’ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde.


Mehmene Banu bakar ki kız kardeşi elden gidecek sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır. Ferhat’ın dağları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla Şirin’in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat’ın başı döner dünyası yıkılmıştır zaten “ŞİRİN !” seslenişleri yankılanır kayalarda.

Ferhat’ın öldüğünü duyan Şirin koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat’ın yanına.

Su gelmiştir akar bütün coşkusuyla ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş sevenlerin anısına ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. iki sevgiliyi iki gülü ayırmak için.
————–
Doğuda Ferhat dağı batıda Kırklar dağı; ikisinin arasından Yeşilırmak yeşil yeşil süzülür gider. Yamaçlarda Amasya’nın birbirinden güzel evleri.

Buradaki dağa adını veren Ferhat hepinizin bildiği “Ferhat - Şirin” hikayesinin kahramanıdır. Ferhat’ın da bir yüreği vardır. Bu yürek alev alev Şirin için yanmaktadır. Amasya beyinin güzel kızı Şirin onun yüreğini ateşlemiş bu ateş bir yangın olmuş. Gel gör ki beyin bir şartı var kimseler yerine getiremez. Bey demiş bir kere:

- Dağın ötesindeki suyu şehre akıtacak yiğite vereceğim kızım Şirin‘i…

Tek başına koca bir dağ yarılır mı? Yarılır. Ferhat gibi aşık olan yarar bu dağı. Bu aşk dağı da yarar göğü de yere indirir. Almış balyozu eline Ferhat çıkmış Şahinkaya’ya. Vurdukça ferahlamış taşlar bileklerinde erimiş. Kocaman kayalar küçülmüş Yeşilırmak akmış Kaynar Havuz akmış Amasya’ya. Ferhat’ın alın teri gibi akmış sular şehre. Böylece iş bitmiş Şirin’ine kavuşmuş mu? Hayır. Kötülükler onu da bulmuş. Şirin’in öldüğü haberini vermişler suların şehre doğru çağıldadığı gün. Bağrındaki yangının bu sular söndüremez. Atmış havaya elindeki kırk okkalık demir külüngü düşürmüş başı üzerine. Hemen orada can vermiş Ferhat’cık. Bu acıklı olay unutulur mu hiç? Amasyalılar bu dağa Ferhat demiş onun dağ gibi derdiyle dertlenmişler yıllarca.

Bir de efsane anlatırlar bu sular üstüne. Amasya’nın Güllübağlarına akan ırmağın kaynağına azılı bir ejder oturmuş suyu kesmiş bir zamanlar. Bağlar kurumuş şehir susuzluktan kırılmağa başlamış. Amasyalılarbakmışlar olacak gibi değil ejderle de başa çıkmak her babayiğidin işi değil düşünüp taşınmışlar bir çare bulmuşlar. Ejderi çatlatıp öldürmek.

Ertesi gün semizce bir katıra iki çuval tuz yüklemişler sürmüşler ejdere. Azılı ejder bir nefeste katırı sırtındaki çuvallarla birlikte yutuvermiş. Birkaç saat sonra tuzun verdiği hararetle başlamış ırmağın suyunu çekmeğe. Çektikçe şişmiş dağ gibi olmuş. Az sonra da çatlayıp ölmüş. Amasya da bu felaketten böylece kurtulmuş.

Amasya adına gelince Milattan önce Birinci Yüzyılda Amasya’da doğan tanınmış tarih- coğrafya bilgini Stırabon’a göre şehri ilk kuranlar Amazonlar’dır. Amazon kraliçesi Amasis Karadeniz kıyılarından aşağı inmişAmasya’nın bulunduğu yeri beğenerek bir şehir kurmuş adına ” Amasis şehri” demek olan “Amaseia” demişler. Bir söylentiye göre de bir zamanlar buradaki dağlarda elmas madeni işletilirmiş bundan dolayı şehre “Elmasiye” denmiş bu ad zamanla Amasya olmuş. Şehrin adının Amasya’yı fetheden Danişmend Ahmed Gazi’nin karısı “Ümmü Asiye” den geldiğini Ümmü Asiye’nin Amasya’da oturduğunu söyleyenler var. FakatAmasya Danişmend Gazi’nin burayı fethinden önce de “Amasea” adıyla tanınan bilinen bir şehirdir.


Kerem ile Aslı Efsanesi

İranın çok meşhur beldesi İsfahan’da adil iyi yürekli bir padişah yaşardı. Çok zengin rahat yaşayan ama bir türlü evlat saadetini tadamayan bir padişahtı. Ne tesadüftür ki emrinde çalışan bir Keşiş de aynı özlemi duymakda idi. Padişahın aklına bu keşiş gelince padişahın derdine ortak olması için onu emretti. Ve uzun uzun sohbet ettiler. Keşiş padişaha “eğer bir saray yaptırır içini bahçesini süslerseniz bütün zamanınızı burada geçirir acınızı unutursunuz” deyince padişah kısa bir sürede bu planı gerçekleştirdi. Bir gün Keşişin karısı ve hanım sultan saraydaki eğlenceyi ziyarete giderken karşılarına nur yüzlü bir ihtiyar çıkar hanım sultana bir elma Keşişâ€™in karısana bir ayva fidesi verir. Ve bunları ekmelerini ister.

Hanım sultan da Keşişâ€™in karısı da fidanlara kendi elleri ile bakar büyütürler. Ancak iki ağaç da büyüdüklerinde meyve vermezler. Hanım sultan birgün rüyasında yine o nur yüzlü ihtiyarı görür. Ve bu çocuk dileği için yalvarır. Yaşlı adam ona ağacın elma verdiğini bu dileği için bu meyveyi yemesini söyler. Hanım sultan Keşişâ€™in karısına haber verir ve ağaçlarının yanlarına giderler. Hanım sultanın elma ağacı bir elma vermiştir. Ancak Keşişâ€™in karısının ağacında meyve yoktur. Hanım sultan elmasını ortadan ikiye böler ve yarısını Keşişâ€™in karısına verir. Buna karşılık çocukları olduğunda birinin kızı diğerinin oğlu ile evlenecek diye söz verdiler. Ve daha sonra ikisi de hamile kaldı. Padişahın oğlu Keşişâ€™in bir kızı olur. Kızın adı “Kara Sultan” Oğlanın adı “Ahmet Mirza Bey” olur. Fakat ters giden bir şeyler olur. Keşiş bey birgün uyurken izmeye dalar ve “Bu kadar güzel bir kızı nden padişahın oğluna vereyimki?” diye söylenir. Ve bu fikrini karısına açıklar. Karısı ise “Ama Beyim biz hamile kalmadan önce çocuklarımızı birbirleri ile evlendireceğinimize yemin ettik” dedi. Keşiş bunun üzerine etrafa kızının öldüğü haberlerini yayar. Bu haber padişahın kulağına gidince padişah Keşişâ€™i huzuruna çağırır.
Padişah:


“Keşiş bu söylenenler doğru mu?”
Keşiş çaresiz ifadesi vererek;

Maalesef doğru kızım öldü diyerek padişahı kandırır. Daha sonra da kızını ve eşini alan Keşiş Isfahan’a 3 gün uzaklıktaki “Zengi” köyüne yerleşirler. Bu zamanda da padişahın oğlu Mirza Bey 4 yaşına girmiş mektebe başlamıştı. Yanında da Sofi adında çok zeki bir arkadaşı vardı. Seneler sonra Sofi ve Mirza Bey 12–13 yaşlarına basmışlardı. Sofi Mirza Bey’e bir teklifte bulunmuştu;
“Bak Mirza Bey baban çok zengin serveti dünyayı alır! Ama bizde birdaha Genç olmayacağız genç olduk hadi gel avavlayalım” dedi.

Mirza Bey Sofi’nin bu sözleri üzerine avlanmaya yiğitliğe talim etmeye gittiler. Mirza bey bir gece rüyasında “Kara Sultan”ın elinden şerbet içtiğini görür. Kalbi ve yüreği cehennem gibiydi. Daha sonra büyük bir heyecanla uyandı. Yalnız kimin elindne şerbet içtiğini bilmiyordu. Fakat kızın siması aklında kalmıştı.

Bir sabah Mirza Bey babasından izin alarak sofi ile birlikte “Zengi” köyüne gezmeye gittiler. Orada Keşişâ€™in evine misafir oldular ikramlar yediler. Artık mirza Bey hep o taraflara av yapmaya gidiyordu. Birgün kolunda şahini ile yine gelmişti. O gün sarayın camının yanında gergef yapan bir kız gördü. Yanına yaklaştğı dikkatlice baktıktan sonra bu kızın rüyasında gördüğü kız olduğunu anlayınca yanına yaklaştı ve:
Başı yastık göre mi?
Gözü dilber görenin?
Gözüne uyku girer mi?
Zülfüne berdar olanın?

Mirza Bey bunları söyledikten sonra kızı kendine doğru çekti kızı öptü ve:

“Söyle güzel kız sen hangi bahçenin sümbülüsün?”
Deyince kız:
“Isfahanlı babam keşiş idi. Kerem eyle bırak beni! Babam görmesin!
Delikanlı:
“Aslı nedir? Salıvereyim!
Kız:
“Kerem eyle bırak beni!

Ddikten sonra Mirza beyin aklına bir şey geldi. Benim adım Kerem senin adın Aslı olacak bundan böyle birbirimizi böyle çağıracağı! Bunun üzerine keşişin kızı Kerem’e bakarak:

“Kabul ediyorum” dedi. Keremde kızı bıraktı. Daha sonra Aslının işlediği gergefin üzerinde bulunan oyalı tülbenti aldı. Ve sofiyi bularak beraber Isfahan’a döndüler. Eve geldiğinde babası Keremi bitkin gördü ve ona ne olduğunu sordu fakat Kerem’in ağzından tek laf bile alamadı. Padişah birkaç gün sonra Kerem’i tekrar çağırdı ve ona sordu. Kerem’de babasında bir saz istedi. Derdini böyle anlatacaktı. Babası sazı getirdi. Kerem durumunu anlatan bir türkü çaldı;

Keşiş bahçesinde bir güzel gördüm
Aklım başımdan aldı ne çare?
Taramış zülfünü dökmüş yüzüne
Serimi sevdaya çaldı ne çare?

Babası oğlunun dediklerinden hiçbirşey anlamamıştı. Oğluna tam olarak anlayamadığını söyleyince Kerem boynunu bğkerek odadan çıktı. Padişah haftalarca oğlunun derdini anlamak için çare arıyordu ama bulamamıştı. Bunun üzerine padişah birilerini bulup ondan derdini öğrenmesini istedi. Çirkin bir kadın Kerem’i Keşişâ€™in baheçsinde Aslı’ya bakarken görünce hemen padişaha söyledi. Bunu duyan padişah hemen Keşişâ€™i yanına çağırıdı ve nedne yalan söylediğini sordu. Keşişâ€™i kızını vermesi için ikna etti. Bunun üzerine Keşiş padişahtan 5 ay süre istedi. Padişahda “sana 5 ay veririm ama sana yüzük vereceğim onunla kızını oğluma nişanla dedi. Keşiş bunu kabul etti. Bu nişanlanma olaylarını duayn Sofi hemen Kerem’e haber verdi.

Kerem’in günleri sefa ve zevk içinde geçiyordu. Fakat aradan bir süre geçtikten sonra Aslıyı yine özlemeye başladı. Bu durumunu babasına anlattı. Oğlunun bu dert yanışı babasını çok üzmüştü. Padişah Kerem’e: “Oğlum ben Keşişâ€™e 5 ay izin verdim. Süre bugün doluyor” dedi ve düğün hazırlıklarına başlandı. Keşişâ€™de 5 ay dolduğu için “Zengi” köyünden kaçmaya karar verdi. O gün Padişah büük bir kafileyi Aslı’yı alamk için Zengi köyüne gönderdi. Orada da birkaç insan topluluğu kafileye doğru geliyordu. Kerem onlara neler olduğunu sordu. Bunu üzerine ihtiyardan şu yanıtı aldı: “Bizim burada bir Keşiş otururdu onlar gece gittiler. Bizde bir şey olacak herhalde die gidiyoruz” dedi. Kerem ağlamaya başladı. Daha sonra hemen Aslı ile buluştukları bahçeye gider ve oradan geçen bir kızı Aslı’ya benzetir ve türkü söylemeye başlar. Onu duyan kız “Ey âşık! Beni kime benzettin?”

Kerem cevap verir:
“Seni Aslı Han’ıma benzettim” dedi.
Bunun üzerine kız Kerem’e:

“Aslı Hanımanne ve babasıyla birlikte Hoy’a kaçtılar” dedi. Kerem bu sözün üzerine çok sevindi. Ve bir türkü söyledi. Keşişlerin kaçtığı haberi padişahın kulağına gidince kızdı ve Zengi köyüne geldi. Ama onları bulamadı. Hemen Kerem’in yanına gitti ve “Ey oğlum bu halin ne?” diye sordu. Kerem’i alarak Isfahan’a döndü. Kerem babasına Aslı Han’ın arkasından gitmek istediğini söyledi. Babası da engel olmadı. Arkadaşı Sofi ile yola koyuldular ve Zengi köyüne geldiler. Köyde gezinen bir kıza keşişâ€™i soru ve Hoy’a gittiklerini öğrendi. Oradan sonra Hoy’a vardılar. Bir kahvedekilere Keşişâ€™i sordular ve onun birkaç gün önce Suşi’ye gittiklerini öğrendi. Kerem bu şekilde Aslının peşinden gidiyordu. Her gittiği yerde ondan saz çalması isteniyordu. Bu şekilde Suşi’den sonra Gence Revan Acuz Çıldır Şerki Kelbe’ye gittiler. Kelbede de aldıkları üzücü haber onların 3 ay önce Kars’a gitmiş olmalarıydı. Daha sonra Kars’a vardılar ve Keşişâ€™i sordular.

Kahvedekiler ondan bir şarkı söylemesini istedi. Ve bunun sonucunda onların Oltu’ya gittiklerini öğrendiler. Oltudan sonra: Narmana Beyazıt ve Beyat’a gittiğini öğrendi. Beyat’dan aldıkları haberde onların 4 Gün önce Van’a gitmeleriydi İkisi birlikte Van’a giderken yolda 40 haramiler ile karşılaştılar. Haramiler onları aramka istedi. Kerem de “Ağalar ben Acem Şah’ın oğluyum şimdi gurbete düştüm rica etsemde sılaya gitsem?” dedi. Haramiler ona “Ey âşık Allah selamet etsin diyerek yol vermeden önce türkü istediler. Türküyü duyanlar “aferin” dedi Kerem’de Keşişâ€™i sordu ve türkü karşılığında Tiflis’e gittiklerini öğrendi ve yola koyuldu. Tiflis’e geldiler ve kahvedekilerden türkü karşılığında Ahlât’a gittiğiklerini öğrendi. Bu şekilde Nemrut dağını geçerek Ahlât’a geldiler. Oradan Velhasıl dağı Muş ovası Muş Çanlı kiliseyi gezdiler ve aradılar. Çanlı Kiliseden gelin kızlar çıkıyordu. Kerem o kızı Aslı’ya benzetti. Ve yine türkü söyledi saz çaldı. Sonra oradan Malazgirt’i öğrendi. Karşılarına Murat ırmağı çıktı. Irmak çok delicoş akıyordu. Kerem’in türküsü ile yavaşladı ve geçtiler. Oradan Malazgirt’e geldiler. Kahvede saz çalanlar vadı. Beraber saz çaldılar. Kerem’i çok alkışladılar. Neyse oradan Pasin ovası Uzun Ahmed Hasan Kalesi Çoban köprüsünü gezdiler. Orada dalgacı bir adam vardı. “Ben Keşişâ€™im” diye dalga geçiyordu. Kerem’i görünce bu dalgacı bir tabuta girdi. Kerem’e adam öldü namazını kılalım diye şaka yaptılar. Kerem adamın öldüğüne inandı. Aslında şaka idi. Namazdan sonra şaka olduğunu söylemek için tabudu açtılar ve adamı ölü buldular. Cenab-ı Hak dalgasının cezasını vermişti.


Neyse Kerem ve Sofi yollarına devam ettiler. Gümüşlü Kümbet Hadım Pınar geçildi. Orada Kerem giysi yıkayan kızlar gördü ve Aslı’dan kalan tülbenti çıkartarak yıkaması için onlara verdi. Daha sonra da Laleli Dağına çıktılar. Hava çok bozmuştu. Fırtınalar koptu 3 gün 3 gece orada kaldılar. Üçüncü gecede nur yüzlü bir adam geldi. Ve onları atının arkasına alarak onları bir çırpıda Erzurum’a götürdü. Meğer o adam Hızır Aleyhisselam imiş. Orada bir konakta kaldılar. İkramlar gördüler. Kerem sazı eline alarak türkü söyledi. Sonra ağlamaya başladı. Sofi’ye neden ağladığını sordular. Sofi anlattı. Sabaha Yola çıktılar. Gezerlerken bir hamam gördüler. Cafer Ağa hamamı imiş. Oradan çıkan kadınların arasında Aslı’yı gördü ve hemen türkü söylemey başladı. Bunu duyan Aslı Kerem’i gördü ve Hemen eve koştu anasına haber verdi. Anası Keşişâ€™e haber verince yola çıktılar. Kerem ağlamaya başladı. Sonra sokaktaki çocuklara Keşişâ€™i sordular ve Mancunlar mahallesine giderlerken yol 3’e ayrıldı. Ortadan girdiler. Günlerce yol gittiler. Eşen Kalesine vardılar. Khevde oturdular. Oradan sonra Vabrik Tercan Çinci beli Erzincan aşıldı. Kerem Erzincan’lılardan Keşişâ€™in Sarılar’a gittiğini öğrendi. Yolları bir geldi. Nuh Aleyhisselam’ın Nuh gemisinin oturduğu yere geldiler. Yerde bir kuru kafa gören Kerem kuru kafa ile konuşmaya başladı. Sofi şaşkınca Kerem’i izliyordu. Neyse sonra Eşkat’a vardılar Engürü’ye gittiler. Kerem bir mezarlıkda ağlayan kız gördü. Kızla konuştu. Ölenin sevgilisi olduğunu anladı. Yola koyuldular. Kahveye geldi. Türkü söyledi. Sonra Ayaşâ€™a gittiler. Yol viran olmuştu. Kerem viran olmuş yolla söyleşti. Sofi adeta olanlara şaşıyordu. Ayaşlılar Keşişâ€™in Zile’ye gittiğini söyledi. Tekrar yollara düştüler…

Yeniden yollara düştükten sonra Kızılırmak’a vardılar. Nehir delicoş akıyordu. Ama Kerem’in türküsü ile duruldu. Onlarda geçtiler. Zile’ye vardılar. Hanın sahibi onları içeri almadı gitti. Onlarda kapıyı kırdı. Kapıyı yakarak ısındılar. Sonra Sivas’a gittiler. Oradan da doğruca Kayseri’ye vardılar. Kerem bir cenaze gördü ve türkü söyledi. Bunu Duyan imam Kerem’e çok kızdı. Neyse onlarda oradan Keşişâ€™in kaldığı eve geldiler. Aslı bahçede geziyordu. Kerem hemen yanına gitti. Kendini tanıtmadı ve “ben dişçi kadına gelmiştim dedi” Aslı onu içeri aldı. Anasına söyledi ve Kerem Aslı’nın dizine yatarak ağzını açtı. Anası sordu “Hangi dişin?” Kerem gösterdi fakat o diş değildi. Öyle böyle bütün dişlerini çektirdi. Ağzı kan dolmuştuç Cebinden Aslı’dan kalan eşarbı çıkartarak ağzına tuttu. Tülbenti tanıyan Aslı “Bu Kerem!” dire bağırdı. Anası hemen Keşişâ€™e haber vermeye gitti. Kerem o an hemen türkü söylemeye başladı ve sazdan başını kaldırınca Aslı’nın onu dinlediğini gördü. Aslı onu hemen dışarı çıkartmaya çalışırken Kerem’in ayağı kapıya sıkıştı ve kanamaya başladı. O sırada Kerem Tanrıya “Ey rabbim şu kızı bana âşık et” dedi. Tam o sırada isteği kabul olundu. Aslı kapıyı açıp hemen Kerem’e sarıldı. Aslı Kerem’e:

“Hadi git buradan babam gelirse seni öldürdür gece gel beni al!” Kerem oradan çıkıp kahveye gider. Gece olunca Aslının evine gider. Saz çalmaya başlar. Babası onu duyar ve yanında ki adamlarla Kerem’i yakalamak isterler. Kerem kaçıp gizlernir. Sonra tekrar pencereye çıkar. Tekrar çağırırken onu tutuklarlar. Hapse atarlar. Kerem’in aklı başından gitti. Dili tutuldu. Kadıyı müftüyü çağırdılar. “Baksanıza Keşişâ€™in evine bir adam girmiş öldürelim mi?” Müftü izin vermedi. Sonra Kerem’in dili açıldı. Türkü söylemeye başladı. Kerem’in dilinin açıldığını beye haber verirler. Bey Kerem’i yanına çağırır. Kerem başlar türkü söylemeye. Bey kızmaya başlar. Kerem onu dinlemeden tekrar söyler. Bey yine kızar. Amire dönüp idam fetvasını ister.

Hâkim izin veremem bunların Aslı var dedi ve yerinden kalkıp Harem’ine geçti. Meğer beyin Hasene adında kız kardeşi varmış. Beyin halini görünce halini sordu. O da Kerem’i öldürmesini istedi. Karşılığında 15 kese altın verecekti. Çünkü kadı müftü öldürülmesine izin vermiyordu. Hasene bunu kabul etti. O sırada da Kadı Kerem’ döndü. “Bak oğlum buradan kaç sana zulm edip öldürecekler” Kerem bu sözleri duymadı bile ve saz çalmaya başladı. Hâkim Kerem’e sordu: “Oğlum senin bu kızla alakan var mı? Nişanlı mısınız?” dedi. Eğer nişanlı değilseniz 2 şahit bul seni şu Aslı ile nişanlayalım” dedi. Kerem hemen Sofi’yi çağırdı. Hâkim mesele’yi sofi’ye sordu. Sofi’de anlattı. O sıralarda da Hasene Hanım 40 tane gülcülerden kız alıp her birine kıyafet giydirdi. Sonra onları büyük bir bahçeye soktu. Ve Kerem’i çağırdı. Kerem içlerinden Aslı’yı görünce gözünü ondan ayırmadı. Zaten başka bir kıza baksaydı Hasene Hanım onu öldürecekti. Kerem gözünü ondan ayırmayınca o da Kerem’in gerçekten Hak aşığı olduğunu anladı. Hasene Hanım bu aşkı anlayınca Aslı’yı ondan sakladılar. Hasene Hanım Kerem’den türkü söylemesini istedi. Kerem hep Aslı’ya hitap eden türküler söylüyordu. Hasene Hanım kızdı ve kendisine hitap eden bir türkü söylemesini istedi. Kerem yine Aslı’ya söyledi. Bu sefer Hasene Hanım sordu:

“Kerem ben ne derim sen ne dersin? Sana hemen Aslı’yı alıvereyim” dedi. Kerem:
“Ya Rab sana şükürler olsun” dedi. Hasene hanım bu türkülerden onun gerçek bir âşık olduğunu anladı. Ve:
“Senin gerçekten âşık olduğunun isbatı var mı?” dedi. Kerem’de:
“Bak ben bir türkü söyleyeyim eğer Aslı’nın her yönünden söz etmezsem beni öldür” dedi. Ve türküsüne başladı:
Bir hali diyor merde mert cengi
Bir hali dövüyor cümle frengi
Bir hali bozulmaz hiç onun rengi
Bir şulesi halka yetişir…

Hasene Hanım baktı ki bu türkü tam Aslı’yı anlatır hemen herşeyi beye anlatır:
“Bu kızı Kerem’e verelim eğer vermezsek Kerem’in ahı bizi yakar”
Bey bu sözleri duyunca hemen Keşişâ€™in yanına gider ve:
“Kızını Kerem’e ver eğer vermezsen seni öldürürüm” dedi.

Bu olanları Keşiş karısına anlattı. Ve o gece Kayseri’den kaçtılar. Sabah onları bulamadılar. Bir kişi onların Tekke’ye doğru gittiğini söyledi. Kerem çok üzüldü ve beyin ayağına kapanarak; “Aman beyim ben böyle olacağını bilirdim. Allahaısmarladık” diyerek yola koyuldular. Tekke’ye ulaştılar. Oradan Karapınar’a geçtiler. Sonra Haleb yoluna düştüler. Keşişâ€™de Haleb’de ermeni evine girdi. Halebli ermeni onun başka biri olduğunu anladı. Ermeni Keşişâ€™e burad ne aradığını sordu. Keşiş başından geçen herşeyi anlattı. Halebli Ermeni de: “O halde Kerem buraya gelmeden kızını evlendir” Bu sırada da Aslı Han babasına feryad ediyordu. Kerem ve Sofi’de Haleb’e geldiler. Burada Kerem hanın sahibi Külhan Beyine başından geçenleri anlattı. Külhanbeyi Kerem’i Aslı’ya alacağına söz verdi. Bir koca karı tuttu. Onu Aslı Han’ın yanına gönderdi. Koca karı Aslı Han’a: “Kerem’in yanına gitmek ister misin?” deyince Aslı hemen kalktı. Külhanbey’de Kerem’e haber verdi. Koca Karı’da Aslı Han’a:

“Git anandan Haleb’i gezeceğiz diye izin al” dedi. Anası da “tamam ama sakın geç kalma” dedi. Sonra Külhanbeyi Kerem’i Aslı ile buluşacağı Kümbet’e götürdü. Orada Kerem’i gören Haleb paşası onu zindana attırdı. Kerem’i zindan’a türkü söylerken duyan paşa ona kendini tanıttı ve Aslı Han’a şu anda düğün yapıldığını söyledi. Kerem’de: “Bana güzel bir at silah ve hizmetkâr ver Aslı kiliseden çıkarken beni görsün” dedi. Paşa isteklerini yaptı. Ertesi gün Kerem kilisenin oraya gitti. Paşa arkadan adamlar gönderdi. Kerem Aslı’yı görünce türkü söylemeye başladı. Onu gören Aslı hemen yolunu değiştirdi. Sonra adamlar kızı hemen örtüp konağa getirdiler. Keşişâ€™in dostları Keşişâ€™e haber verince Kerem’den kurtuluş olmadığını anladı. Keşişâ€™in aklına bir fikir geldi. Kızını Kerem’e vereceğini fakat ilk gecelerinin elbisesini kendisi dikeceğini söyledi. Kerem ve Aslı çok sevindi. Keşiş evde sihirli büyülü bir fistan dikti. Kerem yanına gelince fistanın düğmelerini elleri ile çözecekti. Neyse 40 gün 40 gece düğün yaptılar. Sonra Aslı ile Kerem evlerine gittiler. O gece Kerem namazını kıldıktan sonra Aslı fistanını giydi ve Kerem’in yanına geldi. Kerem’den bu düğmeleri çözmesini istedi.

Kerem tam söktü 2 tanesi kaldı ki düğmeler tekrar kapandı. Kerem elleri ile tekrar denedi. Sürekli kapanıyordu düğmeler. Artık uğraşmaktan tan yeri ağarmıştı. Kerem düğmeleri nasıl çözeceğini düşünüyordu. Tekrar denerken en sonunda kocaman bir “Ah” çekti. Ve Kerem’in ağzından çıkan ateş ile birden bire Kerem cayır cayır yanmaya başladı. Külleri yere döküldü. Aslı ağlamaya başladı. Ve hemen annesine haber verdi. Annesi de kızım bu senin sevinecek günündür deyince Aslı annesine Kerem’in küllerini gösterdi. Annesi de çok şaşırdı. Sonra Paşa Aslı Han’ı sorguya çekti. Olayların Keşişâ€™in yaptığı anlaşıldı. Keşiş öldürüldü. Aslı 40 gün Kerem’in küllerinin başında bekledi. Sonra saçlarını süpürge ederek silerken küllerin içinde kalan ateş ile Aslı’da kül oldu. İkisinin külleri birbirine karıştı. Bunu görenler Paşa’ya haber verdiler. Paşa’da Aslı’nın annesini türlü eziyetlerle öldürdü. Daha sonra ki günde Sofi’ye düğün yaptılar. 40 gün 40 gece düğün oldu. Aslı ve Kerem dünyada kavuşamadılar ama şu an cennete düğünleri olsa gerek…
Alıntı ile Cevapla

Okunmamış 25 Temmuz 2015, 19:57   #5
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Yanıt: Türk Efsaneleri

Kız Kulesi Efsanesi

Kızkulesi Adası Kubadabad Saltanat Kentinin haremliğiymiş. Ada da çevresi sularla çevrili bir kale ile birbirinden güzel köşklerin ortasında yüksek bir kule varmış.

İşte bu kölede cariyeleri ile birlikte Selçuklu Sultanının güzeller güzeli biricik kızı yaşarmış .

Sultan düşünde (başka bir rivayete göre falında) sevgili kızının yılan sokması sonucu öleceğini görmüş. Yaptırdığı ve Kaleye ve içinde kuleye kızını bunun için kapatmış. Öyle ki kuleye yılan girmesinde diye beton borularla Anasmaslar’dan Adaya su ve süt akıtılmış. (Anılan iki sıra beton boruların kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.)

Böylece yıllar yılları kovalamış ve günlerden bir gün güzel Sultan ateşlere düşüp hastalanmış. Ülkenin en ünlü hekimleri zor bulmuşlar devasını. Sevgili Sultan yeniden sağlığına mutluluğuna kavuşmuş. İyileşmesini kutlamak için armağanlar yağmaya başlamış kuleye. Yaşlı bir köylü kadında bir sepet üzüm getirmiş. Meğer üzümlerin içinde bir küçük yılan varmış.

Yılan o gece uykuya dalan güzel Sultanı sokup öldürmüş.



Balıkesir Efsanesi


Tarihçilere göre Balıkesir adı Bizans imparatoru Hadrianus’un av partilerinde kullanmak için yaptırdığı Paleo Kastro (Eski Hisar) sözcüğünden kaynaklanmaktadır. Tarihî bir gerçekliği de bulunan bu ad daha sonra halk etimolojisi sayesinde değişik rivayet ve yorumlara da konu teşkil etmiştir. Biz bu rivayetlerden birkaçını kısaca anlatmak istiyoruz.

Balıkesir adı daha çok bal balık kesir ve hisar kelimeleri üzerinde yapılan oynamalarla izah edilmektedir. Bir rivayete göre Balıkesir’in adı eskiden Balık Hisar şeklindeymiş. Buradaki balık sözü Eski Türkçe‘de şehir kale veya saray anlamı taşımaktaymış. Kale Şehri anlamını veren bu rivayete göre bu ad XI. yüzyıldan sonra kullanılmaz olmuştur. Gerçekten de Orta Asya’da Beşbalık gibi bazı Uygur devrine ait yer isimlerinde balık kelimesinin şehir anlamında kullanıldığı dikkati çekmektedir.
Diğer bir rivayete göre ise Balıkesir adı balı kesir yani balı çok bol anlamındaki söz grubundan gelmektedir. Buna göre Balıkesir’in balının bol ve lezzetli oluşu bu adı almasına sebep olmuştur.

Başka bir rivayet ise Balıkesir’in ilk kurulduğu yıllarda buraya gelen bir yabancının iyi muamele görmemesi üzerine balı keser yani hatır gönül tanımaz adını verdiği şeklindedir. Buna göre bal Arapça’da hatır gönül anlamını taşımaktadır.

Bunların dışında bölgede bir süre hakim olan İran hükümdarı Balı Kisra veya civardaki Yılanlı Dağ’ın eski adı olan Balcea ya da Pelecas’ın Balıkesir adının ilk şekli olduğu ileri sürülmektedir. Fakat bunlar uzak ihtimaller olarak değerlendirilmektedir.

Bütün bu rivayetler içinde en mantıklı olan buraya yerleşen Türk oymaklarının Orta Asya hatıralarını canlı tutmak için koymuş olabilecekleri Balık Hisar adıdır.
İlimizin Balıkesir dışında tarihte daha çok anılan bir adı daha vardır. Bu ad yörede bir süre hakim olan Karesioğulları Beyliği’nin kurucusu Karasi Bey’den kaynaklanan Karesi adıdır. İlimiz gerek beylik gerekse Osmanlı sancaklığı döneminde daha çok bu adla anılmıştır. Bir rivayete göre de Karesi beyinin oturduğu kaleye Beylik Hisar adı verildiği için bu ad değişerek bugünkü Balıkesir şeklini almış olduğu söylenir.


Sarıkız Efsanesi


Marmara ve Ege bölgelerini birbirinden ayıran ve genç dağlar grubuna giren Kazdağları’nın en yüksek tepesine Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepenin adı hakkında pek çok efsane anlatılmaktadır.

Çok eski zamanlarda Güre köyünde çok güzel bir kız varmış. Bu kızı köyün bütün gençleri sever ve evlenmek isterlermiş. Adı Sarıkız olan bu güzel kızın babası ise bin bir zahmetle büyüttüğü kızını talip olan gençlerin hiç birine vermezmiş. Bunun üzerine gençler Sarıkız’a iftira etmişler. Köylüler de Sarıkız’ın babasına giderek:

“Kızın kötü yola saptı. Ya kızını öldürürsün ya da buralardan çekip gidersin” demişler.

Düşünüp taşınan baba kızını öldürmeye kıyamaz; ancak köylülerin yüzüne bakabilmek için Sarıkız’ı gözden uzak tutmak gerektiğini düşünür.

Kızını yanına alan baba Kazdağı’nın zirvesine çıkar ve güttükleri kazlarla birlikte kızını bırakıp geri döner. “Kurt kuş yerse de gözüm görmesin yaşarsa da herkesten gizli yaşasın” demiş.

Kazdağı’nda kalan Sarıkız ölmemiş ve kazlarını gütmeye devam etmiş. Hatta yolunu izini kaybedenlere yardımcı olmuş. Bu durum kısa zamanda babasının kulağına gitmiş.

Kızının ölmediğini öğrenen baba Kazdağı’na kızının yanına çıkmış. Dağda kaz çobanlığı yapan Sarıkız babasını görünce sevinmiş ona yemek ikram etmiş. Yemek sırasında babası kızından su istemiş. Sarıkız elini uzatarak kilometrelerce aşağıdaki Güre çayından su alarak babasına vermiş. Babası kızının ermiş olduğunu görünce pek sevinmiş.

Sarıkız‘ın öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu yere Sarıkız Tepesi babasının öldüğü yere ise Babatepe veya Kartaltepe adı verilmektedir.
Kültürümüzün en renkli kaynaklarından olan efsanelerimiz unutulmamak için çoğu zaman bir maddi ize veya mekana bağlanır. Sarıkız efsaneleri de böyledir. Kaz dağlarının zirvesindeki Sarıkız Tepesi ve bu tepenin üzerindeki kabir Sarıkız efsanelerinin günümüze kadar ulaşan izleridir. Şimdi anlatacağımız efsane ise farklı bir Sarıkız efsanesi olarak dikkati çekmektedir. Ancak bağlı bulunduğu iz yine aynıdır.

Delikanlının biri güzeller güzeli bir kıza aşık olmuş. Kız evlenme şartı olarak delikanlıdan gücünü ispatlamasını istemiş. Bu şarta göre delikanlı sırtına yüklenen tuz çuvallarını taşımak zorundadır. Delikanlının sırtına tuz çuvalları yüklenmiş. Yamaçtan tırmanırken çuvallar dengesini kaybetmiş ve delikanlı yuvarlanarak göle düşmüş. Tuzlar ıslandıkça çuvallar ağırlaşmış ve delikanlıyı suyun derinliklerine çekmiş. Köy halkıbu acıya sebebiyet verdiği için kıza öfkelenmişler. Ona yumurtalar atmışlar. Sarı Kız adı da buradan kalmış.

Öfkeleri yatışmayan köylüler babasına giderek kızını şikayet etmişler ve onu yok etmesini istemişler. Babası yumurtalara bulanmış kızını alıp tepeye çıkmış. Kızını öldürmeden önce abdest alıp namaz kılmak isteyen baba kızından su bulmasını istemiş. Kız delikanlının boğulduğu gölün suyundan getirmiş. Su tuzlu olduğu için babası yeniden tatlı su bulup getirmesini istemiş. Bunun üzerine kız ayağını yere vurmuş o anda yerden bir kaynak suyu fışkırmaya başlamış. Durumu gören babası kızının ermiş olduğunu anlamış ve onu öldürmekten vazgeçmiş. Kimsenin zararı dokunmasın diye de suyun etrafını taş duvarla çevirmiş.

Kaz dağlarının zirvesindeki bu kaynak bugün hala yörede şifalı olarak bilinmektedir. Ayrıca hem Sarıkız’ın hem de babasının öldükleri yerler kutsal sayılmaktadır. Babasının öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu kabul edilen yere Kartaltepe veya Babatepe; Sarıkız’ın kabrinin olduğu tepeye ise Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepelerin ermiş bir kız ile babasına izafe edilmesi ise elbetteki eski Türk inanışlarındaki dağ kültünün bir yansımasıdır.

Kazdağı’nın zirvesinde bulunan Sarıkız’ın kabri bugün de yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Her yıl 14-16 Temmuz tarihleri arasında Akçay’da yapılan Zeytin Festivali’nde Sarıkız da temsil edilmektedir. Ayrıca Sarıkız’ın kabri başında herkesin dileğini yazabildiği büyük bir dilek defteri bulunmaktadır.
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
efsaneleri, turk

Seçenekler
Stil


Saat: 11:17

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,