ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgimiz Eğitim Bölümü > Türkçemiz Ve Diğer Dersler > Türkçe - Edebiyat


Yoğunlama


Yoğunlama

Türkçemiz Ve Diğer Dersler Kategorisinde ve Türkçe - Edebiyat Forumunda Bulunan Yoğunlama Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Yoğunlama Türk Dili Dergisinin Mayıs - Haziran 2008 sayısında çıkan yazımın başlığı Yeğnileme idi. Bu sözcüğün karşıt anlamlısı olarak da ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 03 Ağustos 2015, 11:30   #1
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Yoğunlama

Yoğunlama

Türk Dili Dergisinin Mayıs - Haziran 2008 sayısında çıkan yazımın başlığı Yeğnileme idi. Bu sözcüğün karşıt anlamlısı olarak da yoğunlama önerilebilir. Ağır kaçacak bir kavramı yumuşatmaya yönelik dil öğeleriyle anlatma yordamına yeğnileme dersek, yoğunlama'ya da, tam tersine, olağan bir kavramı çarpıcı kılmaya, yani ağırlaştırmaya yönelik bir değişmece olarak düşünebiliriz. Örneğin eleştiri yerine linç ya da yargısız infaz, laiklik yerine allahsızlık, vb. denilmesi bu anlamda bir 'yoğunlama'dır.

Yoğunlama'nın Fransızca karşılığı hyperbole, yani bizde yalnızca geometrideki anlamıyla bilinen hiperbol... Tahsin Saraç, Fransızca -Türkçe sözlüğünde bir değişmece türü olarak hyperbole'ün karşılığına abartma demiş. Ama bu sözcük, başka bağlamlarda da kullanılabilen sıradan bir dil göstergesi sayılacağından, yogunlama bir terim niteliğine daha uygun görünüyor. Kaldı ki bir fizik terimi olarak yoğunlamii diye bir sözcük de var. Meydan Larousse onu yoğunlaşmak eyleminden türetilmiş “yeni” bir sözcük olarak sunuyor ve tanımı için anlamdaşı saydığı yoğunlaşma'ya gönderiyor; bir fizik terimi olarak anlamını "Bir buharın sıvı ya da katı hale gelmesi" biçiminde tanımlıyor, "Yoğunlaşma, buharın sıkıştırılması veya soğutulmasıyle sağlanır" diye de bir örnek veriyor. Aynı kavram imgesi soyut olgulara da uygulanabilir.

Kaçamak anlatımlar:

Mümtaz Soysal 21 Haziran 2008 günlü Cumhuriyetteki AÇI köşesinde "Yatırımlar" başlıklı yazısına şöyle başlıyordu: "Ekonomi biliminin hiçbir kavramı 'yatırım' kavramının bugünkü Türk toplumunda çarpıtıldığı kadar çarpıtılmamıştır. / Kitaplar, ekonomik ya da ticari kuruluşların üretim gücünü ya da hizmet düzeyini arttırmak amacıyla o kuruluşlardaki aktif değerlere ekleme yapmak, para yatırmak diye tanımlar yatırımı. Şeker üretimini arttırmak ya da demiryolu şebekesini uzatmak için para ayırıp onu bu amaçlar için kullanmaktaysanız yatırım yapıyorsunuzdur."iii Kurumsal, toplumsal ve sürekli olmaktan çok, bireysel ve fırsatçı bir etkinlik biçiminde kavranan sözde yatırım anlayışına bildiğimiz örnekleri sıraladıktan sonra, yazısını şu gözlemle sürdürüyor Soysal: "Geçenlerde, bir çeşit 'yatırımcılık' yapan kuruluşlardan birinin uzmanı, bir toplantıda konuşurken gurur verici bir şey anlatırmış gibi, 'Yüz milyon yatırmak üzere İstanbul'a getirdiğim bir Yunan yatırımcı parasını dört yıl içinde dört milyara çıkararak gitti diyerek ülke ekonomisine katkısıyla övünmekteydi". Ve şu soruyla bitiriyordu yazısını: "Ülkenin üretim kapasitesine para yatırmayana yatırımcı denir mi?"

Soysal'ın bu açıklamasından anlaşıldığı gibi, yatırım, toplum adına ileriye yönelik değerler yaratma yönünde para yatırma olayıdır; Kişisel değil, toplumsaldır. Oysa gerçek yatırımların durduğu ülkemizde, olabildikçe kısa sürede olabildikçe daha çok para kazanma uyanıklığına yatırım deniliyor. Bu anlamda kullanılan yatırım sözcüğü tam anlamında bir yogunlama örneğidir. Tersi de şu: Birisinin bir gecede elde ettiği birkaç milyonu anlatmak için kullanılan "ekmek parası" ya da "çoluk çocuğun nafakası" deyimleri birer yeğnileme'dir.

Burada amacım ekonomik eleştiriden çok, bir başka değişmece türüne, yani iki karşıt kavramın ikincisine ilgiyi çekmektir. Ayrıca yeğnilemeve yoğunlama arasındaki eytişimsel (diyalektik) ilişkiyi de vurgulamak istedim.

Sözcük üretirken:
Tutucu kesimler, dili kendi doğası içinde değişen canlı yaratıklara benzeterek, onun "insan eliyle" değiştirilmesine hep karşı çıkmışlardır. Bu tür elatmaları yalnızca dilin özüne aykırı bulmakla kalmazlar, ayrıca dilimizin tanınmaz duruma getirilmesi sonucunda geçmişimizden koparıldığımızı öne sürerler. Uğraş alanım gereği, hep şu tür sorularla karşılaşmışımdır: "Fransızlar yüzyıllar öncesinin Fransızcasını anlıyorken, biz neden Tanzimat döneminin ve Cumhuriyet'in ilk yıllarının Türkçesini anlayamıyoruz?" Mantıklı gibi görünen böyle bir soru bir bilgisizliğin ve saplantının ürünüdür. Gerçek şudur: Fransızlar Fransızcayı özellikle kilise Latincesinden arındırmak için daha 16. yüzyıldan (Rönesans ve Reform döneminden) başlayarak çalışmalara koyulmuşlardır. Bunu yaparken özellikle yeni sözcükler üretme yoluna başvurmuşlardır. Öyle ki bugün kullanılan Fransızca sözcüklerin yarıdan fazlası, daha o dönemlerde "insan eliyle üretilmiş sözcüklerdir (yani "mots savants" dedikleri dil öğeleri). Yüzyıllar öncesinden kendi özüne kavuşmuş bir ulusal dilde niçin kopukluk olsun ki! Onlar, kendi ulusal değerlerinden değil. Ortaçağ karanlığından kopmuşlardır.

Tutar ya da tutmaz, ben de elden geldiğince, genelde dilin, özelde de Türkçenin ilkelerine uygun olarak dilimizin özleşmesine ve yeni sözcükler ya da terimler kazanmasına katkı sağlamaya çalışmışımdır. Ama hiçbir dilde tam bir kurallılığa ulaşılamayacağını da göz önünde tutmak gerek. Önerilen sözcükler için "o olur, bu olmaz" türünden tartışmalar da yönlendirici olabiliyor. Daha da önemlisi, o sözcüklerin dil topluluğunca onaylanmasıdır.

Bütün bu engelleyici koşullara karşın, yeni sözcüklerin bir dilde tutunma olasılığı, hiç kuşkusuz, o dilin iç işlencesiyle (mekanizmasıyla) yakından ilgilidir. Dil öğelerinin, özellikle de sözcüklerin sınırsız denilebilecek çokluğu karşısında, nasıl oluyor da o dili kullananlar önemli bir bellek sorunu yaşamıyor ya da en azından kendi dağarcığındaki yüzlerce, kimileyin binlerce sözcüğü anımsayıp kullanabiliyor, başkaları kullandığında onları hemen tanıyıp anlamlarını çözebiliyor? Bunu sağlayan şey, dil öğelerinin niceliği değil, yapılaşma ya da biçimleşme örnekçelerinin (modellerinin) az sayıda ve olabildikçe dizgeli olmasıdır: Benzer biçimlerin benzer anlam ya da işlev taşıması yani. Örneğin sözcükleri oluşturan kök ve eklerin sayısı ile bunların türev ilişkileri sınırlı, buna karşılık bileşim olasılıkları sınırsızdır. Bu açıdan, biçimsel ya da yapısal örnekseme bir dilin sorun yaratmayacak yeni sözcükler üretilmesinde önemli bir yer tutar. Sözgelimi savaşkan sözcüğü örneksenerek çatışkan üretilse, yeniliği açısından insanları duraksatabilir, ama bir anlam sorunu yaratmaz.
Ne var ki dil hep aynı kurallılıkla işlemez. Bunu, bir yabancı dille karşılaşanlar daha kolay ayrımsar: Dilin temel ilkesinde sözcükler arasındaki türev ilişkileri "kurallı" olduğunda o dili öğrenmek daha kolay gelir insana: Eylem ya da ad çekimleri, eylemden başka sözcük türleri (ad, sıfat, belirteç, vb), addan eylem, vb. türetme kuralları... Kuralsız olanlarsa, o dili konuşan toplulukça kullanıla kullanıla anımsanabilir bir değer kazanmışlardır. Ama zaman zaman o topluluk bireylerini de zorlayan dil pürüzleridir bunlar. Bir dilde tam kurallılık, belki de hiçbir zaman ulaşılamayacak ülküsel bir niteliktir. Diyeceğim, hiç değilse yeni sözcükler üretirken dilin bu sorunsalı göz önünde tutulabilir.

Kimileyin kuralların işlemez duruma geldiği de olur. Örneğin bu yazının başlığını oluşturan yoğunlama sözcüğü yerine, yeğnileme'nin kökü ve türeme biçimi örneksenerek, yeğinleme de denilebilirdi, çünkü her biri, ötekinin karşıtı bir kökten (birincisi yeğni'den, ikincisi yeğin'den) türetilmiş olurdu. Ancak bu ikinci önerinin bir sakıncası var: yeğnileme ile yeğinleme'nin birbirine aşırı benzemesi ve birbiriyle karıştırılma olasılığı var. Dil topluluğunun onaylayıp onaylamaması bir yana, dilin işleyiş düzeneği de bu ölçüde ayrımlama güçlüğü içeren benzerlikleri dışlamaya yöneliktir. Çünkü dilin varsıllaşmasında önemli bir yer tutan örnekseme, sessel değil, türevsel benzeşimle ilgilidir.

Sonuçta, abartmaya dayalı değişmece türünü anlatmak için duygum yeğinleme'den, ama mantığım, yoğunlama'dan yana. Hiç değilse dar alanda kullanılacak bir terim olarak...



* Prof. Dr. Mehmet Yalçın

ii Aynı değişmeceyle yakın anlamda yoğunlam terimi de kullanılabilir, ama yoğun/amayla eşdeğeri) olarak değil: çünkü birincisi durmuş oturmuş bir olguyu, ikincisi bir eylem adını belirtir Eylem kökenli bu tür sözcük biçimleri arasındaki ayrımları daha önce Türk Dili Dergisi'nde, "Sözce, sözceleme ya da başka şeyler" başlıklı yazıda belirtmeye çatışmıştım (TDD, Eylül -Ekim 2002)

iii Daha tümü kapsayıcı bir tanım yapılabilir belki: örneğin, yalnızca bir demiryolu şebekesini uzatmak değil, sıfırdan başlayarak bir demiryolu şebekesi kurmak için para ayrılmasına da yatırım denilebilir diye düşünüyordum.
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
yogunlama

Seçenekler
Stil


Saat: 20:54

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,