ForumSevgisi.Com

  ForumSevgisi.Com > ForumSevgimiz Eğitim Bölümü > Türkçemiz Ve Diğer Dersler > Türkçe - Edebiyat


Mektuptan Şiire, Şiirden Denemeye


Mektuptan Şiire, Şiirden Denemeye

Türkçemiz Ve Diğer Dersler Kategorisinde ve Türkçe - Edebiyat Forumunda Bulunan Mektuptan Şiire, Şiirden Denemeye Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Mektuptan Şiire, Şiirden Denemeye Mektuptan Şiire, Şiirden Denemeye (Anadili ile düşünüş dizgesi edinmek üstüne) Doğduğum köyden, Köy Enstitüsüne gitmek için, ...

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
LinkBack Seçenekler Stil

Okunmamış 03 Ağustos 2015, 11:33   #1
Durumu:
Çevrimdışı
ForumSevgisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
none
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2015
Mesajlar: 8.944
Konular: 8563
Beğenilen: 0
Beğendiği: 0
www.forumsevgisi.com
Standart Mektuptan Şiire, Şiirden Denemeye

Mektuptan Şiire, Şiirden Denemeye

Mektuptan Şiire, Şiirden Denemeye


(Anadili ile düşünüş dizgesi edinmek üstüne)




Doğduğum köyden, Köy Enstitüsüne gitmek için, 67 yıl önce ayrıldım. Nüfus kaydım orada. Her gidişimde içimde bir şeyler kopuyor: 29 Ekimlerde, çevre köylerle birlikte yapılan görkemli törenler yok. Köyün, yarısından çoğu, iş kulu olmak için, dünyanın dört bucağına savrulmuş. Köyden Menzil Şeyhi'ne, çoluk çocuğunun ekmek parasını götürmeyi, ibadet sayanlar görülüyor. Cumhuriyetçi köyüm cemaatlaşıyor. Umarı, öte dünyada arayanlar çoğalıyor. Benim, 1940'larda yararlandığım eğitim, fırsat eşitliğninin yolları kapalı artık halk çocuklarına. Onlara: "Siz,emeğinizi satmak için gideceğiniz adresi, kandırıcı reklamı ve yalanı okuyabilin, o yeter size." Eğitim saptırılıyor bütün öğretim kurumları, dinselleştiriliyor. Köyümden, halkımızdan utanır oldum. Bu yazıyı; "Bakın, ben bir Köy Enstitülü olarak, neler yaptım?" böbürlenmesi için yazmıyorum. Laik, usçu eğitimden sapışın acısını -uyarısıyla birlikte- sizinle bölüşmek istiyorum.


Mektup ne zaman girdi sözlüğüme? 1940'larda, Etiler çağını aşamamış - bir dağın kıstağına tünemiş, yolsuz izsiz- köyümüze, postanelerde gün üstüne gün saymış, asker mektupları gelirdi. Okutturacak adam arardı analar, babalar, bacılar. Yalnızca onlar mı, konu komşu toplanırdı başıma, ibadete durur gibi, mektuptan aktarılacak sözü beklerlerdi. Sözün büyüsünü bilirler miydi, habere mi açarlardı kulaklarını? Kısık dünyalarının dışına özlemleri miydi, bir avuçluk çocuğun önünde, onları, saygıyla dinleyişe geçiren? "Yazı"nın beyinsel /düşünsel /dilsel gücünü; gerçek uygarlığın yazı ile başladığını, nasıl bilebilirdim o yaşta? Yazının kalıcılığının, sözün büyüsünün tohumu, o günlerde serpilmiş olmalı beyin toprağıma?

Mektup yazmayı, yanıtını almayı, ne zaman tanıdım? 12 yaşımda okumak için gurbete çıkınca: Köye yazdığımız mektupların yanıtını alırdık, ara sıra. Yeniyetmelik çağımızın kızlarına, - şimşek yalazı gibi çakar çakmaz kayıp sönen- bakışlarımız, onların gözündeki kısık parıltılar, birer gözel i mektuptu da, yazılısına geçebilir miydik, hemencecik?... Nerde?... Sınıfta kızlarla yan yana otururduk, aynı masada doyunurduk. Birlikte, kol kola halaya durur, bir ağızdan türküler söylerdik. Ne kızların, ne bizim üstümüzden ana baba gölgesi eksilmişti. Köy Enstitülerinde, köyün kentin geleneksel baskısından biraz uzaktık. Ama bütünüyle üstümüzden silinmiş miydi, o kuşatma? O birlikte edimlerde, içimizden depreşenleri, nasıl dile dökebilecektik? Domurup patlayacak birer çiçek kozasıydık, karanfil ağızlı açacağımız mevsimi arar gibiydik. Yeniyetmelik çağı; ergenliğe tırmanışın uç vermesi şaşkın bir aranış! Kendini bulamamışlıkta çalkanış! Burkuntularınızda dönelerken sizi, şaşılanmış sanırlar. Dellendi bellenen, kendisini, gayrıya nasıl açık etsin?...

Kızlar sağ olsun, - Onlar da, oğlanlar sağ olsun, diyorlardır.- yeniyetmeliğin kanı, damarlarımızı kabartmaya başladığında, onlar düşürdü, mektubu gündemimize. Yüreğimizin gümbürtüsünü, kösnülden tepen iç sesimizi ulaştırmak için kırmızı ya da yeşil kalemlerle mektup yazardık onlara. Bulabilirsek, pembe kâğıdı yeğlerdik: Kanımızı delirten coşkunun, kösnül eğilimlerimizin koyuluğunu, çifte vurgulamak için; bulabilirsek, özellikle kırmızı kalemle yazardık. Yazardık, yazardık da, ulaştırmak kolay mıydı?

Falanın kızı, filanın oğluna bakıyormuş" diye aşkı, içinin burgacına iteleyen köylülükten gelmiş kız, nasıl kabul etsindi, şıppadak, mektubu? Aşkları, bahar yağmuruyla yeşermeye başlayacakken, Anadolu bozkırının haziranında yanmış çiçekler gibi kavrulan ve bir daha yeşermemesine, yüreklerinin derinine düğümlenen köyün çocuklarında, mektubunu açıktan sunma yürekliliği, ne gezerdi?

Kızların gözünde, kabul yansılanırsa, kıyıda köşede, kimseye çaktırmadan kızın eline sıkıştıracaktınız, mektubunuzu. Kız, içindeki yangına yenilmişse, uzaktan uzaktan, çekinser bakışlarınızda, ikiniz de içten içten yanacaktınız: Kızıl karanfillerin ışığını çakımlandıran gözünüzü karışınızdakine yöneltmişken, hemen bakışlarınızı yere indirerek, dayanamayıp yeniden,iki gözünüze binlerce gözün parıltısını yoğunlaştırıp ona doğrultarak, yüzünüz ateşler içinde alı al, moru mor... Namlu önündeki tavşan ürkekliğiyle, çevrenizden sakınarak.O zamanın öğretmenleri vardı, anlayışı vardı. Anadolu'nun, İslam kültürünün aşkları: Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin'di. Ulaşımsız birer tutuşma. Sonu felaketle düğümlenmiş birer serüven. Divan Edebiyatından günümüz edebiyatına bulaşmış platonik aşkların öyküsüydü okuduklarımız. Aşklar, salt kadın- erkek aşkı değilmiş,başka çeşitleri de varmış. Deli deli akan kanınız, önü alınmaz çağıltıya dönüşmüşken; tabanınızdan tabanınızdan iteleyen insan doğasının önlenemez cinsel çekimine kapılmışken; gövdeniz sarmalamış, yüreğinizi rüzgârlı ilkyaz dalında yaprakça çıpındıran iç depremleri yaşarken, kim sıcak bakardı, öteki tür aşklara?

İç uğunmalarımızı dışa vuramaz, deli dolaşık döneler dururduk, kendimizsiz. Biz, bizi bulamazdık ki aşkımızı bulalım? Kırık aşklar gömütlüğünün çocukları, deli kanı destur bilmez çocuklar; kuşatılmışlığın çemberinde, kendi içine gömülmüş, dipteki suyunu börtü böceğin bile içemediği birer derin kuyudan başka neydi ki?...

Yaşama indirilmez aşkları, başkalarından örneklenmiş, acemi şiirlerimize dökerdik. Kültürel etkinliklerde, toplantılarda, fırsatını yakaladıkça, gözümüz eğilim duyduğumuz kızda, bağıra bağıra okurduk. Sesimizin tonu yükseldikçe, aşkımızın abartılı coşkusunun, sevgilimizin yüreğini, ilkyaz seli gibi gümbürdettiğini sanırdık. Çevremiz, öğretmenlerimiz avuçlarını patlatırcasına alkışlarlardı. Ama niçin törel kuşatmalarını gevşetmezlerdi ki? Kendi yaşanmamışlarının, başkasında yeşermesini mi kıskanırlardı, bilmem ki. Ne kendimiz, ne sevgilimiz, o bağırtılı şiirlerden aldığımız doyumu, birbirimize açık etme yürekliliğini gösteremezdik, o törel kuşatma altında.

Ötekileri ne yaptı, bilmem. Herkes, kendisini bilir. Ben, değişik bir aşk mektubu olan şiirden, başkalarının benzeği şiirden, şiirin öteki temlerine uzanırmışım, şiir bilgisini bilmeden, şiir ustalığından habersiz. Bir aksaklık vardı. Öylesi şiir yetmiyordu: Şiirin isterleri vardı. Giderek seziyordum ki, hep aynısını yinelerseniz, bıktırırdınız. Alıcısız satıcı gibi, boşuna bağırır dururdunuz. Şiir, dil gerektiriyordu. Birikim, kazanım istiyordu, öncekilerinden yansılananlar, sizi onların eşleği olmaktan kurtaramıyordu. Gelmiş geçmiş aşklardan büyük aşkınız, daha büyük ve yeni şeylerle dillenmeliydi. Beslenecektiniz. İmrendiğiniz yazarlardan, şairlerden örneksediklerinize kendi damganızı vuracaktınız ki, başkasının benzeği olmaktan kurtulup kendinizi söyleyebilesiniz Sözün kaynağı neresi? Kitaplar! Gelsin kitaplar!...Onları yazanlar da bizim gibi âşıktı sanırım. Aşklarını, değişik alana dökme zorunluluğundan düşünüşe, toplumsala, insansala uzanmıştı, herhalde yazarlar, kitapları...

Anı defterime bakıyorum: 1945 yılında -16 yaşımdayım.- 300'e yakın kitap okumuşum. Öğle yemeklerimin ekmeğini 35 kuruşa satıp, üç günde edindiğim 105 kuruşun, 100'üne bir kitap alırdım. Kalan 5 kuruşlar da harçlığım olurdu. Adını çıkaramadığım, bir İngiliz yazardı, beni böylesine iteleyen: "Gençler yatağınızı satınız, kitap alınız." diyordu.Devletin, altıma serdiği ot yatağı satamazdım, kitaplanmak için ekmeğimi satabiliyordum ancak.

Okumak; ürüne durmuş tarladan, bağ bahçeden bir şeyler devşirmek gibi. Derlediklerinizin tohumları dökülür içinize, yüreğinize, beyninize.Her tohum döldür. Döl yatağında beklemeyi sevmez, uç vermek ister, yeşerir. Yazmaya heveslendirir sizi. Yazmaya özenirsiniz. Uyaklı, ezgili, hemen kabul görüp alkışlanan şiir, aşka belenmiştir. Aşka seğirten bîr yeniyetmesiniz: Size göre o denli bol ki düşleriniz, aşka susamış yüreğiniz öylesine çırpınıyor ki, dışa vurmak zorundasınız içinizdeki coşkuyu. Yetersiniz, yetmezsiniz, boyunuza bakmadan, şiire soyunursunuz ilkin.Dili, şiir içinde yoğura yoğura, yazınsalın yoluna düşüyormuşum, sözü anlamsal, dilsel, mantıksal örgüsüyle dokumaya yöneliyormuşum.

Köy öğretmenliğinden sonra, Gazi Eğitim Enstitü Edebiyat Bölümünde öğrenim gördüm.Anadili öğretmenliğimde, anadili çalışmalarını, " Oku oğulum, anlat kızım. Yavrum, şu konuk sözcüğü tümce içinde kullan!" yönetimini uygulamadım. Anadili ile 'düşünüş eğitimi' olarak uyguluyor; düşünce, dil matematiğine dönüştürmeye çabalıyordum. Gördüm ki öğnecilerim, daha kolay kavrıyor, düşünüş çevrenleri genişliyordu. Öğrencilerimi anadiliyle düşünmeye, algılama ve kavramaya yöneltirken, kendimin de geliştiğimin ayrımına vardım. Kuş uçmaz, kervan geçmez Anadolu kasabalarındaki öğretmenin şiirleri, yazıları, kendisinin ayak basmadığı koca kentlerin dergilerinde yayımlanıyordu.

1991'de Türkçenin kullanımı, işleyişi, uygulanışı üstüne yazılar yazmaya başladım. Bugün (2009) bakıyorum, dilimize değgin pek çok yazım yayımlanmış, kimileri kezlerce başka yerlere alıntılanmış. Alıntılarla birlikte sayıya dökerseniz, 150'yi aşıyor, dil yazılarımın sayısı. 'Türkiye Türkçesinin gelişmesi, eğitim ve öğretime katkı ödülü' verildi bana (2005). Dil uzmanlığı mı taslıyorum? Hayır, Hayır! Meraklı bir çocuğun, bir şeyleri karıştırması gibi, Türk dilini kurcaladım. Dilimizin kullanımı, olanakları üstüne yazılarımı, dilseverlerin tartışmasına sunarak biltirmişimdir dil yazılarımı. Dilimizin, çeşitli bakışla, daha boyutlanmasını amaçlamışımdır.

Başladığım yerle ulaştığım yere dönüp bakıyorum: Bana Türkçe düşünüş, Türkçe söyleyiş dizgesini kazandıran, anadilimize değgin çalışmalarımdır. Türkçe, binlerce yıl, yaşamın eytişiminde (diyalektik) sınana sınana oluşmuş, mantıklı, işlek ve gelişmeye eleverişli, her türlü kavramı yaratmaya olanaklı bir dil. Onu doğru algılar, doğru kullanırken; ayırımına varmadan, siz de eytişimsel, mantıksal, düşünmeye başlıyorsunuz, Türkçe gibi, kurallı sıkıdüzenli (disiplinli) birisi oluveriyorsunuz. Ulusal kimliğimizin omurgası Türçeyi andırır kimlik, kişilik kazanıyorsunuz. Uz düşünmeye başladımsa, bunu Türkçeye boçluyum.

Türkçenin bana katkısı bu kadar mı? Türkçe, mantıklı, ötesine uzanışa elverişliliği ile, boyutlanmaya hazır oluşuyla, açılımlı oluşu ve arılığıyla: Öğrenimini görememiş olmaktan yazıklandığım felsefenin kıyılarına taşıdı beni. Dille felsefenin iç içeliği, bilimsel, eleştirel bakışı da almış koynuna, oradan denemeye tırmanmışım, sonraları.

Deneme, düşünceyi sektirir, düşünüş ekeneği açar. Sözlü düşünüşten yazılı düşünüşe geçiş evresini bütünleyememiş bir ülkede: Diliyle, düşünüşüyle uygarlaşmada ihmal edilemeyecek bir yazın türüdür. Montaigne ile başlamış, bize hayli geç gelmiştir. Denemede, Montaigne'in izini sürmek, hem ona karşı, hem kendimize karşı ayıp olur. Herkes kendi çağını yaşar, çağından etkilenir, çağından sorumludur, sonrasına yolak açmaya çalışır. Montaigne çağını yazdı. Onun bırakılarından yararlanıyoruz. Montaigne'in ve ardıllarının birikimlerinden yola çıkarak, önceye saygınızı koruyarak, sorumluluk ve bilincinizi devreye sokarak, kendinize bakmak, ülkenizin, ulusumuzun özgül konum ve koşullarını, dilinizi, felsefenizi işleyerek, ulasal denmeye koşulmak gerekir.

Ülkemin, ulusumun ekinine yaslanan içinde bulunduğumuz durum ve koşulları tartıya alan ve dahası Türkiyedeki deneme anlayışına değişik bakış ve işleyiş getirmeye soyunan bir denemeyi denediğimi söyleyebiliyorsam bugün, ana sütümüz Türkçenin armağanıdır o!

Kültür Bakanlığının açtığı yarışmada, bana verilen 'deneme büyük ödülünü' (1998) alırken; "Bu ödül benim değil; Cumhuriyetin laik, usçu eğitiminindir, Atatürk'ündür," demiştim.

Bugün (2010), içine düşürüldüğümüz sapma; yalınayak öküz güderken ayağıma batan dikenlerden daha çok acıtıyor beni. Yüreğime batıyor.

* Göz-el: güzelin yanlış yazımı değil, göze ilişkin, göze değgin anlamında.
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
denemeye, mektuptan, siirden, siire

Seçenekler
Stil


Saat: 22:20

Forum Yasal Uyarı
vBulletin® ile Oluşturuldu
Copyright © 2016 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.

ForumSevgisi.Com Her Hakkı Saklıdır
Tema Tasarım:
Kronik Depresif


Sitemiz bir 'paylaşım' sitesidir. Bu yüzden sitemize kayıt olan herkes kontrol edilmeksizin mesaj/konu/resim paylaşabiliyorlar. Bu sebepten ötürü, sitemizdeki mesaj ya da konulardan doğabilecek yasal sorumluluklar o yazıyı paylaşan kullanıcıya aittir ve iletişim adresine mail atıldığı taktirde mesaj ya da konu en fazla 48 saat içerisinde silinecektir.

ankara escort, izmir escort ankara escort, ankara escort bayan, eryaman escort, bursa escort pendik escort, antalya escort,